17 Ekim 2011 Pazartesi

Haldun Taner’in "Keşanlı Ali"si


Haldun Taner 1977 yılında yazdığı “İmaj Üzerine “başlıklı yazıda şunları söyler:
“Keşanlı Ali’ye Sineklidağ halkı destansal bir kişilik giydirmişti. O da işine gelen bu destansı kişiliğe takılıp başa geçiyor, tabansız bir adam olmasına karşın destanı yalan komamak için Manyak Cafer’in meydan okuyuşuna karşı silahsız çıkıp destanı gerçekleştiriyordu.
Lütfen Dokunmayın’da tarihin resmi görüşüne göre Prut’ta yurduna ihanet ettiği damgası yiyen Baltacı Mehmet Paşa’nın eylemi üç ayrı ve birbirine çelişkili yorum seçeneği içinde inceleniyor ve bu tartışma şu cümle ile noktalanıyordu:
-Baltacı şimdi mezarından çıkıp gelse de bizim ona yakıştırdığımız kişilikleri dinleseydi kahkahalarla gülerdi. Çünkü o tam olarak bunların hiç biri değildi. Ama işin tuhafı kendinin sandığı Baltacı da değildi. Gerçek Baltacı’yı hiç birimiz bilemeyeceğiz.”
(“Çok Güzelsin Gitme Dur” sayfa 43 “İmaj Üzerine” isimli yazı (1977)Bilgi Yayınları)
Keşanlı Ali, Haldun Taner’e göre “tabansız, korkak” biridir. “İşine geldiğini kabul eden” yani “kendi çıkarını gözeten, fırsatçı biri” olduğu için “destansal” karakter olmayı kabul etmiştir.
Bugün Keşanlı Ali “Kürt Cemali” olmalı diyenler ne dediklerini biliyor mu?
Haldun Taner böyle birini “Kürt Cemali” yapsa idi bugün başka komplolar duymayacak mıydık? “Beyaz Türkler” Kürtleri “korkak ve fırsatçı”  olarak göstermeye çalıştılar denmeyecek miydi? Taner, belki de “öyle” anlaşılmasın istediği için Kürt Cemali dememiştir denemez mi?
Haldun Taner tarihin  nasıl yazıldığı hususunda da görüşünü anlatmış, Baltacı’yı örnek vererek. Zira tarih(resmi ve gayriresmi),  içinde  “çelişkiler”i barındırır ve destansı olmaya yatkındır, gerçek kolayca bilinmez ve anlatana da bağlıdır. Haldun Taner bunları da bilir.
Oyunun başında “Kıvırcık saçlısı Teke Kazım, pazar yerinin zeballası ; çiçek bozuğu olan Kürt Sabri, aşağı mahallenin vicdan azabı; Sipsi adamdan sayılmaz ,o bunların hınk deyicisi” olan üç kabadayının söylediği  “Nolmuş Yani Bu Ne Gürültü” isimli şarkıda :
“Daha olmazsa ibreti âlem şişleriz; haraç alan bir biz miyiz dünyada; hazinenin arazisini parselleyip satmışız; beşer onar dam kondurup, ona buna satmışız; bizden habersiz ev yapmış, pöh elbet yıkarız; arada bir kahvelerde mano toplarmışız pöh” şeklinde sözler vardır.
“Kürt” Sabri de o kabadayılardan biridir ama metni okumayan için satır arasında geçen Kürt olmasına çok da vurgu yapılmaz. Kürt Sabri’ye  bakarak Haldun Taner’in Kürtleri “öyle gösterdiği” gibi bir yorum yapılabilir mi?  Taner’in “gördüğü” bir gecekondu mahallesi  nizamı vardır ve Taner bunu “Türkiye resmi” içinde yapmaktadır.
Keşanlı Ali Destanı oyununun sonunda  şu şarkı söylenir:
“Böyle işte çoğu destan/ Destan işin afyonu/Kaldırdı mı altından/Ali Cengiz Oyunu”
“Ali Cengiz Oyunu” ile Keşanlı “Ali Cengiz”e  bağlanmıştır ki bu da “tiyatral” olarak zekice bir “trük”tür. Keşanlı Ali Destanı , destansı tarihlerin  “afyon”una dikkat çekmektedir .
Melih Anık

14 Ekim 2011 Cuma

Ah “Globalizasyon” Vah “Küreselleşme”!


