24 Kasım 2010 Çarşamba

Bu “Cevap” Değildir !

Türkiye 70 milyon! Tiyatro seyreden 500 bin ! Tiyatro yazısı okuyan 1000 ! “Kavga”yla sorunlara sahip çıkan 50 !  “Kavga”yı umursayan  10 ! Haberi olan seyirci  0(sıfır)!  
Herkesin demokratik defolu olduğu bir toplumda yaşıyoruz.
Size kasıtlı gelen iftiranın sahibini de anlamak ve aydınlatmak gerekir.
Başkasının yazısına yapıldığında da, kendi yazınız içinde yapıldığında da  ekleme EKLEME’dir.
Bir başkasına “yazını gözden geçir, uyarıyorum” demek, dolaylı dokundurmalar  yapmak  en azından nezaketsizliktir.
Başkasının yorumlarını onaylamadığınız içeriği  ile  kullanmak o yorumla ayni fikirde olmak anlamına gelir. Bu anlamda  başkasının değil kendi kurallarınızı kriter olarak alırsınız. 
Başkasının sayfasını keyfinizce kullanma hakkınız yoktur. Kendi sayfanızda istediğinizi yapabilirsiniz. 
O başkası sizin sayfanızı keyfince işgal edemeyeceğini bilmelidir. Buna sansür denmez "kendi evinin kurallarını ilân etmektir" denir. İsterseniz “hane masuniyeti” de diyebilirsiniz.
Size doğru geleni başkasının onaylamasını beklememelisiniz.  Kavganın,insanlık suçunun vb  sınırlarını keyfimizce çizme hakkımız yoktur.Kelime anlamlarının içini işinize geldiği gibi dolduramazsınız.
“Saf”lık sanatçı kuvvetidir  ve iyi ki vardır.
“Kullanma” karşı tarafın taktiğidir. Farkında iseniz "kullanılma" ortadan kalkar.
İnandırıcı olma gayreti boştur. Zira anlaşılmanız karşınızdakine bağlıdır.
Hukuk doğuracağı sonuçları itibariyle çok ciddi bir alandır. Bazen tükürüğünüzü alnınıza yapıştırır, örnek oluşturur.
Türkiye tiyatrosunun algılanma sorunu vardır ve sorun iftira, hakaret, küfür  değildir. Tiyatronun saygınlaşması için, bu meslekten ekmek yiyenlerin saygın tartışmalarına ihtiyaç vardır. Esas olan, ulaşılması gereken “düzey”dir. 
 Küfrü yeni öğrenen çocuk büyüklerinin de kışkırtması ile bir şey yaptığını sanır, unutmamalı . Kendi düzeyinizin kontrolünü karşınızdakine bırakamazsınız.
 Küfrü bile “becerebilmek” gerekir, hele sanatçı, yazar, tiyatrocu iseniz. Öncelik  “akıllı”, “bilgili”, “sorumlu” “zeki” olmaktadır.
Sonu kişiselleşen tartışmaları kutsal bir kavga diye adlandırmamak gerekir.
Her yaşa ait olması gereken bir ifade ve kavga üslubu vardır. Cevap yazmanın da bir âdabı vardır.

Melih Anık

26 Ekim 2010 Salı

ADSIZ

Adsız kahramandı eskiden
Şimdiki yorum yazıyor.
Adsız cesurdu
Şimdiki korkak
Adı da olsa
Adsız sahtekâr!

21 Ekim 2010 Perşembe

Free Zone İstanbul Sergisine Yapılan Saldırı Üzerine Düşünceler

İki Danimarkalı  tasarımcının (Rosan Bosch ve Rune Fjord Jensen) İstanbul günlük hayatı için yaptıkları işlerin sergilendiği Free Zone İstanbul adlı  sergi saldırıya uğradı. Atatürk resmini içeren bir levha yırtıldı.

İçinde yaşadığımız “hiçbir şeyin gizli kalmadığı dünyada” “Bizi okumadıysanız haberiniz olmamıştır” vehmi(üzerine bir yazı iyi olur) içindeki köşe yazılarından çok daha önce olay duyuldu ve yayıldı.

Ben olayı öğrenince tasarımcılara bir mesaj gönderdim sorular sordum. Şu ana kadar cevap gelmedi. Muhtemelen Rosan Bosch İstanbul’da olduğu ve düşüncelerini ifade ettiği için ek bir açıklamaya gerek duymamışlardır diye düşünüyorum.

Yazımı okuyacak olanlar arada bir “Onu bunu boşver ya şiddet ,şiddet!?” diyeceklerdir. Onun için baştan düşüncemi özetliyeyim : “Şiddet kötüdür. Düşüncelerin serbestçe açıklanmasına karşı şiddet binlerce defa kötüdür. Kabul edilemez, mazur görülemez, gösterilemez.” Şimdi düşüncelerimi açıklamaya devam edebilirim herhalde.

Bu arada CHP’liler kendi hallerini kendileri düşünsün. Başkaları düşüncelerini yazdı onları tekrar etmek istemem. Benim aklıma takılan bir husus var onu paylaşayım.

15 Ekim 2010 Cuma

Testosteron – Bir Yoruma Cevap - Bengi Günay

Bengi Günay sahne tasarımcısı. Son yıllarda Oyun Atölyesi’nin oyunlarında onun imzası var.  Bir tasarımcının aynı  tiyatro grubu( aynı yönetici)  ile çalışması bence o tasarımcıyı zanaatkâr hâline getirme riski taşır. Tabii ki ekip çalışması, yönetmeni tanımış olmanın avantajları da var ama aynı yönetici ile sahne hayatını sürdüren bir oyuncu için bir süre sonra nasıl bir sığlaşma başlarsa tasarımcı için de aynı risk vardır. (Bu yöneticinin kim olduğu ile de ilgili bir sorun)

En son ,  7 oyununda onun başarılı sahne ve kostüm tasarımını gördüm.  Onun gibi düşünsem onun başarısını “görmemem” gerek.  Ama ben o değilim. Önceleri Oyun Atölyesi “kadro”su içinde olan Bengi Günay tiyatronun portalinde şimdi öyle gösterilmemiş.


