14 Kasım 2012 Çarşamba

İbsen ve Modernleşme Üzerine (Derleme)


Aşağıdaki bölümlerHENRIK IBSEN’İN MODERNİZMİ”  (Erinç ÖZDEMİR- Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 49, 1 (2009) 119-143) isimli makaleden derlenmiştir.

Modern tiyatronun öncüsü olan Norveçli yazar Henrik Ibsen’in tiyatro sanatında devrim yarattığı kabul edilir. Kimi doğalcı-gerçekçi, kimi simgeci, kimi simgeci-gerçekçi olarak yorumlanmıştır.
Moi, romantizmi içine alan idealizm ve gerçekçiliğin de yeterli bir tanım olmadığını bu nedenle İbsen’in  modernist olarak nitelendirilmesi gerektiğini savunur. Moi, modernizmin  idealizmin karşıtı olduğunu savlar. Modernizm idealizme karşıt olarak gelişmiştir. İdealizmin temel özelliği estetik, etik  ve dini aynı potada eritmesidir. Bunun sonucunda idealizmde güzellik, gerçeklik ve iyilik kavramları içiçe geçmiştir. Bu üç ülküyü sürekli ve en yüce biçimde kendinde barındıran tek varlık Tanrı  olduğundan, Tanrı idealizmin doruğundaki gerçeklikti.

4 Kasım 2012 Pazar

Galata Perform Görünürlük Projesi 8


“GalataPerform ( http://www.galataperform.com)  tarafından yedi yıldır düzenlenen "Görünürlük Projesi" bu sene 3-10-17 ve 24 Kasım'da gerçekleşiyor! "Görünürlük Projesi 8" Galata'nın güncel kültürel dokusuna dair bir hikâye kurgulamayı; mahalle esnafı ve halkı ile sanatçıları bir araya getiren kamusal alan performansları üretmeyi hedefliyor. Bu yıl "Kamusal Sanat / Katılımcı Sanat" kavramlarına odaklanan projenin sanat yönetmenliğini Şule Ateş üstleniyor.”  (http://gorunurluk.blogspot.com/ )

Ben 3 Kasım programında “görünür oldum”. Öyle diyorum çünkü “Görünürlük” projesi görmeyi, göstermeyi ve de görünür olmayı hedeflerken bu arada takipçilerini de görünür kılıyor.

5 Ekim 2012 Cuma

Kısa /Uzun/ Küçük/ Büyük/Baş/Yan ROL


Lâçin Ceylan bir “twit” yazmış:
Rolün kısa veya uzun olmasına önem verilmesi ancak Türk tipi bir cehalette konu olur. Kısa zamandaki performans çok daha zordur ve ustalık ister

Ceylan, tiyatro eğitimli bir oyuncu ve yönetmen. Tiyatroda, sinemada ve tv dizilerinde görev aldı. Bu nedenle oyunculuğun üç alanını da biliyor olduğuna inanıyorum. O nedenle sordum:“Sinema ve tiyatrodaki "kısa rol" arasında fark var mı? Yönetmenin etkisi var mı, varsa ne kadar?” Sorumun tv dizilerini içermediğini şimdi fark ettim ama dizilerin sanat ile ilgisi olmadığına göre unutmuş olmam da iyi olmuş.

1 Ekim 2012 Pazartesi

Nereye Türkiye Tiyatrosu Nereye? (Tiyatro Yardımı)


T.C.Kültür Bakanlığı’nca  2012-2013 tiyatro sezonuna ait yapılacak yardımlar açıklandı.

Bildiğiniz gibi(biliyor musunuz gerçekten?) özel tiyatrolara yardım,  15.03.2007 tarih ve 26463 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Kültür ve Turizm Bakanlığınca Yerel Yönetimlerin, Derneklerin, Vakıfların ve Özel Tiyatroların Projelerine Yapılacak Yardımlara İlişkin Yönetmelik” ile düzenlenmekte(idi).  Ama artık bu yönetmelik yok. Zira  “ 9/2/2012 tarihli ve 28199 sayılı yönetmelik değişikliği ile “Kültür ve Turizm Bakanlığınca Yerel Yönetimlerin, Derneklerin, Vakıfların ve Özel Tiyatroların Projelerine Yapılacak Yardımlara İlişkin Yönetmeliği”nin ismi metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.” Yani yönetmeliğin yeni ismi "Kültür ve Turizm Bakanlığınca Yerel Yönetimlerin, Derneklerin ve Vakıfların Projelerine Yapılacak Yardımlara İlişkin Yönetmelik "olmuş. Değişiklik “ufak” ama mide bulandırmaya yeterli.  Yönetmeliğin isminde yapılan “ufak“ bir değişiklikle “özel tiyatrolar” hem başlıktan ve hem de içerikten çıkarılmış oldu.(mu?)

28 Eylül 2012 Cuma

Yanlış mı Anladım, Hülya Karakaş?


Hülya Karakaş kendi blogunda bir yazı yazmış, “THEATER, THEATRE LE, TEATRO, TİYATRO...” (http://hulyakarakas.blogcu.com/theater-theatre-le-teatro-tiyatro/12733549)

Onun bu sezon bir oyun yönetmekte olduğunu bildiğimden herhalde İBBŞT’nın bu yönetimi altında oyun yönetmesini kınayanlar olmuş ki bu yazıyı yazmış diye geçirdim içimden. Bir tür savunma  yapmış yani.. Gerçekten de yazısının içinde bu dönemde  “Mesleğe asıl şimdi dört elle sarılmak lazım!...Kişisel direnişimi, daha çok ve iyi oyun yapmak için gayret ederek göstereceğim. Tiyatroma ancak böyle sahip çıkabileceğimi düşünüyorum” diyerek şimdi önemli olanın çalışmak(oyun sahnelemek) olduğunu vurgulamış.  Zaten yazısının sonunu şöyle bağlıyor: “Beni "çalışmıyor" diye yaftalayanlara inat işimi yapıyorum. Beni "bohem"likle suçlayanlara inat, toplumla daha çok bağ kuruyorum. Mesleğimi "lüzumsuz" görenlere inat, toplumda tiyatronun fark yaratması için gayret ediyorum.”

Bu ifadeleri insanî bir “refleks” olarak anlıyorum ama yazı içinden seçtiğim şu ifadeler,  İBBŞT’da oyuncu olsam benim için “in-yr-face” olurdu.

3 Ağustos 2012 Cuma

(Tiyatroda) Beyin Yıkama


Siyasi propaganda aracı olarak hemen akla gelen "beyin yıkama"nın zihinlerde çok da olumlu bir çağrışım yapmadığını biliyorum. Psikolojik savaşta kitlelerin yönlendirilmesinde,  reklâmcılıkta, tıbbi metotların benimsetilmesinde, dini ya da kültürel konularda yeni fikirlerin aşılanmasında “beyin yıkama”nın bir araç olarak kullanıldığı herkesin malûmu. Bu hususlarla ilgili olarak çağın insanı,  çok daha bilinçli ve ne yapıldığının farkında ise de bu çemberin dışında da kalamıyor. J.A.C. Brown’un “Beyin Yıkama” isimli kitabının sayfalarını karıştırırken beni cezbeden bölüm “kanaatlerin değiştirilmesi” ile ilgili. Bölümün başlığı altında o bölümün özeti sayabileceğim bir ifade var: “Bir şahsın kanaatini, bu kanaatin yanlış olduğunu söyleyerek değiştiremezsiniz. Korkutmak ise geri tepen bir silah olur.” Türkiye’de “korkutma” temelli olarak yapılan uyarıların yarar sağlamadığı tecrübe ile sabittir.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

San Marco’nun Güvercinleri


San Marco Meydanı’na giren turist, içine düştüğü âlemin şaşkınlığı ile “başı yukarda” dolaşır. “Rol çalan” Çan Kulesi, Saat Kulesi, Ducale Sarayı ve tabii ki bize Türkiye havası getiren Bazilika, insanın başını yukarıya kaldırır çünkü. Bazilika’nın tepesindeki “sahte” atlar sizi Sultanahmet’e götürür. Çan Kulesi’ni tamamıyla fotoğrafın içine alsanız Bazilika küçülür, Bazilika’yı yaklaştırsanız Çan Kulesi anlamsız bir tuğla duvar olur çıkar. O sırada henüz tam bir dikkatle bakmamış olduğunuz için Ducale Sarayı sizin için meydanda bir beyaz yığındır, sizi şaşırtacak ayrıntılar “içine girdikçe” ortaya çıkar. Kolon başlarının süsünü, hikâyesini öğrendiğinizde dışarıdan  dayanılmaz hüzünlü “The Bridge of Sighs”ın("Ah"lar Köprüsü) içerden dayanılmaz iç bunaltıcı hâlini henüz fark etmemişsinizdir daha.

İşte tam o sırada ayaklarınıza takılan bir şeyler ile şaşırırsınız. Ayaklarınızın arasında dolaşan  güvercinlerdir onlar. Binlerce kişinin ayakları arasında onlarca güvercin fütursuzca  “yürümektedir”. Kovaladığınız zaman bile kanat çırpıp havalanacaklarına “yürüyerek” kaçmaktadırlar. Bu o meydanı sahiplenmiş olmalarının sonucu mu yoksa başka bir “tür”den olduklarında mı kaynaklanmaktadır  çözemezsiniz ilk başta. Çoğu kişinin üzerinde durmadığı bu hâl, aslında bir tuhaflığın göstergesidir ve havada olması gereken güvercinlerin hem de o kalabalıkta ürkmeden, kaçmadan insanların ayakları arasında yürümelerinin  nedenini düşündürtür. Bu noktada Taksim’in, Sultanahmet, Eminönü Meydanları’nın güvercinlerini bilenler “Ne var bunda bizimkiler de öyledir” diyebilir. San Marco Meydanı’nda güvercinlere yem atmanın yasak olduğunu öğrenince “bizimkilerin”,  “bol yem” nedeniyle arsızlık ve şımarıklıktan, San Marco Meydanı’ndaki güvercinlerin ise “aç”lıktan muzdarip olduğunu anlarsınız. 

San Marco Meydanı’nda suyu sicim gibi akan çeşmenin yalağında serinlemek için sıra bekliyor görebilirsiniz onları. Çeşmenin dibindeki yalakta serinlemek için suya dalıp çıkarken yaklaşan bir insana yerlerini verecek kadar da “misafirperver” görünürler.  Kenara çekilip sabırla çeşme başının boşalmasını beklerler.  Yan yana oldukları diğer güvercinlerle ise her an dalaşmaya hazırdırlar,  “türdeşlerine” karşı hoş görüsüzdürler yani. Ama aynı mekâna gelen martılara gereken “saygıyı” gösterirler. Onların arkasını kollayıp arta kalanları kapmak için tetiktedirler.  