Eskiden iki Avrupalı sonucu bizi de ilgilendiren bir maç oynasa, maç, oynayan iki Avrupalı’dan ihtiyacı olanın lehine(tabii ki bizim aleyhimize) sonuçlanır diye inanmıştık.(Genellikle de öyle olurdu).  
Almanya- Belçika maçı öncesi aralarındaki güç farkına rağmen Belçika’nın hem de Almanya’da bir sürpriz yapıp maçı “alacağını” kuşkuyla aklına getirenler muhakkak olmuştur. Ama öyle olmadı. Almanya maçın ilk yarısında Belçika’yı yeneceğini açıkça gösterdi. Türk kökenli Mesut gollerden birini attı diğer ikisinin de pasını verdi.
Almanya’nın nüfusu 80 milyon civarında. Almanya’da 3,5 milyon Türk olduğu söyleniyor. Geleceğin A milli takımını oluşturacak Alman Ümit Futbol Takımı’nda Türk kökenli oyuncu sayısı dokuz.  Alman Milli Takımı’nın oyuncularının Bundes Liga’da oynadıkları takımların seyircileri, komşuları arasında Türkler var, o takımların kombinesini alıyor, taraftarı oluyor. Bu nedenle Alman Milli Takımı sadece Alman kökenlilere ait değil, sınırları içinde yaşayan etnik kökeni farklı tüm halkaları temsil ediyor, temsil etmek ve onlara ters gelebilecek şeyler yapmamak zorunda, en azından sokakta rahat yürüyebilmek için, yabancı kökenlilerle hayatı paylaşabilmek için.
Bir twit okudum. “Yabancıya muhtaç olmadan bir şey yapamıyoruz” diye. Bizim play-off’a kalma şansımızın Alman Milli Takımı’nın galibiyetine bağlı olduğu ima ediliyor. Aslında Alman Milli Takımı “bizim” için oynamadı ki, yukarıdaki nedenlerle kendi için oynadı. Biz bu konuda onlara ne kadar bağımlı isek onlar da Almanya’daki Türklere o kadar bağımlı idi.
Farklı etnik kökenlilerden oluşan USA’nın milliyeti ne? Herkes kendi evinde kökenine ait yemekleri yiyor ama USA Devleti, dünyanın her köşesinde pasaportunu taşıyan yurttaşlarının arkasında  dururken evde pişirilen yemek ile ilgili değil. Aynı üniversiteden mezun olduğumuz ve yaklaşık 30 yıldır orada oturan bir arkadaşımın, biri Türkiye’de diğeri Amerika’da doğan  iki çocuğu da USA Milli Marşı çalınırken ellerini kalplerinin üstüne koyuyormuş. Evde Türkçe konuşuyorlar ve Türkiye’nin maçlarını da çok merak ediyorlar. Ama “soccer” sevmiyorlar bizim “futbol” dediğimizi de Amerikan futbolu sanıyorlar! Alman ve Meksika  kökenli komşuları ile birlikte Boston Celtics’in maçlarına gidiyor ve birlikte “defence!” diye bağırıyorlar. Kızdıklarında da komşulardan biri Almanca diğeri İspanyolca küfrediyor. Bizimkiler,  6222 sayılı yasaya göre ana dilinde bile küfredemiyor, İngilizce “shit!” diye fısıldıyor ağzını kapatarak ve duyuldu mu görüldü mü diye sağa sola bakarak. Komşulardan biri eşek diğeri fil seviyor, son seçimlerde biri Demokratlara diğeri Cumhuriyetçilere oy verdi. Bizimki ise demokrasiden ve Cumhuriyetten yana, sırayla bir eşeğe bir file oy veriyor.
Globalizasyon yeni bir dünya yaratıyor. Bu dünyanın kuralları çok farklı.
Melih Anık

12 Ekim 2011 Çarşamba

Sıcağı Sıcağına-Deniz Kavukçuoğlu’nun Can Baba Yazısı


Yazılarını kaçırmadan okuduğum yazarlardan biri olan Deniz Kavukçuoğlu, 12 Ekim 2011 tarihli  Cumhuriyet’teki Pano köşesinde “Can Baba ve ‘Mezarlık Köpekleri’ “ başlıklı bir yazı yazmış. Bana bu yazıyı yazdıran, yazısının tiyatrodan bahsediyor olması. Takip ettiğim kadarıyla Kavukçuoğlu’nun köşesinde okuduğum ilk tiyatro yazısı. (Bu parantezi, daha önce varsa gözümden kaçmış tiyatro yazıları için açtım) Uzmanlığı olmadığı halde her konuya “dalan” "hıncal", “şanslı hergele”,  “çatlatan" yazar ve benzerlerinin  ne yaptığına ciddiyetle bakmıyorum ama Kavukçuoğlu’nun yazısını anlamaya çalışma boşa gitmeyecek bir çaba gibi geldi bana.
Siyasi yazılar yazan bir yazar  neden tiyatroya ayırır köşesini?

11 Ekim 2011 Salı

Sıcağı Sıcağına: Fırat Güllü’nün III. Richard’ı , Benim “Yaşasın Tiyatrom”!