13 Ekim 2010 Çarşamba

Testosteron - Bir Yoruma Cevap - Fırat Tanış

Oyun Atölyesi’nde oynanan Testosteron isimli oyun hakkında bir yazı yazdım. (“Oyun Atölyesi - Testosteron: Soytarılar Panayırı”) Çoğu Oyun Atölyesi çevresinden gelen yorumlar  yapıldı. Aradan geçen 2 yıl sonunda şu günlerdeki gündeme düşen “yavşak” üzerinden yapılan yorumlar, gönderilen ihtarnameler vb çerçevesinde  yazılanları hatırlayalım istedim.

Genellikle yorumlardaki isimlerin gerçek olduğuna inanmak zor. Ama bu zamana kadar aksi belirtilmediği için isimlerin gerçek şahıslara ait olduğunu düşünüyorum. Aksi belirtilir, gerçek şahıslardan uyarı alırsam düzeltirim.

Yorumlardan  ilki Testosteron oyuncusu Fırat Tanış’a ait:

“fırat tanış-12/29/2008

"Yazı" nın (salt ve sadece -yazının-) şiddet yoksunu masumiyetine sığına sığına şiddet uygulama -hadinsiye- korkaklığınızdan 
"Milyon-milyon ytl ler harcayıp,üç temsilde (ve bazen prömiyer yapmaksızın)oyun kaldırıp ödeneklerini hasır altı ediveren,emeğini ve umudunu sömürdüğü ve artık sözleşmeli mi-sözleşmemeli mi ne halt olduğu bile belli olamayan genç oyuncularının "sigortalarını" dahi kurumsal veznelerinde iç-ederekten hastane köşelerinde süründüren ve hatta vakti zamanında "Mehmet Ulusoy" gibi ( o tırrrnak içinde kalsın inşallah)"kültürel" değerlerini kanser pençelerinde ölüme bırakan ve enseye şaplak ilşkiler kulvarında harem-harem kadroları çiçek açan ve sanki hepimiz çook bi mutlu imişiz gibi bu kültürden bir de bakanlığına soyunan bir kurumun (kış geldi bacaları temizleyin) "hoş görüsüne ve özgürlük anlayışına saygı duyduğunuz" için -ki bu alıntıyı bile yaparken ," yanlış mı okuyorum ,dur bir daha okuyayım" dedirtecek kadar yazınızda -nerde ise m.i.t.-eleştirel bir havalar yaratmanız -çekirdeksiz, kuru entellektüelliğinizden
"Özel bir alanın içindeki hiç bir özel ilişkilenmeden haberdar olmaksızın,11 yaşında bir çocuğu , tiyatronun tuvaletinde kıstırıp (ki oyundaki +18 ibaresi sizin o pek bir babacan ,muhafazakar-yani muhafazadan-kar amaçlı- ruhunuzdaki gibi bir YASAK değil ,her biri birey olabilmiş ebeveynler için sadece bir ÖNERİ dir kanımca) "söle bakalım bebecan...kaç yaşındasın sen" ,diye sorabilme muhafaza-yazınıza-kar ,erişkin faşizminizden
"Sizin her nasılsa huzur bulabildiğiniz ve salondan seyirci henüz çıkmamış iken (o,11 yaşındaki çocuk dahil - bu yüzden yalancısınız da ayrıca) trübünlere bizden daha oyuncu dönerekten "Bizim alkışlarımız emeğinize, oyuna değil" diye bağırarak yaptığınız görgüsüz ve usul bilmezliğinizden (buna bizzat tanık oldum)
"Mesleğinin ve hayatının her ve her ve her alanında kendini paşalar gibi ortaya koymuş ben ve sahnedeki ve sahne arkasındaki tüm meslektaş ve emekçi arkadaşlarımın tüm mesleki heyecanlarını ve inisiyatiflerini hacamat etme vandallığı ile oynadığım-ız oyunun mesleğim-iz içindeki yerini yeniden düşünmemiz önerisi aymazlığınızla -sizin deyiminiz ile söylüyorum- soytarılaşamamış bile oluşunuzdan
" "...Gariptir ki salondan gelen kıkırdama ve kahkahaların çoğu kadınlardan .. Kadınlar kendilerini aşağılayan esprilere gülüyorlar!" şeklinde bir ibare ile her -18 in dahi basitçe ilk bakışta kavrayabileceği bir ironiyi (tiyatronun ve dahası asıl MİZAH ın yüzyıllardır yapageldiği İRONİYİ,YANSITMAYI -bkz:psikoloji-burada demek istediğimden muradımı meraklı seyircimize bırakıyorum) dahi anlamamış iken siz ,nerden ve hangi tektekçiden bulmuşta eleştirmen olabilmiş olmanız cesaretinizden
ötürü tarz ve yöntem duvarımı ne de güzel çatlatıvermiş bulunmaktasınız
Oyun ile ilgili akademik ve kuramsal karşılığı okuduğum kadarı ile tasarımcımız Bengi Günay elinden geldiği ve dilinden döndüğü kadarı ile cevaplamış.
Amma ve lakin bir eleştirmen bir entellektüel olamamış olmanın tüm hafifliği ile eklemek isterim ki:
"mavi boncuk tak da gel/gören maaşallah desin
"sevda dolu kalbimde/sevmek kadar güzelsin"
Fırat Tanış
oyuncu”

Fırat Tanış Testosteron oyunundan ayrıldı , şimdilerde bir tv dizisinde oynuyor , film çeviriyor. Oynadığı bir filmin yönetmeni tarafından suçlanmıştı. Geçenlerde kendisi ile yapılan bir söyleşide “Parası olsa oyunculuk yapmayacağını” söylemiş.