San Marco Meydanı’nın güvercinleri, haklarındaki yasaklamadan habersiz  “aç” bir şekilde San Marco Meydanı’nda yere düşen ya da düşmesi muhtemel bir “şey”i kapmak için ayaklar arasında “koşuşturup” durur. Bu, insanların “başları yukarda” yalarken dudak kenarlarına yapışıp kalmış bir dondurma külâhının bir parçası, ısırılan bir sandviçten parçalanan ekmek ya da peynir, bir bebeğin elinden yere düşen bisküvi parçası; zaman zaman da dağılan bir kolyenin renkli boncuğu, bir inci  ya da elmas  tanesi de olabilir pekalâ. San Marco Meydanı’nın güvercinleri için bir ekmek parçası ile bir inci tanesi arasında fark yoktur, ikisi  de “mide doldurur”. San Marco’nun Güvercinleri, hep yeni yere düşene atılır ama yarım bıraktıklarını da unutmaz, “yeni”yi “hallettikten” sonra yarım bıraktıklarını gider bulur didiklemeye devam eder, tabii ki o yarım parçayı gören bir başka güvercin yoksa. Onlar için “mülkiyet” yoktur, yerde  bulunan her şey  onlarındır çünkü. Tok olmanın keyfini çıkaramadıkları, aceleyle topladıklarını “sindiremedikleri” yâni “bünyelerine mâledemedikleri” için onlar doymak bilmez, hep “aç”tır. 

Bazen yedikleri elmas  ya da ekmek parçası (fark etmez) onlara geçici bir tokluk ve güven hissi verir, türlerinin bir özelliğini hatırlayıp kanatlarını çırpınca “havalanabileceklerini” anlarlar ama “dolgun mide”nin onlara yeterli enerjiyi vermediğini yerden on yirmi metre “havada” olduklarını farkedince en yakın heykelin başına soluk soluğa konarlar. İşte o onda korku, telaş, emniyette olma duygusu,  ne derseniz deyin, içlerini boşaltacak ve üstüne oturdukları heykelin başına pisleyeceklerdir. (Siz “altına kaçırdı” da diyebilirsiniz.) San Marco Meydanı’nda orasında burasında bir heykelin başında,  rengi, heykelin özünden farklı  bir iz görürseniz anlayın ki bu “yürüyen” güvercinin geçici bir rahatlama hâlinin sonucudur. Güvercin, dermanını toplayıp ait olduğu yere yani San Marco Meydanı’na geri döndüğünde o arada yukardan nasıl göründüğüne bakmamıştır. Ayaklar arasında başkasına muhtaç olsa da o kendine bundan bir pay çıkaracak ve de hakkındaki karardan habersiz, anlamsız bir "caka"yla bir sonraki teşebbüse kadar şişinip dolaşacak; o hâlinin, “iyi ve şefkâtli” insanların müsamahasının sonucu olduğunu hiçbir zaman anlamayacaktır. Başına pislenen heykeller ise bu pislikten bir süre sonra kurtulacak; insanların daha iyi pozu çekmek için yarıştıkları fotoğraflarda  ölümsüz “hayat”larına devam edecektir.           

Melih Anık

27 Haziran 2012 Çarşamba

Ömer F.Kurhan ve MD (6)


Ömer F.Kurhan mesaj atmış, cevabım aşağıda:


Ömer F.Kurhan
Bunca yıldan sonra büo’70i öğrenmiş olman iyi bir şey. Ama hep yaptığını yapıp “demek ki BÜ ve BÜO camiasının da üzerindeymişsiniz” diye çarpıtıyorsun.Bu kötü...
Saygı jestlerini “yaltaklanmak” diye anlamıyorum , yazdığım yazıya karşı polemik ortamı yaratan ve bu vesileyle küstahça davrananların sonradan gelip oyuna davet etmelerine senin ifadenle “yaltaklanmak” diyorum. Benim kullandığım kelimeler “riya ve utanmazlık”.
Ve tabii ki gene kendi davana çekme ısrarın ve de “husumet” senaryon devam ediyor. Geçelim.
 “Bundan sonra "boyun yanda 'abi' " diyerek sizi oyunlarına çağırmasınlar. Çünkü çok rahatsız oluyormuş, bunu riya ve utanmazlık olarak yorumluyormuş derim”  ifaden beni doğruluyor. Yazdıkça seni daha iyi tanıyoruz. Allahtan benim yazdığım ortada duruyor ve herkes senin nasıl çarpıttığını görüyor. Anlayan anladı, sen bir daha oku cevabımı.Zaten benim duruşumdan ve sözlerimden  anlamıştır büo'lu.Sana gerek yok. Ben birisinin arkasından oynamam.
Fırat Güllü hak etmediğim kadar övmüş. Cevap yazsam üstüme alındım sanılır. Yazılarından anladığım kadarıyla sen bu inceliği anlamazsın.
“bc” ye atlamanı atlamışsın. Zaten bilinen bir şeydi.  Ama sen her seferinde yeniden başlıyorsun zaten. İşine gelen yerden..
İyilikler diliyorum.

Melih Anık

not Mesaj olarak gönderilmiştir.

Ömer F.Kurhan ve MD (5)


Ömer F.Kurhan mesaj atmış, cevabım aşağıda:
Ömer F.Kurhan
Ben kendi görüşümü paylaşıyorum sen “hayat dersi” olarak alıyorsun.  Bu ne alınganlık! Belki de geçmişten kalma “otorite”ye karşı çıkma iç güdüsünden kaynaklanıyor. Senden daha genç olan kızıma bile ders veremeyeceğimi biliyorum. Herkesin dersini hayat verir.
Sen halâ “seni uyardım” diyorsun. Bu cümleyi kurabilmek bile daha önce yazdıklarımı anlamadığın anlamına geliyor. “Uyarmak”  “düzelmezsen başına geleceğe katlanırsın” anlamına gelir. Yaşın elliye dayanmış öğren artık. Nazik bir söylem değil. Ayrıca senin böyle bir gücün mü var?

ÖFK ve Mustafa Demirkanlı (4)


Mustafa Demirkanlı mesaj yazdı, cevabım aşağıda:

Mustafa Demirkanlı,
Oğlunuzun seçtiği twitlerle yaptığınızı söylediğiniz haberde benim “Mimesis web sitesine yapılan saldırıyı kınıyorum” twitime haber değeri vermemişsiniz. Alt alta dizdiğiniz twitlerdeki  ANLAM’ı da (çarpıtmışsınız demiyeyim) anlamamışsınız. Onları benim anladığım gibi anlamak için biraz iyiniyet yeter. Bugün Mimesis’çilerin bile anlamadığı büo’70 ruhu gerekir. Zaten Mimesis ile anlaşmazlığımın temelinde bu vardır, göstermeye çalıştığınız gibi "sayılı" yazar değil.
Oyun Atölyesi'ni KİŞİSEL sorunummuş gibi görmek ve göstermek sizin gibi bir dergi sahibi için üzünülecek bir durum. Bulunduğunuz yer itibariyle "taraf" olmamanız gerektiğini, her tarafa belli bir mesafede durmanız gerektiğini hatırlatırım. Sizi satın alanlar sadece sizin görüşünüzde olanlar değil ve siz "kamu" görevi yapıyorsunuz. Bana ve Oyun Atölyesi'ne sordunuz mu? Yoksa "görmemeyi" mi tercih ettiniz?
Başkasından esinlendiğim  fikirlerin kaynağı SİZ bile olsanız belirtmek benim namusumun, etik anlayışımın ve vicdanımın gereğidir.  Bir başkası buna ne ANLAM GİYDİRİR diye düşünmem. Zira benim için fikirler önemlidir kime ait oldukları değil. Kişilere göre düşünce belirtmem. Bana giydirmeye çalıştığınız ve beni kamunun önüne atarken yapıştırdığınız "husumet" etiketi benim aklımdan bile geçmez.  Geçmiş yazılarımda buna uygun çok örnek var."Husumet" teşhisi yapabilmek için "husumet"in uzmanı olmak gerekir.
Mesajınızda beni kendi davanızın bir parçası yapma girişiminizi etik bulmadığımı belirtmek isterim.
İyilikler dilerim.
Melih Anık  

Not: Mesaj olarak gönderilmiştir.

Ömer F.Kurhan ve MD (3)


Ömer F.Kurhan mesaj yazdı, cevabım aşağıda:

Ömer F.Kurhan
Yaşını bile bilmiyorum, sahi kaç yaşındasın? Ben yaşını bilmeden yazıyorum. Benim için fikirler önemli. Seni “kafeslemek” gibi bir amacım ve ihtiyacım yok.
“Orta ve biraz da yüksek öğrenim döneminde yaşadığın tartışmalar” bence yanlış örnekler oluşturmuş sende. Karşına çıkan herkes öyle değil. Yani herkes seni “kafeslemek” istemeyebilir. Ama bu duygu seni “kendini korumaya” odaklamış. “Zırh” içinde ve sadece kurallara bağlı yaşanmaz.
Karşı karşıya gelmedik, kişiliğine yazdıklarınla ulaşıyorum. Bu nedenle seçtiğin kelimeler, kurduğun cümleler SEN’i anlatıyor. Bu yansıyan, bana olumlu gelmiyor  ve zaman “değişme”yi zorlayacak. İnsan her yaştan sonra değişiyor. Değişeceğini bilerek yaşamalı.
Sadece olaya odaklanmak uygulamayı yansıtmıyor. “Olaysız karakter”, “karaktersiz olay” değerlendirilemez. Zira insan olaylar içinde anlaşılır, olaylar insanı yapar, insan olayları kontrol eder. Sen olayları abartılı bir şekilde kontrol etmeye çabalıyorsun. Hiç kimse senin istediğin gibi olmak zorunda değil.  
İyilikler dilerim.
Melih Anık

not: Mesaj olarak gönderdim.

