Keşanlı Ali Destanı- Ömer F.Kurhan'ın Yorumu Üzerine


Ömer F. Kurhan, Mimesis’de yayımlanan “Yazarlığın Ağırlığı, Eleştirmenin Hafifliği”  başlıklı yazıma  2 Ekim 2011 tarihinde bir yorum yazmış:
“Melih Anık’ın bu kapsamlı değerlendirmesinde, Haldun Taner’in eseri adına, neredeyse bir dokunulmazlık talebi var gibi geldi bana.
Bu mümkün değil. Bir dönem örneğin Nazım Hikmet’in şiirlerinde kadına bakış açısı sorgulanmıştı. Ya da ünlü Kuvay-ı Milliye Destanı’nın dar milliyetçi bir bakış açısıyla şekillendiği eleştirileri yapıldı. Gerçekten de Nazım Hikmet’in Kürtler bakış açısının bazı Kürt aydınlarıyla (Kamuran Bedirhan)yazışmalarında farklı, bazı sanat eserlerinde farklı biçimler alabildiğini biliyoruz.
Bu tip eleştirel yaklaşımlar sanatçının eserinin sanatsal prestijinden ziyade o sanat eserinin şekillenemesini etkileyen bakış açısını sorgular. Kestirmeden bir öğretiyi doğrulama ya da yanlışlama derdindeki “eleştiriyi” kast etmiyorum tabii ki. Bu anlamda Moliere’in ya da Shakespeare’in eserlerinde Kral’a atfedilen rol de kritiktir örneğin.
Fazla uzatmadan:
Bazı tarihçiler çıkıp Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destan”nı yazarken Kürt unsurunu saklama ya da örtme gereği duyduğunu, bunu bir mecburiyet olarak gördüğünü belirtiyorlar. Bu tespit yanlış değilse, esere ilişkin bir ipucu verir.
Diyarabakır’da Kürtçe tiyatro yasağının kalkması 2000′li yılların başına denk gelir. Yaklaşık 40 yıl önce durum neydi? tahmin edilebilir sanırım. O yıllarda rahmetli Musa Anter biraz durumu değiştirmek istedi (oturup Kürtçe bir oyun yazdı), başına gelmedik şey kalmadı. Öyle ki, Türkiye’de Kürtçe oyun yazımı ancak 1990′larda yeniden başlayabildi. Musa Anter de 1990′ların kanlı kargaşa döneminde faili meçhule kurban gitti.
Burada kısır bir polemik yaşansın istemem ama, aslında bugünü de içine alan geçmişle bir yüzleşme gerekli diye düşünüyorum. Bir yanda 2000′li yıllara kadar açıkça bastırılan bir Kürtçe tiyatro olgusu var. Diğer yanda Kürt insanını doğu şivesiyle temsil etmeye çalışan, halk arasında “Kürt” lakabı görece rahat kullanılabildiği halde sahnede dile getirilmesinin sansür konusu olabildiği bir durumdan söz ediyoruz.
Keşanlı Ali tabii ki etnik indirgemecilik perspektifiyle tartışılmamalı, ama o esere damgasını vuran etnik-kültürel değişken de göz ardı edilmemeli. Ucuz ve sevilmeyen bir eser olsa, zaten bu tartışmanın pek anlam ve önemi kalmazdı.
Keşanlı Ali nasıl sahnelenmeli?
Ben olsam Kürt unsuru üzerindeki örtüyü kaldırmanın yollarını arardım. Belki köklü bir yaklaşımla, İngilizce “based on” denilen şekilde eseri bir çıkış noktası olarak kabul ederdim. Elbette telif hakları çerçevesinde bu serbestlik tanınıyorsa. Basitçe isim değişikliği ya da ne bileyim Kürtçeye çevirerek olabilecek bir şey değil bu. Sahnelemeye dönük bu dramaturjik yaklaşım, oyun hakkında bazı değerlendirmelerde bulunan tarihçileri ciddiye aldığımı ve 2011 yılında otosansüre gerek duymadığımı gösterirdi diye düşünüyorum. Fakat bu yaklaşımı evrensel bir mecburiyet olarak tabii ki öneremem.
Sonuç olarak Melih Anık’ın tartışmayı zenginleştirmesini önemli buluyor, özellikle son cümlesindeki düşünceye katılıyorum.”
Genellikle yorumlar gözden kaçmakta. Bu nedenle Ömer F. Kurhan’ın yorumunu ve cevabımı bir yazı olarak dikkate sunmak istedim. Almış olduğum eğitim konulara yaklaşımımı belirliyor pek tabii olarak. O nedenle yaşımın da gereği olarak kendi gözümle görmediğim hiçbir şeye doğruymuş gibi “atlamıyorum”.  Cevabımı bu çerçeve içinde okumanızı dilerim. Cevabım şudur:
Bilinen gerçek şu : Haldun Taner, Keşanlı Ali oyununu  Kürt Cemali’nin hikayesinden esinlenerek yazmıştır.  
 Bundan sonrası yorum, iddia, komplo vb. yani kişilerin algı, niyet, istek, konum, ihtiyaç  vb ne bağlı spekülasyonlardır.