Yorumundaki tarz ve düzeyi  tam olarak anladığımı söyleyemem ama bana “geçirirken”(özür dilerim ama onun ifadesini bu kelime yansıtıyor.)  kendi  “iç ağrı”larını da anlatmış.
“Şiddet uygulama korkaklığınızdan” ifadesi ile ne demek istiyor anlamıyorum ama bu tür bir korkaklığın varlığını da bilmiyordum ondan duyana kadar. Ama galiba “iyi bir şey” söylüyor.Evet şiddet uygulamaktan korkuyorum.

Fırat Tanış geçmişte yaşadığı tecrübeleri(belki de bazılarını duymuş), sektörde yapılanları sıralamış:
Milyonlar harcanıp , üç temsilde oyun kaldırılıyormuş ve bu yolla ödenekler hasıraltı ediliyormuş. Hasır altı edilen ”ödenekler” tiyatrodan alınan yardımlar olabilir mesela. Bazı tiyatrolar ödenekleri aldıktan sonra laf olsun diye 3 oyun oynayıp kayboluyorlarmış yani.(Doğru dürüst işleyen bir sektör ve etik kurulu olsa bu ifadesi takibe uğrardı. Ama söyle gitsin ne olacak!)
Özellikle genç oyuncular sömürülüyormuş. Sigorta primleri yatırılmadığı için hastanelerde sürünüyorlarmış. Sağlık güvenceleri de yokmuş yani.

Fırat Tanış’ın ifadesinden   Mehmet Ulusoy’un da “lanetlenmişlerden” olduğu anlaşılıyor. Tırnak içine alınmış “kültür” ve “tırnak içinde kalsın inşallah” ilenmeleri hangi kafa karışıklığının sonucu nereyi "adres"liyor? Günahlar bu kadar değilmiş.. “Enseye şaplak ilişkiler” , “harem-harem açan kadrolar”dan ne demek istediği açık. (2 yıl sonra “yavşak” kelimesinin adreslerinden biri belli oldu gibi.)

Fırat Tanış Kültür Bakanlığı’ndan memnun değil. Kurum bağlamış olduğunu ima ediyor. İfadesindeki “kültürden bir bakanlık” sözü başka çağrışımları kışkırtan bir söylem . Ama çalıştığı tiyatro yardım almak için her yıl bu bakanlığa başvuruyor .

Benim kullandığım "hoş görüsüne ve özgürlük anlayışına saygı duyduğum" şeklindeki   ifademi  anlamaktan da çok uzak.Bunu anlamayan yazımı nasıl anladı acaba?

Fırat Tanış kaptırmış gidiyor.. MİT’çi vurgulaması ile belli yerlere(?) rapor verdiğim imasını yapıyor.  Kaldı ki yurttaş olarak benim Kültür Bakanlığı’na soru sorma hakkım varken bunu yapmamış olmam  bilgisizliğimden ve Oyun Atölyesi’nden korktuğum için değil kişisel sorumluluk duygumdan kaynaklanmaktadır. 63000 tl için müracaat eden tiyatroda oynayan  Fırat Tanış gibi oyuncular maaşlarını alsın , primleri yatırılsın diyedir.


Entellektüelliğime de teşhis koyma cesareti ve hakkını buluyor kendinde : “Çekirdeksiz ve kuru..” Bir yazıma bakarak nasıl anlamış bilmem ama aradan geçen zaman, benim ondan daha az  kuru daha çok çekirdekli olduğumu göstermiştir  sanırım. En azından onun oynadığı diziye bakarak ve içinde sıkıştığı karakterin insanı nasıl bir kuruluğa ve çekirdeksizliğe sürükleyeceğini  görüyordur umarım.

“11 yaşında bir çocuğu tiyatronun tuvaletinde sıkıştırıp”,”Söyle bakalım bebecan…”  şeklinde kurduğu cümlelerin düzeyi ve zihinsel kodu açıklama gerektirmiyor.Hangi ruh halinde ve günün hangi anında karalanmış bilmiyorum ama her cümle sahibinin ruh durumunu yansıtır. Bana utanmazca bu yakıştırmayı yapan Fırat Tanış dahil hiç kimse hakkında ben bu düzeye inemem.  Esas soru 11 yaşındaki çocuğun ailesi yanında yokken Testosteron’u hem de defalarca seyretmesini  özgürlük gibi algılamadaki yanılgıdır. Sorulması gereken ailenin  konumudur. Benim anlayışımda bu da yetmez. Aile, takdir edebilme durumunda değilse toplumun “aklı başında” insanları çocukları korumakla yükümlüdür. Bazı şeyleri “erişkin faşizmi” ile nitelendirmeyi sevenlerin çocukluklarını öğrenmek istiyorum doğrusu.

“+18” gibi konulan sınırlamalar iki taraflıdır. Yani bir taraf, 18 yaş altına bilet satamaz, onu tiyatrosundan içeri alamaz. Sınırlamanın sorumluluk yüklediği taraf “bu ebeveyne kalmış bir uyarıdır” demekle geçiştiremez , taşıdığı sorumluluğu idrak etmesi beklenir. Bu ayrıntıyı Fırat Tanış’ın bilmesi beklenmez ama  oyuncuların bilmediği konularda kulaktan dolma bilgilerle ahkâm kesmemeleri gerekir.

“11 yaşındaki çocuğu salondan çıkartmadık ama arka sıralarda sakladık senin gözünün önünden kaldırdık” anlamına gelen ifadeler de talihsizdir ve yapılan konusunda şuursuzluğun devam ettiğini gösteren bir itiraftır. Üzerinde durulsa oyun  devam etmezdi sanırım.