Ömer F.Kurhan ve Mustafa Demirkanlı (2)


Ömer F.Kurhan mesaj göndermiş.Cevabım aşağıda:

Ömer F.Kurhan,
Rahatsızlığının beni istediğin kulvara, noktaya çekememekten kaynaklandığını sanıyorum. Her mesajında her yazında bu açıkça görünüyor.
Gittiğin yolu etik bulmuyorum. Senin gerekçelerin, açıklamaların benim kriterlerimde yer almıyor. Dolayısıyla boşuna bir çaba içindesin. Bu günler geçer, bugün cevaplamak yerine saldırmayı seçmekten utanç duyarsın. Zaman ilaçtır. Ben beklerim.
Ben durduğum yeri biliyorum, umarım sen döner dolaşır benim durduğum noktaya gelirsin.
İyilikler diliyorum.
Melih Anık


Mustafa Demirkanlı kendi sitesinde bir haber yazmış. Cevabım aşağıda: 

Mustafa Demirkanlı,
Benim şöyle bir twitim de var, tarihi 26 Haziran..
Mimesis web sitesine yapılan saldırıyı kınıyorum”.
Onu neden almadın? Yaptığın ahlâki değil.
Benim “öfkemin”(?) arkası da önü de aynıdır. Sen kendi ezberine göre “okuyorsun”.
Yazdıklarımı anlamıyorsun, ayıp ediyorsun desem  anlar mısın?
İyilikler dilerim.
Melih Anık


Not: Her ikisine de mesaj olarak gönderilmiştir.

Ömer F.Kurhan ve Mustafa Demirkanlı


Ömer F.Kurhan
Öfkeni gemleyememişsin. Aynı takıntılarını ve hayâllerini kontrol edememen gibi.
İçeriğine karışamam ama bence daha iyisini yazabilirdin. Kötü bir yazı olmuş.
Bir yıl sonra yazdıklarından utanmamanı dilerim. Benim hakkımda yazdıklarından dolayı değil onları böyle yazmış olmaktan.
Sana daha önce de dedim. Ben kendimi bildiğim ve daha önce aldığım yorum ve mesajlara bakarak toplum ne olduğumu bildiği için yazın, seni açıklamak için işe yarar ancak. Daha çok yaz ki seni daha çok tanıma şansımız olsun.
İyilikler dilerim. 
Melih Anık


Mustafa Demirkanlı,
Neredeyse sayfanın açılışından beri aynı olan köşeni değiştirmiş olmana sevindim.
Yazdıklarına şaşırmadım ama yazı üslubunu beğenmedim. Bence daha çok yaz ki "elin" açılsın, istersen benim hakkımda da olabilir.
Derginde yazmam için teklif yapmayı düşündüğün ve yapmadığın için teşekkür ederim.
Bir hususu belirtmem gerek. "Ben kendi haberimi yayınlarım" demişsin o nedenle Oyun Atölyesi'ni haber yapmamışsın. Ama Mimesis kaynaklı haberi haber yapmaktan çekinmiyorsun. Bence ya deme ya yap.
Yeni yazılarını merakla bekliyorum. Hakkımda yazacaksan (ki ne ve nasıl hiç önemli değil) doğru yaz.
İyilikler dilerim.
Melih Anık



Not: Her ikisine de mesaj olarak ilettim

25 Haziran 2012 Pazartesi

Baskilli (Öğretmen) Velinin Dilekçesi Üzerine


Mimesis Haber/Mimesis Tiyatro Çeviri Araştırma Dergisi´nin 19.sayısı Elazığ Halk Kütüphanesi tarafından müstehcen içerikli olduğu gerekçesi ile iade edilmiş. Olayı başlatan, bir velinin el yazısı ile 10 Nisan 2012 tarihli yazdığı dilekçe olmuş.
“Şakir Benzeş Kültür Merkezi Müdürlüğüne
Baskil
İlçemizin tek kütüphanesinin bulunduğu Şakir Benzeş Kültür Merkezin  de çocuklarımızın uyarısı neticesinde yapmış olduğumuz araştırmayla Boğaziçi Üniversitesi tarafından yayım-lanmış olan MİMESİS isimli tiyatro-çeviri, araştırma dergisi-nin 19.sayısının 100-112 . sayfalarında yer alan görsellerin çocuklarımızın ahlaki değerleriyle uzlaşmadığı ve görsellerin çocuklarımızın ahlaki yapısına zarar verebileceği kanaatine ulaşılmıştır. Bu sebeple ismi geçen derginin ve benzeri içerikli yayınların titizlikle ve aceleyle toplanmasını, raflardan alınmasını istiyoruz.
Gereğini bilgilerinize arz ederiz.
Adres                                                                                                    10 Nisan 2012 –İmza
2 imza daha..”

23 Haziran 2012 Cumartesi

Ömer F.Kurhan ve Hilmi Bulunmaz’ın Yazdıkları Üzerine


Şu son günlerde Ömer Faruk Kurhan ve Hilmi Bulunmaz olmasa, okunmuyorum sanacağım(!)  Ömer F.Kurhan yazılarımın üstüne yazıları, yorumları;  Hilmi Bulunmaz da hak etmediğim ve de bu kadar fazlası sanki aynı taraftanmışız sanılacak kadar cömert övgüleri ile “var” olduğumu gösteriyor. Hilmi Bulunmaz’ın yazdıklarına cevap yazsam “beni öveni okuyun” anlamı çıkacak o nedenle de çekiniyorum. Ancak şunu da belirtmem gerekir ki Hilmi Bulunmaz, yazdıklarımı ön plana çıkarırken bu arada kendi düşüncelerini de araya sıkıştırıyor. “Kullanılış biçimim”den her zaman memnun kalmıyorum. Ama ikisi de sağ olsun. Zira bu vesile ile her ikisi de yüzüme ayna tutmuş oluyorlar.

22 Haziran 2012 Cuma

Tiyatronline’ın YALAN Haberi - İki Ucu Pis Bir Değnek!


 21 Haziran 2012 tarihinde yayımladığım  Oyun Atölyesi ! Özür Dile ve Bilet Paralarını İade Et! Başlıklı yazımda
“İşin bir başka yönü de şu: O akşam Enka’da oyunu seyreden  tiyatro eleştirmenleri ve ödül jürilerinin anlı şanlı üyeleri var. Onlar durumun farkında değil ya da farkında ama “susmayı” tercih ediyorlar. Attığım tweet’lere beni takip eden tiyatrocular gözlerini yumuyor, bir ikisi dışında. TEB ne der bu işe? Oyun hakkında eleştiri yazanların tepkisi ne olacak? “Haber veren” http://mimesis-dergi.org/ haberi verebilecek mi? Gelecek sene bize sahne vermezler mi diye endişelenecek?  Ya http://www.tiyatrodunyasi.com? http://www.tiyatronline.com/ , “elini taşın altına koyan” http://www.tiyatrodergisi.com.tr , İKSV ne diyecek? Oyun Atölyesi’nin Moda’daki sahnesini kullanan tiyatrocular ne diyecek bu işe? “Susmayan tiyatrom" ne yapacak? Unutmayın ki meslektaşından sorumludur herkes. Zira toplum gözünde mesleğin imajı herkesi ilgilendirir. Ama bu kadar zaman ses çıkarmayan şimdi mi çıkaracak!” demiştim.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Ömer Faruk Kurhan’ın Yazıları Vesilesiyle..


Üstün Akmen ile karşılıklı yazdığımız yazıları “bilip susan” tiyatro camiası içinde Mimesis, Tiyatro Dünyası, Hilmi Bulunmaz  ve Ömer Faruk Kurhan dışında “tepki” veren olmadı.(İki tiyatrocumuz benim yazımı  RT etti ama isimleri bende kalsın)

Mimesis benim yazılarıma da “bağlantı” içeren kapak yazısı ile “tartışma”nın dışında kalmadı, “haber” yaptı. (Tiyatroda Eleştiri Üzerine Melih Anık ve Üstün Akmen Tartışması…) Bana garip gelen Mimesis, bana cevabı da içeren  Üstün Akmen’in yazısını  Ordu Belediyesi Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’ndeydim başlığı ile yayımladı ama “haber” içindeki bağlantıyı kendi yayımladığı yazıdan değil, Tiyatro Dünyası’ndan aldı. (“’Mal Bulmuş Mağribi’ Olmak ya da Olmamak")  (Mimesis’in yayımcılığını  eleştirdiğimde de bana kızıyorlar!)  Mimesis’in  konunun  “haber” değeri olduğuna inanması önemli!  Bu tartışmada da Mimesis’den bundan fazlasını  beklemiyorum (hani bir “editör yazısı” falan beklemiyordum yani) Her zamanki gibi “çok sesli”(!) olmaya çalışıyor, herkesin görüşlerine(?) yer veriyor ve  “kendisine  doğrudan bir sataşma yoksa”, “bakıyor”(!) (Ama hakkını vermek lâzım, Türkiye ve dünya politikasının en derin konuları üzerinde görüş belirtiyor!) Bu yazımı da “haber” verecek mi, merak ediyorum.

21 Nisan 2012 Cumartesi

İBBŞT Yeni Yönetmelik Üzerine Düşünceler (2)


Eski Yönetmelik’de(EY) Yönetim Kurulu’nun 7 üyesinden  4’ü tiyatro kökenli. Yeni Yönetmelik’de(YY) ise yeri kesin olan bir tiyatro kökenli üye var, o da Genel Sanat Yönetmeni. İBB Başkanı tarafında seçilecek 3 üyenin durumu ise Başkan’a bağlı. Seçtiği üyeler, onun ne kadar baskı altında olduğunu gösterecek. İlginç olan Başkan’ın Belediye Meclis Üyeleri arasından seçeceği üye. Belediye Meclisi’nin “resme” katılmasında nasıl bir ihtiyaçtan doğduğu ise meçhul. 

18 Nisan 2012 Çarşamba

İBBŞT Yeni Yönetmelik Üzerine Düşünceler (1)

İBBŞT Yeni Yönetmeliğini okumaya başladım.  Öğrendiklerimi paylaşıyorum.

Eski Yönetmelik’de(EY) :
“Eski adı Darülbedayi olan Şehir Tiyatroları İstanbul Belediyesi’ne bağlı katma bütçeli bir Sanat Kurumu’dur.”

Yeni Yönetmelik’de(YY)
“Bu yönetmeliğin amacı eski adı “Darü-l Beday-i Osmani” olan Şehir Tiyatroları Şube Müdürlüğü’nün teşkilât yapısını, hukuki statüsünü,  görev, yetki çalışma usul ve esaslarını belirlemektir” denilmektedir.

İsimde yapılan değişikliği iyi anlamak gerekir. Zira bu değişikliğin  “Şehir Tiyatroları aslî kimliğine kavuşturulmalıdır” ve “Şehir Tiyatroları geleneklerden kopmamalı, geleceğe yürürken ‘kök’lerinden beslenmelidir” şeklinde ifade edebilecek düşüncelerden kaynaklandığı anlaşılıyor.

