28 Şubat 2012 Salı

Alain Decaux’ya Açık Mektup

Ben, sizi temsil ettiğini öğrendiğim Fransa’daki SACD Ajans’a bir mesaj gönderdim. (Türkiye’deki ajans ONK’un durumdan haberdar olmadığını geçen zaman gösterdi.) Size yazacağım mesajı size iletebilirler mi diye sordum. SACD’ye atılan mesajlar muhtemelen ya karanlık bir kuyuya düşüyor ya da basıldığı kağıttan uçak yapıp eğlenenler var orada.  Ama “Fransız” oldukları için tenezzül etmemiş olmaları daha muhtemel.  (ONK’un gönderdiği forma da cevap vermemişler. “Yazarın oyununu engellediğini bilmeyen temsilci olur mu?” diye ciddiye almamışlardır belki de.) O nedenle size bu açık mektubu yazdım. Ulaşır mı? Ulaşır bir gün mutlaka! Zaten “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla”!

18 Şubat 2012 Cumartesi

Kızmayın İskender Pala’ya!

İskender Pala  5 Ocak 2010 tarihinde bir yazı yazdı.

İskender Pala 14 Şubat 2012 tarihinde bir başka yazı daha yazdı.

5 Ocak yazısına Dündar Müftüoğlu, İhsan Ata, Ergün Işıldar, Arif Akkaya, Kemal Kocatürk, Ertuğrul Timur, Can Doğan, Hülya Karakaş, Nedim Saban, Şakir Gürzumar  karşı yazılar yazdılar.

14 Şubat yazısına karşı şu ana dek TEB bir bildiri yayımladı, Mustafa Demirkanlı, Metin Boran, Orhan Alkaya, Arda Aydın yazı yazdı, twitter’da da “twit atılıyor”. 

İskender Pala 14 Şubat yazısında “Belki hatırlayacaksınız, bundan iki yıl kadar evvel Şehir Tiyatroları'nın özelleştirilmesi gerektiğine dair yazdığım bir yazı üzerine özel tiyatro mensupları bana hak verirken, bütün ödenekli tiyatro "emekçi"lerinin sinir uçları harekete geçmiş, beni sanat düşmanı ilan etmişlerdi. Muhtemelen şimdi de öyle bir kampanya yapacaklardır (Şimdiden gülmeye hazır olun yani!..).demiş. Yani “gülünecek” bir iş yaptığının farkında. Hep beraber gülelim istiyor. Ben  iki yazıdan derleme yaptım  kahkahanız artsın diye.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Bir Yayınevi Bir Kitap ve Çaycı

En prestijli kitapları yayımlayan bir yayınevi idi, her yayımladığı kitap “olay” olurdu. Özel tanıtım toplantıları ile tanıtılırdı yayımladığı kitaplar.  O toplantıların broşürleri bile kitapları kadar ünlü idi. Yayımladığı kitapların her nüshası  numaralı  idi. Kitaplar belli bir okuyucuya özel duyurulur, adrese gönderilirdi. Kimin hangi numaralı kitabı aldığı bilinirdi nerdeyse. Pek az sayıda kitap da prestijli kitapevlerine verilirdi. Ben de ilgimi çeken bir kitapsa ve bulabilirsem kitapçıdan satın almayı tercih ediyordum.

Kitap tanıtım yazıları yazıyordum ama o camia ile içli dışlı olmayı tercih etmiyordum. Biliyordum ki sınırı aşan bir samimiyet, bir süre sonra tanıtım yazılarımda korumaya çalıştığım nesnelliğin kaybolmasına neden olacaktı. Merak ettiğim bazı hususları yayımcıya ya da yazarına mesaj atarak soruyordum.  Yazılarımın başına buyruk  havasından hoşlanıldığını sanmıyorum. Bu yayınevinden de arada sırada itiraz mesajları alıyordum, arkamdan konuştuklarını duyuyor, facebook ve twitter’da beni takip ettiklerini biliyordum. Yazılarımdan haberdardılar yani. Aramızda mesafeli bir ilişki vardı. Ben onlar hakkında düşüncelerimi bildiğim gibi yazıyor onlar da iyi de olsa benim yazılarımdaki ifadeleri reklâmlarında kullanmıyorlardı. Onlar da benimle yakın görünmek  istemiyorlardı anlaşılan. Zaten ben davet edilmiş de olsam kitap tanıtım davetlerine çoğunlukla katılmıyordum, hediye kitap kabul etmiyordum, ilgimi çekerse parasını verip alıyordum. Onların özel  listesinde bulunmuyorum, ilgimi çeken ve haberdar olduğum  toplantılara katıldığımda sorun çıkmıyor.