  “Alkışlarım emeğinize,oyuna değil” ifademi “görgüsüz ve usul bilmez” bulan Fırat Tanış, “Öyle bilgisayar başından değil salondan eleştirilerini söyle , domatesler de benden” diyen   yönetmeni Kemal Aydoğan’ın düşüncelerini,hatta tiyatro tarihini de  bilmiyor sanırım.Kaldı ki tiyatro dünyası da şakşaklardan bıkmış usanmış durumda , salondan gelecek “yuh” sesine hasret. Benim oyuncuların emeğini takdir eden ve domates atmak ,yuh çekmek gibi de olmayan tepkimi görgüsüzlükle ve usul bilmezlikle nitelemek de bende Fırat Tanış’ın görgüsü ve usul bilirliği konusunda -yorumundaki söylemi de görünce -merakımı uyandırdı.

Kendisini “paşalar” gibi ortaya koymakla övünen biri, bir başkasının “kendisini paşalar gibi ortaya koymasın”dan rahatsızlık duyar mı, duyuyormuş demek ki. Benim yaptığım onların meslek heyecanlarını ve inisiyatiflerini hacamat ediyormuş ,vandallıkmış. Ben neymişim ya da onlar neymiş? Oyunculara sözüm yok ki. Oyunun yorumunun sığlığını , Haluk Bilginer gibi bir tiyatrocunun başka tiyatrolar hakkındaki ifadelerini beğenmedim , Oyun Atölyesi’nin dilinden düşürmediği tiyatro anlayışına yakıştırmadım. Oyuncuların meslek heyecanları ve inisiyatifleri hacamat olmamış ki oyun devam ediyor hala. Bir tek Fırat Tanış’ı etkilemiş herhalde(!). Böyle bir oyunun meslekleri içindeki yerini ise anlayamadım. Ne tiyatroya ne de oyuncuya en ufak katkısı ve yeniliği olmayan bir oyunu sanki dünya çapındaymış gibi bir olay süsü vermekte ne yarar var? İşte Fırat Tanış ayrıldı dizide oynuyor. Dizide rol almasını kolaylaştırdı ise onu bilmem. Ama Fırat Tanış’ın meslek heyecanı taşımadığı kendi ifadeleri ile sabit değil mi? Parası olsa oyunculuk yapmayacağını söyleyen biri meslek heyecanından  nasıl bahsedebilir?

İroni ve psikoloji (kızım psikoloji mezunu ve oyunu yarım bıraktı) konularındaki Fırat Tanış’ın uzman(?) ifadeli beyanlarının şu anda nasıl da çıplak kaldığını görüyorum.

“Tektekçiden bulunmuş eleştirmen olma cesareti mi” diye kendinin  tanımladığının yine  kendi tanımı ile “tarz ve yöntem duvarını çatlatması” nasıl oluyor acaba ? Kendi kendisine yaptığı “şey” için bana bir “şey” demek düşmez.

Fırat Tanış, Bengi Günay’ın Can Yücel’den aldığı şiirle bana küfretmesini de onaylamış. Bengi Günay başka bir yazının konusu olacağı için burada karıştırmayayım. Tanış onu okusun da gelsin.

Fırat Tanış’ın yazısını bitirmek için seçtiği maninin düzeyi ise seyirciye/tiyatrocuya  örnek olsun. 
Ben tiyatro ile uğraşanların eleştiri düzeyini daha yüksek sanırdım demek ki değilmiş.  
Ama ona bir noktada katılıyorum : Entelektüel olamamış ! Bu ifadesi ve düşünceleri ile galiba olamayacak da!

Cümle kur(ama)ma becerisi(?) de, imlâsı da vahim.

Fırat Tanış’ın yorumundan ne  “ihtarname”ler çıkar!

Melih Anık

8 Ekim 2010 Cuma

Anket Yapıyorsan, "At bir Teklik" !

Bir bankadan aradılar.Hizmetlerini anlatacaklarmış.”İyi gün”ümdeydim."Peki dinliyorum" dedim.Hemen bir soru geldi : “Hangi takımı tutuyorsunuz?”
Durdum. “Bu gibi kişisel soruları telefonda cevaplamıyorum?” dedim.
“Tuttuğunuz takımı neden söylemiyorsunuz?”
“Niçin söyleyeyim? Sizden alacağım bankacılık hizmeti için gerekli mi?”
Yaptıkları ankete cevap alamazlarsa bilgi veremiyorlarmış.
Onlar veremiyor ama benden bekleniyor.
Ben sorusuna cevap vermeyeceğimi söylediğim için konuşma bitti.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Bir Genel Sanat Yönetmeni’ne Mektup

Unutmayın ki sizin anneniz babanız da “Ben zamanında …” hikâyeleri anlatıyor. Siz de ayni hikâyeleri anlatmaya aday olabilirsiniz . Onlara haddini bildirmeye kalksanız  “kahraman” olur musunuz ?
Önemli olan en azından kendi çocuklarınızın gözünde benzer  hataları  tekrar etmemek değil midir , onlara saldırmak yerine ? Hele bu çıkışınız geçmişi düzeltmeyecek ve kendinizin de içinde olacağınız bir gelecek için garanti vermeyecekse.

Kaldı ki “Kutsala mı dokundum?” sorusunun algısı çok geniş . Bu “Kutsal ne?”, “Kutsala dokunurum?”dan başlayarak geniş bir açılımı kışkırtıyor,besliyor.