Sanat Kurumu’nun Şube Müdürlüğü’ne değiştirilmesi ile kurumun yeni yapısı belirlenmekte. Şehir Tiyatrosu’nun merkezî sistem içine alındığı görülüyor. Bu, Sanat Kurumu’nu İBB’nin her hangi bir müdürlüğü ile eşit duruma getiriyor. Bu anlamda “tiyatro yapmak” ile “çiçek dikmek” arasında bir fark yok! Tiyatronun saygınlaştırılmasını beklerken bu yeni tanım Şehir Tiyatrosu’nun “rütbelerini sökmekle” kalmıyor  böyle bir anlayışın sergilenmesi de ülkemdeki sanata bakış adına çok üzücü bir çerçeve çiziyor .

EY’de Kurullar ve Hizmet Bölümleri(Sanatkâr Memurlar, Sahne Direktörlüğü, Teknik Kurul, Dramaturji Bürosu, Kitaplık, Arşiv ve Müze) altında; YY’de ise Kurullar, İdari Bölümler ve Sanatsal Bölümler altında tanımlanmış. Yeni Yönetmelik, tüm çalışanları Sözleşmeli Memur statüsünde ve üç kategoride(A,B,C) tanımlıyor. YY’de örneğin Atölyeler Sorumlusu İdari Birimler altında Müdür’e bağlı iken, Genel Sanat Yönetmeni(GSY), Sanatsal Birimler başlığı altında. Böylelikle ortaya iki başlı bir yapı yapmış. GSY dekor yaptırmak istese İdari Birim Müdürü’nden “olur” almak zorunda. Bu örneği çoğaltmak da mümkün.  Bu durumun tiyatronun işleyişi ile uzaktan yakından bir ilgisi yok. Acı olan ise yönetmeliği hazırlayanların da tiyatrodan haberleri yok.

YY’de Şehir Tiyatroları Şube Müdürlüğünün görevleri tanımlanırken “toplumun genel etik değerlerine özen gösterilmesi” ; “Kamu İhale Yasası'na dayalı olarak personel alabileceği” ve “tiyatroyu yaygınlaştırmak maksadıyla gereğinde hizmet alımı suretiyle oyun satın almak ve sahnelenebileceği” vurgulanmış. Bu görevin kullanıcıya bağlı olarak nasıl bir uygulamaya yol açacağı, şimdiden tahmin edilemez.  Ama “kitabına uydurma”ları kışkırtacak nitelikte.   

EY’de Repertuar Kurulu YY’de  Edebi Kurul olarak adlandırılmış. Kurulların oluşumu şöyle:

EY                                                                                       YY
Daire Başkanı                                                                   Daire Başkanı
Genel Sanat Yönetmeni                                                   Genel Sanat Yönetmeni
                                                                                            Şehir Tiyatroları Müdürü
Rejisör/Sanatçılar  (1 Üye)                                               Sözleşmeli Memurlar  (1 Üye)

Tiyatro Meslek Örgütü (2 Üye)                                         Kültür/Sanat/Edebiyat/Meslek Örgütü/
Üniversitelerden (1 Üye)                                                   Basın/Kültürel Çalışmalar yapanlar 
Yazar/Eleştirmen/Çevirmen(1 Üye)                                 (Toplam 3 Üye)

EY’de rejisör ve sanatçılar kendi temsilcilerini kendileri seçiyor; tiyatro meslek örgütü, üniversiteler temsilcisi önerilecek adaylar arasından; yazar/eleştirmen/çevirmen’lerden gelecek üyeyi ise doğrudan İBB Başkanı seçiyordu..

YY’de Şehir Tiyatroları’nın TÜM çalışanları arasından bir temsilci seçiliyor. Biraz abartarak örneğin terzi, marangoz, kuaför, dekor boyacısının Edebi Kurul’a seçilmesi mümkün.  Son tahlilde Edebi Kurulun TÜM üyeleri İBB Başkanı tarafından seçiliyor. İBB Başkan’ının Kurul’a yüzde yüz hâkim olması hedeflenmiş. Bu husus ucu açık ve keyfi sayılabilecek uygulamalara açık. Ayrıca İBB Başkan’larının tiyatro dünyasını yakından tanımalarının, bilmelerinin de mümkün olmadığını düşünürsek bu atamaların nasıl yapılacağı da sorulara açık. Başkan  üyeleri nasıl seçecek? Verilen bu yetki İBB Başkanı’na da zor durumda ve baskı altında bırakacak nitelikte.

YY’de 7 kişilik Edebi Kurul 4 kişi ile toplanıp, 3 kişi ile karar alabiliyor. Bu şu anlama geliyor: Edebi Kurul’un karar alması(yani repertuarın belirlemesi) için kurum içinden herhangi bir kişiye ihtiyaç yok. Hatta sanat ile uğraşan herhangi bir kişiye ihtiyaç duyulmama olasılığı da var.

Bu koşullarda YY’de Şehir Tiyatroları irtifa kaybetmiş, Genel Sanat Yönetmeni pozisyonu da işlevsizleştirilmiş oluyor. Bu şartlarda bu pozisyonu kim kabul eder merak ediyorum doğrusu. (Kabul edecek tiyatrocu bulunamazsa herhangi biri de olabilir.)

Bir diğer merakım da bu yeni yönetmeliği kimlerin hazırladığı. Dedikodulara göre “bazı” tiyatrocular da yardım etmiş. Eğer doğruysa onların da bu işten anladıklarından kuşku duyuyorum. (Başka hesapları yoksa)  Yaptıkları yardım karşılığı makam bekleyenlere, bu yönetmelik kapsamında göreve talip olacaklara ne diyeyim bilemedim.

Melih Anık

17 Nisan 2012 Salı

İBBŞT’da Yeni Yönetmelik, “Kabahatin Çoğu Senin Canım Kardeşim” !

On gün İstanbul’dan uzakta ve tiyatronun olmadığı İran’da idim. Dönüşümde baktım ki İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tiyatroyu “zaptı rapta almak” için “darbe” yapmış, yeni bir yönetmelik çıkarmış, tiyatrocular ayakta,  “siperdekileri”  göremiyorum henüz.

İran’da tiyatro “yok” sayılıyor ama tiyatrocu yetiştirmekte olan pek çok okul varmış. Tiyatrocu olanlar ise tv dizilerinde ve sinemada çalışıyor. Bazısı da yönetimin bildirilerine seslendirme yapıyor olmalı. Neden “yok” diye sorduğumda yerel rehber “halk tiyatro sevmiyor” dedi bana. Sadi’nin, Hafız’ın, Hayyam’ın,  Firdevsi’nin halkı tiyatro sevmiyor olabilir mi? Ama açıkça söylenmese de bunda kadınları sahneye çıkarmama anlayışı kadar İran yönetiminin camii dışında “canlı” yapılan bir “toplanma”dan çekinmesinin de rolü var gibime geldi. İnsanları bir araya getirmemek asıl amaç ve marifet sayılıyor herhalde. Muhtemelen onlar da biliyor tiyatronun “gücü”nü.  Son tahlilde tiyatro’da bir “toplantı” ama “değiştiren” bir toplantı!  İBB, bir “âmir” gözetiminde tiyatro yapılsın istiyor, tiyatro “okul” ya ihtimam(!) ondandır!

5 Nisan 2012 Perşembe

Afife Tiyatro Ödülleri’nin Matematiği (2012)

Altı dalda(Selim Atakan çekildi) adayı olan Şark Dişçisi’nin Yönetmeni Engin Alkan aday gösterilmediği için tiyatro dünyasında tartışma çıktı.

Tartışmaların çerçevesi, ışık, kostüm, dört oyuncu ve çekilmese müzik dahil olmak üzere yedi dalda ödüle aday gösterilen bir oyunun yönetmeninin de aday gösterilmesinin nerdeyse zorunlu; zira yönetmen olmasa aday bile olamayacakları söylenen oyuncuların ve teknik uzmanların başarılarında yönetmen Engin Alkan’ın büyük bir katkısı olduğu iddiasıyla belirlendi.  Bunun her şeyden önce gösterilen adaylar için haksızlık olduğunu düşünüyorum. Zira o kişiler işlerini en iyi yapacaklarına inanıldığı için seçilmişlerdir değil mi?

3 Nisan 2012 Salı

Selim Atakan’ın Yazısına Yorum

Selim Atakan “Afife Tiyatro Ödülleri 2012” başlıklı bir yazı yazdı. Afife Tiyatro Ödülü’nün içini dışına çıkardı.

Selim Atakan’ın yazısındaki pek çok görüş ve düşünceye katılıyorum; yazıyı yazmasını çok cesaretli bir çıkış olarak görüyorum ve dürüstlüğünden dolayı kendisini kutluyorum. Bu davranışının diğer tiyatrocularımıza örnek olmasını diliyorum. Zira ancak böylelikle tiyatrocular kendileri ile “oynayan” jürilere hak ettikleri cevabı verecekler, jüriler de keyfi davranışlardan vazgeçeceklerdir.

Öte yandan yazının bana çağrıştırdıklarını da paylaşmak istedim. Herkes Selim Atakan gibi davranabilir mi takdir sizin.

Yazının altına yazdığım yorum şu:

“Geçen sene(2011) Afife Tiyatro Ödülleri için hatırlanmayan Engin Alkan şöyle demişti:
“Seçici kurul çok uzun zamandır ülkedeki tiyatroyu seyircinin ihtiyacını ve eğilimlerini temsil etmiyor. Afife Jale’nin ismine gölge düşürecek spekülatif seçimler yapıyorlar. Dolayısıyla bu jürinin ehliyetinin sorgulanması gerekiyor bence, daha önce verilen Afife ödülümü geri verebilirim”(26 Mart 2011)

Hemen arkasından 2011 Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri’nde Engin Alkan, “Generaller, Savaş ve Barbekü” oyunuyla ”Komedi ya da Müzikal Dalında Yılın En Başarılı Yapımının Yönetmeni” adayları arasında gösterildi (7 Nisan 2011) ödülü aldığı açıklandı (26 Nisan 2011)

Generaller, Savaş ve Barbekü’den Engin Alkan dışında başka hiçbir aday yoktu. Ödülü reddetmediğine göre Engin Alkan tek başına bir yönetmene bir yapım ödülü verilebileceğine inanıyor demek ki. Bu tiyatro gibi “ekip işi” olan bir sanatta nasıl yorumlanmalı acaba?