Fırat Güllü, Mimesis’te “III. Richard : Yaşasın Türlerin Kardeşliği!” başlığı ile tam kesilip saklanacak bir yazı yazmış. Yazı, tiyatro okullarında üstünde birkaç derslik inceleme konusu olabilir, ‘seçmeli ders’e bile aday olur. Bu yazıyı Kevin Spacey ile öğle yemeği yiyip çevresine “çatlayanlar” var mı diye bakan Fatih Altaylı ve ekürisi “şanslı hergele” Ertuğrul Özkök okuyacak değil ya! Sadece Özkök’ü okuyup “onun  gibi şanslı bir hergeleye bulaşan mutluluktan pay almak isteyenleri” ayrı tutuyor;  onları “bulaşan virüsün” riski ile baş başa bırakıyorum. Laf aramızda tiyatro camiasından da Ertuğrul ile Fatih’in yazılarını okuyanlar Fırat’ın yazısını okuyacaklardan fazla olacaktır.. Belki de Fırat Güllü’nün ifadesiyle”elinde avucunda ne varsa sefahat âlemlerine yatırmış, sonunda sefil bir duruma düşmüş eski bir boks şampiyonu konumuna düşmüş gibi görünmekte –ki Türkiye gibi ülkelerde artık tiyatronun bir tür olarak bittiği bile söylenir hale gelen” tiyatronun durumunun nedenlerinden biri de budur.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Sıcağı Sıcağına : Kevin Spacey ile Liselilere Atölye


Okuduğum yazılardan ilgimi çeken cümle, paragraf vb üzerine sıcak sıcak düşüncelerimi paylaşayım diye düşündüm. Yapabilirsem başka yazılar için de yapmaya çalışacağım. Bu tür yazılar “üstünde uyunmayacağı” için hatalı olması olanaklı, şimdiden affola!
Ayşan Sönmez “Kevin Spacey Foundation’dan Liseli Tiyatroculara Atölye” başlıklı bir yazı yazmış,eline sağlık. Orada olamayanlar için mükemmel bir paylaşım.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Keşanlı Ali Destanı-Yanıta Yanıtın Yanıtı(YYY)-Ömer F.Kurhan


“Keşanlı Ali Destanı- Ömer F.Kurhan’ın Yorumu Üzerine”  başlıklı yazıma,  Ömer F.Kurhan,  “Keşanlı Ali Destanı”nda Oto Sansür Olgusu ve Melih Anık’ın Bir Yanıtına Yanıt” başlığı ile yanıt vermiş. (Mimesis - 6 Ekim 2011) Benim “yanıtın yanıtına” yanıtım aşağıda:
Haldun Taner Tiyatrosu üzerine kitap yazmış olan Prof.Dr. Ayşegül Yüksel , Keşanli Ali Destanı oyunu kariyerlerinde önemli köşe taşları olan sanatçıların sessizliği sürerken  benim bu konuda yorumlar yapmamı, yazılar yazmamı doğrusu tuhaf bulmaya başladım. Bir ikinci tuhaflık da konu senle bana (yani iki büo’luya) kaldı, Kaya bile ortalarda yok.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Keşanlı Ali Destanı- Ömer F.Kurhan'ın Yorumu Üzerine


Ömer F. Kurhan, Mimesis’de yayımlanan “Yazarlığın Ağırlığı, Eleştirmenin Hafifliği”  başlıklı yazıma  2 Ekim 2011 tarihinde bir yorum yazmış:
“Melih Anık’ın bu kapsamlı değerlendirmesinde, Haldun Taner’in eseri adına, neredeyse bir dokunulmazlık talebi var gibi geldi bana.
Bu mümkün değil. Bir dönem örneğin Nazım Hikmet’in şiirlerinde kadına bakış açısı sorgulanmıştı. Ya da ünlü Kuvay-ı Milliye Destanı’nın dar milliyetçi bir bakış açısıyla şekillendiği eleştirileri yapıldı. Gerçekten de Nazım Hikmet’in Kürtler bakış açısının bazı Kürt aydınlarıyla (Kamuran Bedirhan)yazışmalarında farklı, bazı sanat eserlerinde farklı biçimler alabildiğini biliyoruz.
Bu tip eleştirel yaklaşımlar sanatçının eserinin sanatsal prestijinden ziyade o sanat eserinin şekillenemesini etkileyen bakış açısını sorgular. Kestirmeden bir öğretiyi doğrulama ya da yanlışlama derdindeki “eleştiriyi” kast etmiyorum tabii ki. Bu anlamda Moliere’in ya da Shakespeare’in eserlerinde Kral’a atfedilen rol de kritiktir örneğin.