15 Eylül 2010 Çarşamba

Prag'da Adres Bulduran Sanat

Kafka’nın oturduğu kafe
Hanuş ustanın yaptığı saat
Kundera’nın romanının başladığı balkon
Kafka’nın çalıştığı sigorta şirketi
Nâzım'ın gittiği kafe
Mozart’ın oyununun ilk kez sahnelendiği tiyatro
Dvořák, Çapek, Nezval,  Smetana’nın defnedildiği mezarlık.
Havel’in konuşma yaptığı binanın balkonu
Janacek’in operasının sahnelendiği tiyatro
Kafka’nın evi
Amedeus filminin çekildiği sokaklar, binalar, tiyatrolar
Hans von Aachen’in resimlediği kilise
Şvayk Kafe
Nâzım’ın şiirindeki Vaclav meydanı
Hasek’in yaşadığı sokak
Alfons Mucha’nın resimlediği tiyatro
Rilke’nin doğduğu ev
Beethoven’in kaldığı ev
Beatles duvarı
Smetana’nın müziğindeki , Nâzım’ın şiirindeki Vltava nehri

 Prag’da yolunuzu sanat insanları gösterir.
Sanatın gösterdiği yolda kaybolmaz  insan.

Melih Anık

31 Ağustos 2010 Salı

Tiyatrosuzluk Diyeti

"...cesaretiniz kırılmasın ama biz bu yolda üç yüz yıl geriyiz.Darılmazsanız söyleyeyim biz daha uzun yıllar bu gıdasızlığa,bu gecikmeye dayanamayız artık.Tiyatro sanatı gelecek kuşakları yetiştirmekle yaşar.Seyircinin ve eleştirmenin hoşuna gidecek şeyler yapan sanatçı ve rejisör kendi kişiliğini yitirir."

Muhsin Ertuğrul "İnsan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim" isimli kitapta(s 104) böyle söylüyor.Kitabın basım tarihi 1974..Nerdeyse 40 yıl önce.

Bugün durum farklı mı?

Bu gıdasızlıkla yaşıyoruz. (?) Hatta gitgide daha da alışarak.

Yitirilenleri ya da eksiği farketmetmiyorsanız yediğinizi "gıda" sanırsınız.

Bu "gıda"yla bu kadar olur ancak !

Melih Anık

20 Ağustos 2010 Cuma

İstanbul Üniversitesi Öğrenci Kültür Merkezi Üzerine Gizem Kurtsoy'a Mektup

Sevgili Kızım Gizem,

Yazımı okuman ve cevap yazmandan çok memnun oldum . Teşekkür ederim.

Benim gibi düşünenler , tahmin edilenden daha çoktur ve “her şeye rağmen” bu düşüncelerin söylenmesi gerekmektedir.

Üniversite yıllarında 7 sene nerdeyse tiyatro kulübünde “yaşadım”. Anlattıklarının pek çoğuna yabancı olmadığımı ,halâ hatırladığımı ve seni anladığımı bilmeni isterim .

“Nostaljik hayıflanma” , gençliğin, yaşlılar için ilk aklına gelen “yafta”dır. Genellikle doğru olması her zaman doğru olacağı anlamına gelmez . Kendimden bahsetmekteki amacım, kendimi anlatmak değil sizin ortamınıza ayna tutmak ve yapılacak karşılaştırmadan işinize yarayan bir eleştiri çıkarmanıza imkân vermektir.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

KURALLAR

Adınızın ,“rezaletlere seyirci kalmış"  , samimiyetsiz,üç maymun, konuyu apar topar kapatan, iftirayı ve cadı kazanı tertibini köşelerine çekilip sessiz sedasız izleyen barış elçisi ve arabulucu, olup bitene seyirci kalarak göz yuman, ikiyüzlü, pislik, “yalancılık”, “ırkçılık”, “şantajcılık”, “köpeklik”, “sansürcülük”, “rüşvetçilik”, “ırkçılık gibi ciddi bir suçu sulandırma’, “iftira”, “cadı kazanı tertibi”, “suç ortaklığı”, “omurgasızlık”, “riyakârlık”lık ifadeleri ile yan yana konulmasının , akılsızlık mı , ahlâksızlık mı ,çılgınlık mı , ciddiyetsizlik mi , tertip mi , plan mı , terbiyesizlik mi, küstahlık mı , saldırganlık mı, hakaret mi, çocukluk mu , pervasızlık mı  olup olmadığının , söyleyene ve söyleyen kişinin toplumca ne ifade ettiğine bakılarak değerlendirilmesi , birinci kuraldır.

İkinci kurala göre de her halükârda , filler , maymunlarla uğraşmaz .

Pişman olanı affetmek üçüncü kuraldır . 

Melih Anık

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Viski

Gecenin ilerlemiş bir saatinde şirketin üst kademesi toplanmış , ertesi gün teslim edilecek teklif dosyası üzerinde son düzeltmeleri yapıyordu.
Tartışmaların en hararetli anında patron odaya girdi.
Herkes toparlandı , patrona yer açtılar.
Şirket çalışanları , patronun bu haline alışıktı. Patron ,hiç beklenmedik bir anda şirkete gelir, ışık gördüğü  odalara dalar ,  geç vakte kadar çalıştıkları için çalışanları över ve onlarla 15-20 dakika havadan sudan konuşur , gönül alırdı .

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Otellerde Enerji Tasarrufu

Otellerde gelişen bir uygulama  var  : Enerjiyi tasarruflu kullanmak.

Otel odasına giriyorsunuz ve kart şeklindeki anahtarı kapının hemen yanındaki deliğe yerleştirmeden odaya elektrik gelmiyor. (Kimse yokken odada sadece buzdolabına bağlı priz “canlı”.İçkiler buz gibi ama oda hamam!)

Kredi kartı gibi olan oda anahtarı , odayı “elektriklendirmek” için kullanıldığı gibi  oda anahtarının bağlı olduğu halkaya  bağlanmış ve kredi kartından biraz daha kalın bir parça da bu amaçla kullanılabiliyor. Yöntem otelin “dijitalleşme”sine bağlı.

Herkes bu parçayı anahtar halkasından söküp  odadan çıkarken ait olduğu delikte bıraktığı için olmalı artık halkanın açılma noktasını lehimliyorlar. Kırılması mümkün ama otelde ayrılırken  yaptığınız ortaya çıkacağı için kimse de “uğraşmak” istemiyor.