Afife Jale Tiyatro Ödülü için yaptığı eleştirilere katılmakla birlikte Engin Alkan’ın daha önce aldığı ödülü iade ettiğini duymadım. Ama bir yıl önce inanmadığını açıkladığı bir ödül için bir yıl sonra ödüle aday gösterilmesi aklın ulaşacağı bir sonuç değil. Engin Alkan Afife Tiyatro Ödülü’nü “silmiş”, jüri de onu “silmiş”! Çıkan sonuç bu.

Öte yandan siz adaylığınızı çektiğinize göre Şark Dişçisi’nden aday olanlar çekilmezlerse bu ne anlama gelecek? Size fısıldandığına göre onlara da önceden fısıldanmış olabilir mi? Ya onlar sizin gibi itiraz etmeyip kabul ettilerse?”

Melih Anık

Mustafa V.Koç’a Açık Mektup (Yapı Kredi Afife Jale Tiyatro Ödülleri)

Yapı Kredi 1997’den beri her yıl Afife Tiyatro Ödülleri’ni veriyor. Bir tiyatro sever olarak kurumunuzun tiyatroya verdiği önem ve katkı için teşekkür ederim.

Yapı Kredi’nin  portalinde “Yapı Kredi'nin vizyonu tüm çalışanlar tarafından benimsenen beş ana değer üzerinde yükselmektedir” denilmekte. Elbette tiyatroya yaptığınız katkı bu değerlerin bir sonucudur.

Özgürlük: Yapı Kredi'li, düşüncelerini uygun ve yapıcı yöntemlerle her ortamda, açıklıkla ve rahatlıkla ifade eder. Yapı Kredi'li, Banka'nın değerleri çerçevesinde hareket eder, kurumu geleceğe taşıyacak faaliyetlere katılır.”

 “Adil Olma: Yapı Kredi'li, çalışma arkadaşlarına, müşterilerine ve Banka'nın menfaat sahiplerine, kişisel çıkarlarını gözetmeksizin, fırsat eşitliğini esas alarak, istikrarlı ve tutarlı davranır; her durumu objektif bir biçimde değerlendirerek karar verir. Yapı Kredi'li, kurumsal ve toplumsal sorumluluklarını ve müşteri memnuniyetine yönelik yükümlülüklerini yerine getirirken değerlerine ve taahhütlerine uygun davranır.”

 “Saygı Duyma: Yapı Kredi'li, iş arkadaşlarının ve müşterilerinin söylemek istediklerini, kim olduklarından bağımsız olarak, anlamak üzere dinler ve önemser. Başkalarının görüşlerine saygı duyar. Kendi görüş ve fikirlerinin de aynı biçimde dikkate alınacağını bilir.”

 “Güven: Yapı Kredi'li, bankacılık bilgisi, donanımı ve kurumsal değerlere olan bağlılığıyla iş arkadaşları, müşterileri ve diğer menfaat sahipleri arasında güven yaratır. Yapı Kredi'li, yetki ve sorumluluk verdiği insanlara güvenir. Banka'nın kurumsal değerlerine uygun olarak Yapı Kredi'li, verdiği sözü zamanında ve eksiksiz olarak en iyi biçimde yerine getirir. Tutamayacağı sözü vermez. Sorunları ve hataları sahiplenir, çözüme ulaştırır ve sonuçlarını takip eder.”

 “Açıklık: Yapı Kredi'li, kendi alanıyla ilgili kurumsal bilgileri iş arkadaşları, müşterileri ve diğer menfaat sahipleriyle gizlilik ilkelerine uyarak, anlaşılır bir biçimde ve zamanında paylaşır; bu bilgileri ulaşılabilir kılar. Yapı Kredi'li, düşüncelerini de aynı açıklıkla ortaya koyar.”

Ödül sisteminin işleyişine, Yönetim Kurulu Başkanı olduğunuz Yapı Kredi’nin değerleri ile bakmanızı rica ediyorum.

Melih Anık

2 Nisan 2012 Pazartesi

Tiyatro Ödülü Jüri Üyesi (Bir Söyleşi)

Sunucu(S)- Tiyatro çok önemlidir. Herkes tiyatroya gereken önemi vermelidir. Bugünkü konuğumuz önemli bir tiyatro ödülünün jüri üyesi, HAD. Hoşgeldiniz. Sizi tanımak isteriz.
HAD- Nereden başlasam. Aslında çok uzun bir hikâye ama özetleyerek anlatayım. Ben Anadolu’nun ıssız bir köyünde doğdum. Zorluklar içinde bir çocukluk yaşadım.
S- Tiyatro ile nasıl tanıştınız?
HAD- Yaşadığım köyde tiyatro da yoktu tiyatroyu bilen de. İlk okulu bitirdikten sonra Ankara’ya yatılı olarak gönderildim. Orta okula orada başladım.
S- Ve orada tanıştınız tiyatroyla.
HAD- Hayır. Yatılı okudum. Okuldaki eğitimden dolayı zamanımızın çoğu okulda geçiyordu.Küçüğüz tabii. Bir yere gideceksek birinin sizi götürmesi lâzım. Tiyatroya götürecek çıkmadı.  
S- Okulda tiyatro kolu da mı yoktu?
HAD- Hatırlamıyorum. Zaten benim derslerimde başarılı olmam gerekiyordu. Orta okuldan sonra çok başarılı olduğum için liseye gönderildim.
S- Tiyatro orada başladı?
HAD- Hayır. Fen ağırlıklı bir okuldu. Sanat yerine matematik, fizik, kimya daha önemliydi.  Ailem mühendis olmamı istiyordu. Okulda kalırdım çoğu hafta sonu. Çıktığımda ise akrabalarla buluşurduk. Onlar da akıl etmedi herhalde. Hem onlar bilet alacak ki ben gideceğim. Tiyatro gene olmadı hayatımda. Sonra üniversite giriş sınavında okul birincisi kontenjanından istediğim okula girdim, mühendislik okudum.

1 Nisan 2012 Pazar

“Lütfiye Anık” Usulü Sorpa (yemek tarifi)

Sorpa, Tatarlara has, sulu bir et yemeğidir. Eve gelen misafire  sunulduğu dikkate alınırsa çok makbul sayılan bir yemek olduğu söylenebilir.
Tarifi: (İki kişi için)
Yarım kilo yumruk büyüklüğünde doğranmış kemikli kuzu kol eti yıkanır, ateş üstündeki tencerede suyu çektirilir.
Et suyunu çekince, isteğe bağlı ölçüde tereyağı, iki-üç sap ince doğranmış taze soğan atılır, kısa bir süre kavrulur. (Et çok kızarmasın.)
Kavurma işi bittikten sonra tencereye rendelenmiş küçük bir domates, birkaç dal taze nane yaprağı, bir yemek kaşığı kuru nane, tuz ve etin üstüne çıkasıya su eklenir, pişmeye bırakılır.
Ayrı bir kapta bir yemek kaşığı elenmiş un ve bir yemek kaşığı yoğurt hafif sulandırılarak karıştırılır. Üzerine pişmiş etin ılık suyundan eklenerek yemeğin terbiyesi hazırlanır. Terbiye tencere içindeki pişmiş yemeğe karıştırılarak eklenir. Un pişine kadar beklenir ve servis yapılır.
Melih Anık

30 Mart 2012 Cuma

Sıcağı Sıcağına: “İKSV Tiyatro Festivali Nasıl Eleştirilmeli?”

Kusuruma bakma Ö.Faruk Kurhan!

Bir yazı yazmışsın “mesafeli” durarak  İKSV Tiyatro Festivali’ne mazeret üretmeye çalışmışsın!

Aklıma şu geldi hemen:

“Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
                            zarurî neticesi bu!
                                                      deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
          o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahpe devran hey,»
                                             der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
                              yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..”
(Nâzım Hikmet- Şeyh Bedrettin Destanı)

27 Mart 2012 Salı

Sıcağı Sıcağına: “Mimesis-Tiyatroda Eleştiri Panelinin Ardından”

Mimesis Editör'ü, 25 Mart 2012’de düzenlenen Tiyatroda Eleştiri Panelinin Ardından bir değerlendirme yapmış ve “ortak akıl”dan çıkan yazısını yazmış.(Zaten yazı "ortak akıl"la bitiyor) Toplantı kaydının deşifresi henüz yayımlanmadığı için şimdilik Editör’ün değerlendirmesini “okumaya” çalışacağım.


Editör diyor ki: “Bu etkinlikte de açıkça vurgulandığı gibi her kesimden tiyatrocunun eleştiri almaya ihtiyacı var”

Bu ifade eleştirinin tiyatrocu için yapıldığı izlenimini veriyor. Zira bu görüşü doğrulayan ifadeden önceki cümlenin içinde: “….. tiyatromuza emek veren her kesimden insanın gerekli şartlar oluştuğunda kolaylıkla bir araya gelip tiyatromuzun sorunları üzerine,  yapıcı ve birbirlerini anlamaya dönük bir yaklaşım içerisinde tartışabileceklerini çok açık bir biçimde ortaya koyduğunu düşünüyoruz.”

Demek ki o toplantıda "tiyatroya emek verenler" bir araya gelmiş ve kendi aralarında “yüzleşmişler”. Ama bu arada tiyatroda “eleştiri”nin “sorun”lardan biri olduğu da açıklanmış. Bana kalırsa “eleştiri”nin muhatabını bulmak  önemli. Eleştiri kim için yazılacak? Seyirci nerede bu tartışmada?

Sorunun kaynağı konusunda tereddüt içinde kaldım. Zira Editör, “Eleştirinin olmadığı yerde sanatın da olamayacağı çok açık. Bu anlamda eleştirmen, tıpkı oyuncu, yazar ya da yönetmen gibi tiyatronun vazgeçilmez bir bileşeni olarak görülmek zorunda. Ama öncelikli olarak eleştirmenlerin kendilerini böyle görmeye ihtiyaçları var.”

“Eleştiri yoksa sanat yoktur” bence “çok açık” değil. Bence doğrusu “Sanat varsa eleştiri de vardır”  Atları arabanın doğru tarafına bağlamazsanız arabayı yürütemezsiniz. Eleştirmen kendisini “öyle“ görünce sorun çözülecek mi? Bunun sonuçlarını bir düşünün isterseniz.  