Spekülasyon üzerine yazılan bir yazı “gerçek” sayılamaz, “gerçek”miş gibi savunulamaz; ona bağlı olarak yeni talepler kurgulanamaz. Olsa olsa öneri, tavsiye vb yapılabilir.
(O nedenle yazımda “Ne demiş Taner: “Konu ne kadar bizdense.” Kürt Cemali’yi “bizden” yapmış, ayrım yapmamış Haldun Taner! Yazıyı okuyan herkes kendi “kurduğu dünyaya” göre yorumlayacaksa işte benden de bir öneri” dedim.)
Aklımız, psikolojimiz ve konumumuz nedeniyle bize doğru ve  gerçekmiş gibi gelen, inanmaya hazır olduğumuz bir söylentinin, bir rüyanın, bir halüsinasyonun peşine takılıp yazarsak yanlış yapmış oluruz.
Bu nedenlerle :
“…  konusu, karakterleri, diyalogları ve tüm yapısıyla Ankara’nın ünlü kabadayılarından Kürt Cemali’yle arkadaşlarını işlediği ve bu özelliğinden dolayı ‘Kürt Cemali Destanı’ diye yazılması gerekirken, ‘Keşanlı Ali Destanı’ olarak ‘Beyaz Türkler’ tarafından yazılarak, bir kez daha tarihe ihanet edilmiştir.”
“1988 yılında Genco Erkal tarafından TRT’ye müzikli dizi olarak uyarlanan oyun; Gülriz Sururi, Mehmet Akan, Genco Erkal ve Meral Çetinkaya gibi dönemin ‘sol’ görüşlü tiyatro sanatçıları tarafından ete kemiğe bürünmüştü. Fakat o kadar ‘sol’ görünüşlü aydın sanatçı nedense sıraladığımız tüm gerçekleri bir kenara iterek ‘Kürt Cemali’yi görmezden gelmişti.”
“Haldun Taner’in tarihe mal olmuş bir oyunu yazarken yaptığı bilinçli yanlışlık artık yerine iade edilmeli.”
gibi yazanın çizmesini aşan kesin hüküm cümleleri kullanılamaz. Bu ifadeler çıkış noktası muğlak olan bir konunun, ulaşılması mümkün olan sonuçlarından olamaz, sayılamaz. Hiç bir kimse "bilinçli yanlışlık" iddiasıyla bir eserin kahramanının değiştirilmesini öneremez. Sahneye koyanlar belli koşullar çerçevesinde istediklerini yapar..(Yapmıyorlar mı!)
Bana göre, herkesin kendi hazım yeteneğine bağlı olarak, tiyatro çevrelerinin önemli isimlerini suçlayan hükümleri yazanın da bence o çevre içinde olamaması gerekir.  
Ömer F. Kurhan'ın belirttiği “Bazı tarihçiler çıkıp Haldun Taner’in “Keşanlı Ali Destan”nı yazarken Kürt unsurunu saklama ya da örtme gereği duyduğunu, bunu bir mecburiyet olarak gördüğünü belirtiyorlar.” İfadesindeki “tarihçiler”in   “Haldun Taner’in Kürt unsurunu saklama ya da örtme gereği duyduğunu, bunu bir mecburiyet olarak gördüğünü” bir “gerçek”miş gibi sunmaları döneme ait algılamalar çerçevesinde tümden varımla çıkarılmış bir öneri olabilir ancak. Bu ifade ancak  Haldun Taner’in buna ait ifadesinin ortaya çıkarılması ile kanıtlanabilir ve yukarıdaki cümle ancak o zaman “gerçek” hükmünde kabul edilebilir. “Tarihçi” kelimesine yüklenen genellikle olumlu çağrışım (“Tarihçiler doğruyu söyler”) iddiayı “gerçek” hükmüne bağlamaktadır ki bu da yanlış anlamalara neden olur.
Öte yandan bir başkasını “Beyaz Türk” “sol görünüşlü” tamlamalar ile suçladığınız zaman kendinizin öyle olmadığını iddia etmiş olursunuz. Bu nedenle tartışma başlatan yazıyı, yazanın kendisini konumlandırma ihtiyacının bir gereği olarak ortaya koymuş olduğu önerisini yapıyorum.
Yazanın twitlerinde  “60 yaşında yapılan eleştiri böyle zırva olur” mealindeki ifadesini dikkate alır ve  yukarıdaki kapsamda değerlendirirsek bu, bizi, kendine özel bir yer edinmeye çabalayan birinin  “zırva”sı  ile meşgul olduğumuz “gerçeğine” götürür.      
Tüm bunların Haldun Taner için dokunulmazlık talebi  olmadığını açıkça belirtmem gerekiyor ki yıllar sonra “tarihçiler” Ömer F. Kurhan'ın yazdığına bakarak  benim hakkımda yanlış bir algıya düşmesinler.
Melih Anık 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gene Bir Pazar Sabahı(24 Mayıs 2015)

Sartre'ın Gizli Oturum Oyunu İçin Varoluşçuluk Üzerine Derleme

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i