Kredi kartı gibi olan anahtarlarla iş daha kolay. İkinci bir anahtar alıp (resepsiyondaki “patronun adamını” ikna edebilirseniz!) onu yerinde bırakmak siz yokken odayı “elektrikli” yapıyor ama ucu lehimlenmiş halkaya bağlı parça kullanılıyorsa anahtarı yanınıza alırken  ona bağlı parçayı da yanınıza almak zorundasınız.O zaman da oda elektriksiz kalıyor.

20 Temmuz 2010 Salı

Meslek Seçimi

Mayıs’dan başlayarak Ekim'e kadar yılın bu aylarında bazı evlerde önemli bir konu ,gündem oluşturuyor: Meslek seçimi..
O yıl üniversiteye girecek çocuğu olan aileler tüm bilgi, tortu ve beklentileri ile katkıda bulunarak en doğru seçimin yapılması için çaba harcıyorlar. Kendisine sorulsun sorulmasın ailenin yakın çevresi de olayın içine karışıyor. Herkesin de bir fikri var!
O zamana kadar salt “Üniversite okuma” ile genelleşen arzu, bu aylarda daha somut soruların yanıtlarını bulma zorunluluğunu  getiriyor : Hangi üniversite? Hangi meslek?
Her yıl yenisi açılan üniversiteler , iyi öğrenciyi kapma yarışındaki üniversitelerin “gel-gel”leri , maddi koşulların zorlaması , kılık kıyafette farklı kurallar vb ölçütler tercihlerin dayanakları durumuna gelmiş.
Bir de bir kararla tüm düğümün çözüleceği , geleceğin kararlaştırıldığı inancı bu ayları tam bir kaos haline getiriyor.

13 Temmuz 2010 Salı

Ahmet Hakan ve “Alaturkanın Yükselişi ” (!)

Ahmet Hakan köşesinde “Alaturkanın Yükselişi” başlığı ile bir yazı yazmış.

Nahide’de sahneye çıkan Nev’in , yeni çıkardığı “Bir Nev-i Alaturka” adlı albümünde yer alan şarkılarını dinlemiş.
İki şey dikkatini çekmiş:
“-  BİR: Nev'in alaturka şarkıları çekici hale getirerek söylemesi.
-  İKİ: Dinleyicilerin alaturkaya susamışlıkları...
Nev'in kendine özgü şahane yorumuyla “Kimseye etmem şikayet”, “Ey but-i nev eda”, “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına” gibi şarkıları dinledikçe, hepimiz “Ne kadar da özlemişiz bu şarkıları” deyiverdik.” diye yazmış.

“Susayan” herkes için her zemin ve zamanda alaturka dinleme olanağı  olduğunu bilen  biri olarak şu soruları sordum  (…. kendime) :

Alaturka şarkıların “çekici hale gelmesi” ne demek ?

Bu "çekicilik" alaturka müzikte yeni bir "trend"in habercisi mi ? (Yani Türk yemeklerinin İngiliz damağına (?) uygun hale getirilmesi gibi mi?)

Dinleyiciler “çekici hale gelen” alaturkaya mı susamışlardı ? Yoksa "alaturkaya susamışlardı" da karşılarına çıkana mı sarıldılar?

Nahide nasıl bir yerdir ve kimler oraya gider ? Nahide’de bir araya toplanmış  “alaturkaya susamışlar”, nerede yaşıyorlar da bu kadar "alaturkasız" kalmışlar ?

“Alaturkaya susamışlıkları”nı  o gece birdenbire mi fark ettiler ?

“Alaturkaya susamışlar” için “çekicilik” fark eder mi ? (Yani çölde susuz kalmış adam suyun markasını merak eder mi?)

Yoksa bu , "alaturkasız kalmış" bazı insanların "özrü" mü ,"trend" oluşturma çabaları mı ?

Melih Anık

Not: Ben Nev’in alaturka yorumunu dinledim ve hiç beğenmedim. Onun yorumundan “alaturkaya susamışlar”  nasıl “kana kana” içtiler anlamadım.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Vuvuzela ve "İnsan Nelere Alışıyor"….

İlk işimde şirketin tahsis ettiği lojman Kirazlıyalı’da tren yoluna en çok 10 metre mesafede idi. Haydarpaşa’dan kalkan Anadolu trenleri geçerdi gece gündüz.

Lojmanda kaldığım ilk gece yarısı saat 03’de evin sarsıntısı ile uyandım. İlk şaşkınlığı atlattıktan sonra sarsıntının nedeninin geçen tren olduğunu anladım.

Gece yarısı uyanmalarım bir hafta sürdü. Sonra sesi duymadım.

Ardından Yarımca’da bir eve taşındım . Ev , o günlerde TEM henüz açılmadığı için tüm yükü çeken E5’e 50 metre uzaktaydı. Özellikle gecenin sessizliği içinde ağır vasıtaların karanlığı delen vınlamaları , uğultuları ile sabahı sabah ediyordum ilk günler. Alışmam 15 gün aldı.

Evin yanındaki "lagün"deki kurbağa sesleri 24 saat duvarları , kapı ve pencere camlarını delmeye çalışıyordu sanki. Ona alışmak da 30 gün sürdü.

Her iki evdeki komşularım ben gürültüden yakındıkça bana anlamaz gözlerle bakıyorlardı.

Şimdi Afrika’dan "vuvuzela" sesleri geliyor. Herkeste bir öfke bir kızgınlık..

Kurbağa nasıl yavaş yavaş haşlandığını bilmiyorsa insan da alıştığını farketmiyor.

İnsan nelere alışıyor!

Vuvuzela ne ki!

Melih Anık

30 Mayıs 2010 Pazar

"Türk'ün Türk'e Yaptığı" - Şenes Erzik , Fatih Altaylı ve Gazetecilik......