Editör  “eleştirmen, kendisini tiyatronun bileşeni olarak görse sorunun çözümünün kolaylaşacağını” çıkarmış toplantıdan. Nasıl “tiyatronun bileşeni” olunur? Bu konuda eleştirmene düşen görev ne? Eleştirmeni “oyuncu, yazar, yönetmen” ile aynı kefeye koymak olanaklı mı? Kaldı ki tiyatroda yönetmen ve yazar bile “vazgeçilmez” değilken eleştirmen neden “vazgeçilmez” olsun!

Editör, eleştirmen hem içerde hem dışarıda olsun diyor. Pratik karşılığı ne bunun? Sınır nasıl çizilecek? Editör önerisini özetlemiş:  “eleştiri pratiklerinde diyalog yollarını kapamayan, birbirini anlamaya dönük bir yaklaşımın ağırlık kazanması için verilecek bir mücadeleye ihtiyaç duyulduğu açıktır”  Hem “mücadele”yi sevmedim hem de bu mücadelenin “öznesini” bulamadım yazının içinde.

Editör lafı dolaştırıp “ortak akıl” a getirmiş. Onun yolu da “örgütlenme”.  Eleştirmen de içinde olacak mı? İnsanın “ne alaka” diyesi geliyor. Editör sanki yazısının başı ne olursa olsun yazı sonunu “örgüt’e bağlayacakmış gibi duruyor yani “uysa da uymasa da..”, ya da “aklımdan hiç çıkmıyor ki”..  Ama Editör de farkında “geçmişte mücadelesi verilen ama çok kısa sürede rafa kalkan tiyatromuzu bir çatı altında örgütleme girişiminin sonuçsuz kalmasıdır” Bu kaçıncı sonuçsuz kalan örgütlenme? Benim aklıma “terzinin söküğü” ile ilişkisi geliyor.

Editör’ün yazısına bakınca  önce “örgütlenme paneli” arkasından da “Tiyatro portalleri ve editör yazıları için  bir panel” yapılması gerektiğini anlıyorum. Belki de daha da iyisi “arama konferansı” düzenlemek. Zira bana öyle geliyor ki tiyatronun önce “araması” gerek.

Melih Anık

26 Mart 2012 Pazartesi

27 Mart İçin Bir Rüya…

27 Mart  tiyatro için önemli bir gün.  Şimdilik sadece tiyatrocular biliyor ülkemde.

Halk için ‘bedava tiyatro günü’…  İlgili olanlar için.. Davet edilen şanslılar için..

Bilenle bilmeyen bir olmaz değil mi? Bilenlerin bilmeyenlere anlatması gerek değil mi?

Halka anlatacak olan da tiyatrocu değil mi? Zaten en iyi de tiyatrocu ANLATMAZ mı  (tiyatroyu)?

Nasıl anlatmalı?

O sana gelmiyorsa sen ona gitmelisin. Tiyatrocu halka gitmeli!

Örneğin komşusunun kapısını çalıp ona  bir tiyatro kitabı, bileti hediye etmeli.

Örneğin sokaktaki  bir çocuğu elinden tutup, işsizin, dertlinin, annenin, babanın koluna girip ‘gel benimle’ demeli ve tiyatroya götürmeli.

Örneğin  iki yüz(dilerseniz bin) tiyatrocu oyunlardaki karakterlerin makyajıyla ve giysileri içinde trende, vapurda, otobüste, kafede, şehrin en  kalabalık caddesinde, teyzenin, amcanın elini öperek, kardeşin elini sıkarak, çocuğun başını okşayarak bir tirat bir şiir söylemeli.

O zaman annesinin elini tutan çocuk annesine “beni tiyatroya götür” diyecek.

O zaman hayatında hiç tiyatroya gitmemiş anne, baba, kardeş, işçi, memur, zengin, fakir  tiyatroya gidecek.

Bütün bunlar tiyatro, gönülleri şenlendiren havai fişek  olduğu için yapılmalı.

Bütün bunlar kurtuluş, ‘TİYATRO’da olduğu için yapılmalı.

Bütün bunlar halk 'TİYATRO'suz olamayacağı için yapılmalı.

Bütün bunlar tiyatro, ‘SEYİRCİ’siz olamayacağı için yapılmalı.

Bütün bunlar tiyatrocu tek başına yıkımları, zulümleri, haksızlıkları önleyemeyeceği için yapılmalı.

Bütün bunlar yıkımları, zulümleri, haksızlıkları ancak halk önleyebileceği için yapılmalı.

Bütün bunlar  yıkımları, zulümleri  önleyecek olan halk, tiyatronun onu teselli edeceğini, ona yardım edeceğini, onu güçlendireceğini bilirse olur.     

‘Seyreden’ halk,  SEYİRCİ olursa olur.


Tiyatrocu, HALK olduğunu unutmazsa olur.

Melih Anık



22 Mart 2012 Perşembe

Bülent Eczacıbaşı’na Açık Mektup: Yapmayın Bu Festivali!

İKSV Yönetim Kurulu Başkanı olarak 18.İstanbul Tiyatro Festivali tanıtım toplantısına katılmış bir de konuşma yapmışsınız, “sahneye çıkmışsınız” yani.  Her ne kadar İKSV Tiyatro Festivali’nin  Direktörü Prof. Dr. Dikmen Gürün  ama madem ki siz toplantıdasınız silsileye göre sizi “muhatap” almamız doğal sayılmalıdır.  Öte yandan Prof.Dr. Gürün’ün İKSV için bir şans sayılması gerektiğine; samimi ve iyi niyetli çabalarına rağmen Festival’in bugün içinde olduğu durumu onun omuzlarına yıkmanın insafsızlık olacağına;  bu yazı çerçevesinde özetlemeye çalıştığım sorunların kurumsal yapıdan ve zihniyetten kaynaklandığına inandığım ve de bundan Yönetim Kurul Başkanı yani “en baştaki” kişi olarak sizi sorumlu tuttuğum için size hitap ediyorum.

6 Mart 2012 Salı

Mimesis’in Editör'leri ve Yazıları

Mimesis portalında Editör imzası ile “Rosenbergler’in Akıbeti” başlıklı bir yazı yayımlandı. Yazıda Rosenbergler Ölmemeli oyununun kaldırılması üzerine yaşanan gelişmelerden ve tartışmalardan bahsedilmekte ve “bu tartışmadan Türkiye tiyatrosuna dönük bazı kazanımlar çıkmasını arzuluyorsak karşılıklı husumet ve önyargı içeren atışmalardan ziyade olayı çok boyutlu bir biçimde ele alan, aklıselim bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğunu savunuyoruz” denilmekte. Yazının bence en can alıcı noktası da son cümlesidir:  “Aksi taktirde düzeyi sürekli irtifa kaybeden bu tartışmadan en çok Türkiye tiyatrosu zarar görecektir.” Mimesis Editör’ü Türk Tiyatrosu’nu koruma niyetini açıkça ortaya koymaktadır.


4 Mart 2012 Pazar

Coşkun Büktel’e Açık Mektup

Coşkun Büktel facebook sayfasında bağlantısını verdiği bir derleme yapmış. O derleme içinde benden de bahsetmiş. Aynen aldım:
“MELİH ANIK TWEET'LERİ: Sözleşme her zaman yazılı olmaz, söz de bir sözleşmedir. (...) Anladığım kadarıyla, olaya nereden bakıldığı ve amaç bu noktada yargıları da değiştiriyor. (...) O kadar "twit"ten sonra yazılı "sözleşme" üzerinde ısrarcı olmak da bir tercihtir tabii. (...)
COŞKUN BÜKTEL: Sayın Anık, alaturkalıktan uzak iki ciddi kurum arasındaki sözleşmeler "her zaman yazılı olur". "Yazılı sözleşmede ısrarcı olmak", (sizin gayet öznelce iddia ettiğiniz gibi) bir "tercih" değil, böyle ciddi kurumlar arası ilişkilerde yasal bir "zorunluluktur". Lütfen konuyu saptırmayın! Linççilere kabul ettirmeye çalıştığımız, "insan hakları", "emek" ve "demokrasi" sözcüklerinin yalnızca "laftan" ibaret olmadığı gerçeğini size de mi kabul ettirmek zorundayız? Kimbilir hangi nedenle korsanları (ya da en azından korsan temsil vermeyi umursamayanları) savunma ihtiyacıyla nesnel gerçekliği ve nesnel kanıtları kabul etmeyişiniz, nesnel gerçeklerin nesnelliğini yok etmez. Siz kimbilir hangi nedenle karşı çıkıyorsunuz diye, nesnel gerçekliğin öznelliği kanıtlanmış olmaz. Bu çabanız ancak sizin kendinizin (tahmin etsek bile kesin bilemeyeceğimiz) bireysel nedenleriniz yüzünden "öznel" olduğunuzu kanıtlar.”

Ben de ona aşağıdaki mesajı gönderdim:

28 Şubat 2012 Salı

Alain Decaux’ya Açık Mektup

Ben, sizi temsil ettiğini öğrendiğim Fransa’daki SACD Ajans’a bir mesaj gönderdim. (Türkiye’deki ajans ONK’un durumdan haberdar olmadığını geçen zaman gösterdi.) Size yazacağım mesajı size iletebilirler mi diye sordum. SACD’ye atılan mesajlar muhtemelen ya karanlık bir kuyuya düşüyor ya da basıldığı kağıttan uçak yapıp eğlenenler var orada.  Ama “Fransız” oldukları için tenezzül etmemiş olmaları daha muhtemel.  (ONK’un gönderdiği forma da cevap vermemişler. “Yazarın oyununu engellediğini bilmeyen temsilci olur mu?” diye ciddiye almamışlardır belki de.) O nedenle size bu açık mektubu yazdım. Ulaşır mı? Ulaşır bir gün mutlaka! Zaten “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla”!

18 Şubat 2012 Cumartesi

Kızmayın İskender Pala’ya!

İskender Pala  5 Ocak 2010 tarihinde bir yazı yazdı.

İskender Pala 14 Şubat 2012 tarihinde bir başka yazı daha yazdı.

5 Ocak yazısına Dündar Müftüoğlu, İhsan Ata, Ergün Işıldar, Arif Akkaya, Kemal Kocatürk, Ertuğrul Timur, Can Doğan, Hülya Karakaş, Nedim Saban, Şakir Gürzumar  karşı yazılar yazdılar.

14 Şubat yazısına karşı şu ana dek TEB bir bildiri yayımladı, Mustafa Demirkanlı, Metin Boran, Orhan Alkaya, Arda Aydın yazı yazdı, twitter’da da “twit atılıyor”. 

İskender Pala 14 Şubat yazısında “Belki hatırlayacaksınız, bundan iki yıl kadar evvel Şehir Tiyatroları'nın özelleştirilmesi gerektiğine dair yazdığım bir yazı üzerine özel tiyatro mensupları bana hak verirken, bütün ödenekli tiyatro "emekçi"lerinin sinir uçları harekete geçmiş, beni sanat düşmanı ilan etmişlerdi. Muhtemelen şimdi de öyle bir kampanya yapacaklardır (Şimdiden gülmeye hazır olun yani!..).demiş. Yani “gülünecek” bir iş yaptığının farkında. Hep beraber gülelim istiyor. Ben  iki yazıdan derleme yaptım  kahkahanız artsın diye.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Bir Yayınevi Bir Kitap ve Çaycı

En prestijli kitapları yayımlayan bir yayınevi idi, her yayımladığı kitap “olay” olurdu. Özel tanıtım toplantıları ile tanıtılırdı yayımladığı kitaplar.  O toplantıların broşürleri bile kitapları kadar ünlü idi. Yayımladığı kitapların her nüshası  numaralı  idi. Kitaplar belli bir okuyucuya özel duyurulur, adrese gönderilirdi. Kimin hangi numaralı kitabı aldığı bilinirdi nerdeyse. Pek az sayıda kitap da prestijli kitapevlerine verilirdi. Ben de ilgimi çeken bir kitapsa ve bulabilirsem kitapçıdan satın almayı tercih ediyordum.

Kitap tanıtım yazıları yazıyordum ama o camia ile içli dışlı olmayı tercih etmiyordum. Biliyordum ki sınırı aşan bir samimiyet, bir süre sonra tanıtım yazılarımda korumaya çalıştığım nesnelliğin kaybolmasına neden olacaktı. Merak ettiğim bazı hususları yayımcıya ya da yazarına mesaj atarak soruyordum.  Yazılarımın başına buyruk  havasından hoşlanıldığını sanmıyorum. Bu yayınevinden de arada sırada itiraz mesajları alıyordum, arkamdan konuştuklarını duyuyor, facebook ve twitter’da beni takip ettiklerini biliyordum. Yazılarımdan haberdardılar yani. Aramızda mesafeli bir ilişki vardı. Ben onlar hakkında düşüncelerimi bildiğim gibi yazıyor onlar da iyi de olsa benim yazılarımdaki ifadeleri reklâmlarında kullanmıyorlardı. Onlar da benimle yakın görünmek  istemiyorlardı anlaşılan. Zaten ben davet edilmiş de olsam kitap tanıtım davetlerine çoğunlukla katılmıyordum, hediye kitap kabul etmiyordum, ilgimi çekerse parasını verip alıyordum. Onların özel  listesinde bulunmuyorum, ilgimi çeken ve haberdar olduğum  toplantılara katıldığımda sorun çıkmıyor.

24 Ocak 2012 Salı

Tiyatroda Eleştiri - Yazılarımdan Derleme

Son günlerde tiyatroda eleştiri ve eleştirmenlik üzerine tartışma yapılıyor. Tartışma, bir eleştiri yazısına bir yönetmenin yorum yazması ile başladı.(Bu kaçıncı?) Ben de yazdığım yazılar nedeniyle yönetmen,tiyatrocu sitemine(?) çok kez maruz kaldım. Bu nedenle tecrübem var! O zamanlar editörler yazı falan da yazmadı, soruna el atmadılar. Nedense bugün çok "cevval" herkes..

Tartışmanın kısıtlı bir çevre içinde kaldığını ve bir süre sonra unutulacağını düşünüyorum. Kurumsal olarak TEB ve deneyimli eleştirmenler dışarıdan seyredecekler gibi geliyor bana. Konuya sahip çıkması gereken TEB, ulusal/uluslar arası eleştiri alanında ne yapıyor acaba? Ben üyelerini ödül jürilerinde, törenlerde görüyorum.  Zira şimdi ödül vermek ses getiren bir iş.(sınırlı da olsa) Türkiye’de tiyatro eleştirisi dalında ödül var mı? Panel, konferans düzenleniyor mu? 

Ben bir süredir bu konu üzerindeki düşüncelerimi paylaşmak için yazılar yazıyorum. Esasında tiyatro üstüne  yazmaya başlamamın esas nedenlerinden biri de eleştirmenlik alanında canımı sıkan hususlar ve okuduğum eleştiri yazılarıydı. Ben ne yazmışım diye hatırlamak için geçmişe döndüm, okurken de kendi yazılarımdan bir derleme yaptım.

******************

23 Ocak 2012 Pazartesi

Esra Yalazan'a Açık Mektup

Sayın Esra Yalazan

Yazılarınızı beğenerek (Taraf’tan önce)okuyor(d)um. En son Kelimeler ve Kader’i okudum.
Twitter’da ise sizi takip etmiyorum. Bir arkadaşımın retweet etmesi ile “'Soykırım Olmadı' şovunu göstermek için saatlerdir Paris'ten yayın yapan haberciler kafatasları 19 oldu ama önemli değil tabii yapmamışızdır” twitinizi okudum. "’Soykırım Olmadı’ ‘ŞOV’ ise siz ne kadar demokratsınız?” yazdım beni “block”ladığınız için silinen “Sizden daha demokratım, siz inkârcılığınızla, ulusalcılığınızla bayrağınıza sarılın” mealinde cevap yazdınız.

Anlaşılan pek çok cevap aldınız ki hızınızı alamayıp twitlediniz:

“En büyük sıkıntı gerçekten eğitim:) yahu hakaret etmeden evvel okuduğunuzu doğru anlayın önce, ne çok inkârcı, ırkçı varmış, block, block!”

“En acıklı bulduğum insan türleri; acı yarıştıranlar, vatansever taklidi yapanlar, 'devrimci" maskesiyle trübünlere oynayanlar, liste uzar..”

Ben sonu “….cı” ile biten bir inanç sahibi değilim, belki de yaşım(60) gereği. Bireyin akıl egemenliğine inanırım. Aklımı kiralamam, düşüncelerimin zenginliğim olduğunu düşünürüm. Siz benim “ulusalcı” olduğuma nasıl karar verdiniz?

Sizin karşınızda olan görüşlere “şov” derseniz bu kendinizden başka düşünceye saygı göstermiyorsunuz demektir. Siz istediğinize inanabilirsiniz, bunu savunursunuz ama o kadar. Başkasına “şov yapıyor” dememeniz gerekir. O zaman sizin de “şov” yaptığınızı düşünürüz. Zira biz düşünce açıklamanın “şov” olduğunu sizden öğrenmiş olduk, değil mi?

Daha da tuhaf olan 140 karakterden kişilik tahlili yapabilmeniz. Bu sizin ön yargılar içinde olduğunuzu göstermez mi? Benzer ön yargıyı “block”larken de gösteriyorsunuz. Zira “block”layarak başkalarının sizi taciz, rahatsız etmeye devam edeceğini düşünüyorsunuz. Belki de bilinç altınızda kendinizi “önemli” görmenizden kaynaklanıyor. Sizinle uğraşacaklar, sizi kızdıracaklar vb.. Neden öyle yapılsın? Buna değer misiniz? Bunu yargılamak aklınıza gelmiyor mu? Sizi 5000 kişi takip ediyor. Önceden seçme yapın bari.. Hem kişiye ulaşmak o kadar da zor değil. Böyle kendinizi koruyamazsınız.

“Bayrağa sarılmaya” gelince ben devlet ve yurttaşlık kavramına inanıyorum. Doğal olarak bir bayrak da olacak tabii. Ama ülkem içindeki tüm insanları kucaklamam, tüm uygarlıklara sahip çıkmama engel değil. Siz de bu topraklarını dilini kullandığınıza göre bu toprağın ürünüsünüz, size de bir bayrak lâzım.

Eğitimden şikâyet ederek kendi eğitiminizi vurguladığınızı; acıdığınız insanlara bakarak kendinizi acınacak durumda görmediğinizi anlıyorum. Bu edebiyatçı kimliğinize aykırı. İnsan aslında acınacak bir varlıktır. Ama siz aslında kendinizle övünüyorsunuz. Siz vatanseversiniz, devrimcisiniz, acı yarıştırmazsınız , inkârcı ve ırkçı değilsiniz vs… Benim için bu jargon 70’li yıllarda kaldı. Üzgünüm ama siz de (yaşamadığınız)oralardasınız.

Bu satırları yazmamın nedeni ise sadece kendimle ilgili. Sizi değiştiremem. Yazılarınızdaki Esra’yı yitirmemek için twitter’da takip etmiyordum zaten, zira sizin cemaat aidiyetinizden sıkıldım, üzüldüm.

Twit'ler unutulur, kitaplar kalır. Böyle giderse twitleriniz ve aidiyetiniz edebi kişiliğinizi bozacak. Siz kendinize acımıyorsanız bize acıyın! Bize, yani okurlarınıza yazık!

Melih Anık


www.melihanik.blogspot.com


Esra Yalazan cevap verdi:


"Zahmet buyurup uzun uzun yazmışsınız ben böyle cevap veremeyeciğim ama şu kadarını söyleyebilirim orada yazılanlar özellikle siz edeğilse üstünüzü alınmayın, binlerce insan anlamadan hakaret ediyor. Ayrıca madem o kadar demokrat, açık fikirlisiniz neden hemen saldırıyorsunuz. Benim olup biteni 'soykırım' diye değerlendirme özgürlüğüm yok mu? Hem siz soykırım'ın huhuksal karşığını gerçekten biliyor musunuz? Ben sizin gibi ulus delvete, vatanperverliğe, bayrağa inanmak zorunda mıyım, böyle mi gösteriyorsunuz vatınınızı çok sevdiğinizi...Neyse ben fikirlerinden, duruşundan hoşlanmadığım insanları takip etmiyorum buralarda, size de aynısını tavsiye ederim. Bu bakışınız ne kadar haklı olduğumu bir kez daha gösterdi. Tahammülsüzsünüz, kendinizden başkasına tahammül edemiyorsunuz, bence siz beni listenizden bir an evvel çıkarın onu da ben yapmak zorunda kalmayayım, kendinize benzer acıklı olmayanlara iyi anlaşacağanıza eminim. Başarılar dilerim...."