2016 Avrupa Futbol Turnuvası Finalleri’ni düzenleme hakkını Fransa “kaptı”.
Bizim gazetecilerimiz(?) TV'de Şenes Erzik ile görüşüyor.
Biri soruyor:
“Kim Başkan ise onun ülkesi turnuva düzenleme hakkını alıyor. Bizim de Başkan çıkarmamız mı lazım?”
Soruyu soran, “Senin rütben yetmedi” anlamına gelen bir soru sorduğunun farkında mı acaba? Soruyu sorduğuna göre ne yaptığının farkında değil!
Erzik , kısa bir sessizlik (yutkunma) anından sonra “Herhalde öyle” diyor.
İkinci soru TRT kökenli birinden:
“Platini ile birlikte yaptığınız açıklamada , tarafsız kalacağınızı açıklamıştınız. Siz sözünüzü tuttunuz , Platini tutmadı . Ne dersiniz?”
Aslında siz “kulis yapmadınız” demeye getiriyor. Daha da ileri gidersek “ülkeniz için gerekeni yapmadınız” demek bu!
Erzik : “Benim ne yaptığımı nerden biliyorsunuz ? Bana söz verenlerden 6’sı sözlerini tuttu” diyor.
TRT bir okuldur derler. Soruyu soran,"okumuş" ama “olamamış” ! (Ya da Haber Türk’e transfer olacak!)
Sorduğu sorunun,dünya futbolunun en yüksek mevkilerinden birinde olan “bizden biri”ni , nasıl bir güç duruma soktuğunun farkında değil ya da sorusunda “hesap-kitap” var.
Özgürlük , her soruyu sorabilme hakkını verir ama , “feraset ve basiret” bunun sınırlarını çizer.
Bunlar kelimenin en basit haliyle “ferasetsiz basiretsiz”ler! Yani “Kavrayışı dar,kalp gözü kapalı,işin sonunu anlayamayan"lar!
Yaptıkları için de söylenecek söz şu : Ayıp!
Haber Türk’den Fatih Altaylı yazısına başlık atmış: “Erzik'e rağmen zafer sayılır” başlığı altında “Türkiye, lehine lobi yapmasını sağlayamadığı tek bir kişi(Senes Erzik) vardı. Çünkü UEFA'daki görevini sürdürmek için Türkiye'ye, Türk Futbol Federasyonu'na ihtiyacı yok. Ama Michel Platini'ye ihtiyacı var. TÜRK’ün Türk’e yaptığı ayıplar UEFA’yla , Şenes Erzik’le sınırlı değil ki!” buyurmuş.(!)
Aklıma nedense hemen , Haber Türk , Şenes Erzik’den ne istedi de alamadı sorusu geldi.
“TÜRK’ün Türk’e yaptığı ayıplar”ı bilen Altaylı , “ne yaptığını biliyor” mu acaba ?
İçinde kendi “reklam”ı olan Altaylı'nın “Ne zaman adam oluruz” sorusuna belki şunu yazmak lazım : “Fatih Altaylı gibi yazanların yazdıklarını ciddiye almadığımız zaman ”

Melih Anık

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Radyo Hayalleri Özgürleştirir

Benim çocukluğumda televizyon yoktu.
Erzurum’un Kandilli’sinde mobilyalı Airmec marka radyo önce bir göz kırpar ses çıkarması için uzun uzun “ısınması” gerekirdi.
FM diye bir frekans yoktu o zamanlar. Kısa, uzun, orta dalga’dan parmaklarınızın hassasiyeti ölçüsünde bir istasyon yakalamaya çalışırdınız. Ses genellikle çok uzaklardan gelirdi. Radyonun arkasına bağlanmış ve anten yerine geçen kabloyu uzun tutar , sesi netleştirmek için odanın içinde dolaştırırdınız. Ama çoğunlukla gelen ses aya ayak basan ilk insanın sesinden bile net değildi.
Biz radyoyu o günlerde sevdik.
Özellikle geceleri , gaz lambalarının sarı ve titrek ışığı altında bizi hayal alemine sürükleyen, radyodan gelen parazitli seslerdi. Zeki Müren sesi yakalanmışsa, ayar bozulacak diye kimse yerinden kıpırdamazdı sanki.
Sonraki yıllarda dinlediğim Muzaffer Sarısözen’in akşam saatlerindeki “Yurttan Sesleri”ni unutamadım. Küçük yaşıma rağmen kaçırmamaya çalıştığım bir programdı. Sarısözen’in sesi ve tonlaması benim için Anadolu idi . Türküleri sevdim , yurdumu sevdim o seslerle.
Cumartesi akşam üstleri , Çocuk Saati için sokakta oyunu bırakıp radyo başına geçerdim.
Hayallerim özgürdü.
Şimdi çeşit çeşit müzik “hapseden” alet var. Elden ufak bu aletlere binlerce şarkı yüklenebiliyor. Kulaklardan içinize doğru akan müzik , sizi kendinize “hapsediyor”. Yüzünüze bakan ama kulakları kapalı insanlar dolaşıyor sokaklarda. “Kalabalıklar içinde yalnızlık” , bir tür başkaldırı sanki.
Yanınızda taşıdığınız şarkıları , sıralı ya da sırasız dinlemenin keyfini alamadım. Bana evimi yanımda taşıyormuşum gibi geliyor, özellikle tatillerde. Radyonun sürprizi yok mp3 çalarlarda. Oysa tatil , evinizden uzakta karşınıza ansızın çıkan bir sesin , bir hayatın peşine takılmak demek benim için.
Radyonun sürprizini seviyorum. Hayallerimi özgürleştiriyor.

Melih Anık

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Manolya bir Çiçektir

Parfüm satan dükkanlardan birine girdim.
Tezgahtaki delikanlıya manolya kokusu var mı dedim.
Yüzüme öyle bir 'boş' baktı ki !
"Bir çiçek" dedim.
"Bizde ondan yok,çiçek kokuları var" dedi.
Olumlu bir yanıt alsaydım "ya yasemin,ya sümbül" diyecektim..