Ben de ona yazdım: 

Siz benim listemde değilsiniz, olmayacaksınız da. Okuduğunuzu da anlamıyorsunuz. Hiç bir şeye inanmak zorunda değilsiniz. İstediğinize inanırsınız kim karışır! Kendi fikirlerinizi açıklar, savunursunuz ama başkalarının inançlarına "şov" diyemezsiniz. Beni tahammülsüzlükle suçlayan şu halinize bir bakın. Yazık, Kelimeler ve Kader'in yazarı ile isim benzerliğiniz var sadece.Sorularınızda bile kendinizi oturttuğunuz bir yer var. Yazık ÇOK YAZIK... Yazdıklarınızı açık alanda paylaşacağım.


Esra Yalazan cevap verdi:


"Paylaşın lütfen sizin gibi saldırgan, tahammülsüz, başkalarının fkirlerine hürmet etmeyen zorba bir kişiliğe çok yakışacak bu tavır, bunu da paylaşın lütfen, ben de paylaşmak isterim entelektüel faşizm kokan uyarılarınızı tabii ama açık alanlarda değil, ilgili ve lüzumla alanlarda görürsünüz. Okuduğunu anlayamamak konusunda binlerce okur arasında kimse sizden daha nobran, kaba, anlayışsız olmadı bugüne kadar. Yazık ama bence şu kendinizi düşündüğünüz hale, çok yazık!"

Benden cevap almamak için benim mesaj göndermemi  engellemiş. 


İşte bir "demokrat" yazarın (gazetecinin) gerçek yüzü..

21 Ocak 2012 Cumartesi

Mimesis’den Neden Ayrıldım

Mimesis'den Duygu Dalyanoğlu, “Devlet Tiyatroları’nda Sezuan’ın İyi İnsanı” başlıklı bir yazı yazdı. Yazıya oyunun yönetmeni Yücel Erten bir yorum ekledi.  Hemen ardından, Mimesis Editör köşesinde “Tiyatro Dünyamızda Eleştiri ve Tartışma Kültürü” başlıklı bir yazı yayımlandı. Ayrıca bazı Mimesis üyeleri yorumlarıyla Duygu'nun yanında tartışmaya katıldı.

Editör, yazısında, “Bunun son örneklerinden birisini sütunlarımızda yer alan ve Devlet Tiyatroları’na ait bir oyun üzerine yazılmış bir eleştiriye yapılan yorumlarda görme fırsatını elde ettik” demektedir. “Son örnek” dendiğine göre daha önce de bu konuda örneklerin varlığı kabul edilmiştir. O halde Mimesis, neden ŞİMDİ reaksiyon göstermektedir, “arkadaşına dokunulduğu” için mi?

Doğrusunu isterseniz bugün “Oyunun yönetmeni uygulamacılar bölgesinde sıklıkla görülen bir refleksle oldukça somut verilere dayandırılmış bir eleştiri metininin yazarına, yine somut verilerden yola çıkarak yanıt vermek yerine onun eleştiri yapma ehliyeti bulunup bulunmadığını sorgulamayı tercih ediyordu”  ifadesiyle Yücel Erten’e ne yapması gerektiği hususunda akıl veren Mimesis’i oluşturan kişilerin seslerini,  örneği pek çok kez görülmüş benzer olaylarda, geçmişte  duymadım.

 Aslına bakarsanız Mimesis, kendince “tiyatro ve kültür” ile bağlantı kurduğu (bazıları bence zorlama) pek çok konuya müdahil olmuş, editoryal yazı yazmıştır. Bu yazılar kuşkusuz bir önceliği, tercihi ortaya koymaktadır. Bu,  Mimesis’in, sadece kendi sayfalarındaki yazılarla ilgili çerçevede değil daha geniş yani “tiyatro dünyasını” ilgilendiren konularda fikir beyan etmesinin gerekliliğine inandığını göstermiştir.

Mimesis, Haldun Taner’e “tilki kurnazı uyanık” ifadesi ile hakaret eden yazı ile ilgili “biz yayımlamadık ki” gerekçesinin arkasına saklanmış, yazıyı sayfasına almamış, bu şekilde “açıklaması gereken (olumlu/olumsuz) görüşten” kurtulmuş, konunun dışında kalarak “seyretmiştir”.  Öte yandan Mimesis,  “portali gerekirse farklı ve uzlaşmaz görüşlerin rahatça ifade edilebildiği bir platform olarak işletmeyi tercih ediyoruz” gerekçesini ileri sürerek Mimesis’in “görüşleri toplayan bir platform” olduğunu belirtmektedir ama Yücel Erten’in FARKLI yorumuna karşı  reaksiyon vermektedir.

Hal böyle iken, Mimesis, son editör yazısında “Tiyatro Dünyamızda Eleştiri ve Tartışma Kültürü” üzerine değerlendirme yapmakta, hatta bu konuda bir etkinlik düzenlemeyi düşündüğünü belirterek  tiyatro dünyamızın tümünü ilgilendiren bir konunun sözcülüğüne soyunmaktadır.

Bu yazı biraz da Mimesis’den gelen “tartışmayı sürdürelim” dileğinin gereği olarak kaleme alınmıştır ve bir süredir kişisel yazışmalar, telefon görüşmeleri ile devam eden fikir alış verişi sırasında değindiğim konular ve sorduğum sorulara alamadığım yanıtlar nedeniyle yazılmıştır.

Bir süredir mesajlar aracılığı ile görüşlerimi anlatmaya çalıştım. Kişisel mesajlarımda tiyatro binasının temelleri oyulurken, üst kattaki evlerimizde rahat oturmamızın yanıltıcı olduğunu belirttim. Bu nedenle saygısız aymaza “özür dilemesi" gerektiğinin hatırlatılmasını istedim ama Mimesis, açıklamalarında buna hiç değinmeden olayı kişisel bir olaymış gibi anlamayı ve anlatmayı tercih etti. Bu konuda editoryal yazı da yazmadı yazdığım "açık mektup"un altına eklediği not ile konuyu kendi istediği alana taşımayı tercih etti. 

"Mimesis’e Açık Mektup", sonraki gelişmelerle bazı konularda turnusol kağıdı olmuştur. Üzerinden bu yana geçen sürede Mimesis, vurgulamaya çalıştığım hususun önemini görmezden gelerek benim “artık portal yazarları arasında yer almak istemediğimi belirtmiş” olduğumu;  “Bu bağlamda Melih Anık’ın üzüntü verici kararını kabullenmekten başka yapabileceğimiz bir şey olmadığını düşünüyoruz” şeklinde görüş  belirtmiş olmasına rağmen talebimi bir türlü yerine getirmeyerek(21 Ocak 2012 saat 12: 05) yazı üzerinden yapılacak yorumlarla konuyu(ama aslında “beni” hedefte) canlı tutma gayreti içinde olmuştur. Bu çabanın kendilerine uzunca bir süredir yazı veren bir yazarı, giderayak yargılama/yargılatma  gibi "kişisel" olduğunun ya farkında değiller ya da özellikle yapıyorlar.  

“Umarız yaşanan bu durum son yıllarda pek çok örneğine rastladığımız tiyatro dünyamıza has kişiselleşmeye eğilimli yıkıcı tartışma alışkanlıklarının son örneği olur” diyerek davranışımı “kişisel yıkıcı tartışma” olarak değerlendiren;  arkadaşlarına yönelik bir yorum çerçevesinde reaksiyon gösterirken “kişisel” olmayı umursamayan;  tiyatro dünyamızdaki tartışma ve eleştiri kültürü konusunu hatırlatarak bunu “kişisel”likten çıkararak başka bir çerçeve ile sunmaya çalışan Mimesis’in tutum ve duruşunu,  “uyuyor mu yoksa uyanık mı olduğundan  emin olamadığım” tiyatro dünyasının takdirine sunarım.

Bu yazımın, beni Mimesis’den ayıran gerekçeleri içerdiğini düşünüyorum.

Melih Anık

14 Ocak 2012 Cumartesi

UYANIK SAKM'nin Resimli Serüveni

SAKM'nin "uyanıklığı"nı aşağıda resimlerle anlattım. Bana yazıyı kaldırdık derken "saklamış"lar.

Türk Tiyatrosu maalesef  "basit hesap" uğruna temel değerlerinden vazgeçiyor. Bana göre "omurgası olmayan" bu duruşun ne sahiplerine ne de Türk Tiyatrosu'na bir hayrı yoktur. Doğrusunu isterseniz bu "omurga"yı kim/ler/in oluşturacağını da görememekteyim.

Bu arada "Teşekkür" içeren bir önceki yazımın başlığı ve içindeki isimleri "BOŞLUK" olarak kabul etmenizi ve yazımı, o boşlukları doldurabilecek kişi ve kurumlar ortaya çıkıncaya kadar Türk Tiyatrosu'nun içinde bulunduğu çaresizlik ve vefasızlığın bir belgesi olarak okumanızı dilerim. Herkesi kendim gibi görmem nedeniyle ortaya çıkan bu aldatmacanın aracısı olduğum için de özür dilerim.

Bir araya geldiklerinde arkasından güldükleri herhangi bir yazarın yazısından, içinde kendilerini öven bir iki cümle var diye medet umanların öncelikle bu iki yüzlülükten kurtulmaları gerekmektedir. Zira bu sadece o yazara değil o yazılar içindeki övgülere "kanacağını" sandıkları seyirciye de hakarettir. Tiyatro bir ayna ise tiyatro camiasının bu aynaya öncelikle kendisinin bakmasını tavsiye ederim.   

Kıyısında durduğum tiyatro camiasının bu gibi duruş bozukluklarına defalarca tanık olmama rağmen, bazen  buldum zannettiğim ışığa aldanarak, teşvik edici olmasını dileyerek ve iyiniyetimi zorlayarak yazdığım bazı yazıların hak edilmediğini görmekten de üzüntü duyuyorum. Bu gibi olaylar, bana tiyatroyu aydınlatanın "prova ışığı" olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.  

Bu arada HaberTürk Skala programında "görünen" Yavuz Bingöl, "Ben Doğu kökenli bir Keşanlıyı oynadım" dedi. 

Garip bir tesadüf mü desem mi bilmiyorum ama  Haldun Taner'e edilen "tilki kurnazı uyanık" hakaretini, çalıntı reji iddiasını ve de oyunun baş rol oyuncusu olarak "yeni yetme" muamelesini  sineye çekenlere oynadıkları oyundan replikle hatırlatma yapayım:

"Hepsinin elinde kalem
Hepsinin önünde kâğıt
Her şeyin ucu hesap
Herkes hesap peşinde
Herkes hesap peşinde
Herkes hesap peşinde
Herkes hesap peşinde"


Melih Anık