Dükkandan çıktım.

Manolya,yasemin,sümbül...
Kokuları ile bir nesli sürükler ordan oraya..
Bir şiire,romana,filme..Bir yaz gecesine...Bir sevgiye...

Şimdi...
"Manolya bir çiçektir.." demek gerekiyor.
Sadece?

Tiyatroda da manolyayı manolya olduğu için sevmek bir ayrıntı gibi gözükür ama bizi 'kaba-saba' , maganda sahnelemelerden korur.

15 Ocak 2010 Cuma

Sartre'ın Gizli Oturum Oyunu İçin Varoluşçuluk Üzerine Derleme

J.P.Sartre'ın Gizli Oturum oyunu için Varoluşçuluk ile ilgili bir derleme yaptım. İnanıyorum ki oyunu izlerken ve de daha sonra kafalarda oluşan sorular için yol gösterici ; sahneden görüleni anlamlandırmaya yardımcı olacaktır.(Çözeceğini garanti edemem!)
“Varlık özden önce gelir. İnsan kendi var olma yolunu seçer. Biz kendi kararlarımızın ürünüyüz yani özgürlüğümüzün ve özgürce yaptığımız eylemlerimizin. Ama sonuçları düşünerek eyleme geçtiğimiz için de özgürlüğümüzün sınırları vardır. Bu sınırsız özgürlük sınırsız sorumluluk getirir. Ama insanın seçimleri salt kendini ilgilendirmez. Beraber yaşadıklarını da ilgilendirir. Sadece kendisi için seçmez tüm toplum için seçer. “ (Kendi özgür seçme ve kaderin efendisi olma, Tanrı fikrine de yeni açılımlar önerir.)
“İnsan trajik olarak yalnızdır. İnsan insanın rakibidir.”

9 Ocak 2010 Cumartesi

Küba’da Kartpostal Bekleyen Yaşlı Kadın

Trinidad , Küba’nin en güzel şehirlerinden biri.
Birbirini dik kesen sokakların iki yanında sıralanmış tek katlı evleri rengarenk boyalı.Camsız pencereler, demir parmaklıklar ve tahta panjurlarla kapatılıyor. Güneşin doğuşu ile birlikte kapılar ve tahta panjurlar açılıyor, kapı önlerinde oturan insanlar sokağa can veriyor. Evlerin gün boyu açık kalacak kapı ve pencerelerinden dışarı hayatın nefesi , sesleri , renkleri saçılıyor. Sokak , evlerden aldığı nefes ile bir nabız gibi atmaya başlıyor.
Aksam saatlerinde sokakların derinliklerinden yankılanan müzik sesleri sizi çağırıyor. O seslerin peşine düşüp sokaklarda kendinizi kaybediyorsunuz(arıyorsunuz?).
O sokaklarda yürürken bir kapının önünde duran yaşlı bir kadın bizi evine davet etti. Biz İngilizceye benzerse İspanyolca anlayabiliyoruz ancak ama yaşlı kadınla “gönül dili”yle anlaşıyoruz.
Biraz da çekinerek giriyoruz eve.
Yer, tipik Küba evlerindeki gibi desenli ve renkli taşlarla kaplı. Tertemiz. Yer ve duvarlar rengarenk ve pırıl pırıl.
Duvarlarında Hz.İsa resimleri ,ikonalar asılı. Bir duvarın önünde şamdanların üzerine mumlar ve çiçeklerden bir köşe yapılmış.
Odayı döşeyen mobilyalar eski. Birkaç koltuk bir komodin ve odanın nerdeyse üçte birini kapsayan masa.
Yaşlı kadın, elimizden tutarak evini dolaştırıyor. Biz onun peşinde küçük adımlarını izliyoruz.
Kocası ölmüş. Yaşlı kadın kızı ve torunu ile bu evde yaşıyor. Bize ısrarla siestadaki kızı ve torununun yatmakta olduğu odayı göstermek istiyor.Küçük bir odayı dolduran yatağa sarmaş dolaş yatmış 6-7 yaşlarında bir kız çocuğu ile annesini uyandırmaktan korkarak göz atıyoruz odaya.
Yaşlı kadın bizi salondaki masaya götürüyor. Asıl göstermek istedikleri masada.
Bir örtü ile özenli bir şekilde örtülmüş masanın üzerinde dikkatimizi çeken ilk şey bir resim çerçevesi. Kadın o resimdeki gelinlik giymiş genç kadının kendisi olduğunu anlatıyor. Kadının yanında duran adam da kocası doğal olarak. Yaşlı kadın sol elinin yüzük parmağını göstererek anlatıyor gene de. Resimdeki ve yanımızdaki kadına tekrar tekrar bakıyoruz. Kadının gözleri ışıl ışıl. Saçları bembeyaz.
Masanın üstünde onlarca posta kartı var. Dünyanın değişik ülkelerinden yaşlı kadına gönderilmiş. Yaşlı kadın o posta kartlarını belli bir düzen içinde masanın üstüne yaymış.
Dünyanın değişik köşelerinden gelen karpostallara bakıyoruz. Yaşlı kadına hitaben yazılanlar nerdeyse tüm dünya dillerinde.
Yaşlı kadın tüm hayatı boyunca ülkesinden dışarı çık/a/mamış. Bu kartlarla dünyayı hayalinde dolaştığını anlatıyor bize. Yazılanların çoğunun dilini bilmiyor ama anlıyor.
Bizim onu anladığımız gibi. Tanıdık gelen İspanyolca kelimeleri gönlümüzün dili ile sarıp ellerindeki sıcaklığı hissederek onun ne dediğini anlıyoruz.
Adresini yazıyor bir kağıda . Bizden istediği bir kartpostal.

........................

Dünyanın bir yerlerinde kartpostal bekleyenler var.

Melih Anık