6 Mart 2017 Pazartesi

Kısa Kısa İstanbul Kırmızısı(Ferzan Özpetek)

Yönetmen her şey güzel olsun istemiş. O estetik titizlik filmin her sahnesinde görünüyor. Oyuncular Ferzan Özpetek filminde oynamanın heyecanını duymuşlar. Aşırı bir özenli oyunculuk  var. Oyunculuğun doğallığı gitmiş. Sahicilik kaybolmuş. Zerrin Tekindor bu genellemenin dışında. Aylin'in Orhan ile sahneleri bence filmin en samimi ve sahici sahneleri.



Ferzan Özpetek bir İstanbul güzellemesi yapmış. Bu film Avrupalı seyircileri İstanbul'a cezbeder. Gelip vapurda simit, Apik'de işkembe yemek, kulelerin en yüksek katlarında gece âlemlerine dalmak isteyebilirler. Boğazdaki yalılar nasıl da güzel görünüyor. Galata Kulesi yok mu derken o da var. Ne güzel şehir bu  İstanbul! O lala.. Ferzan Özpetek mekanları seçerken bu zenginliği göstermek istemiş. Başka bir zenginliği daha göstermiş. Türbanlı kızlar, çarşaflı kadınlar, dindar dedeler fon yapıyor filmin sahnelerinde. Ölü yıkama sahnesi bir geleneğin de kullanılması, filmin bonusu gibi. Sabah ezanı ruhları coşturuyor, arındırıyor. Cumartesi anneleri meydanlarda, Doğu'dan kaçan Kürt aileler ve onlara yardım eden yalı sakinleri. Muhteşem bir hayâl dünyası. Peri masalı sanki. Ama sahici değil. Ferzan Özpetek'in olmazsa olmazı yemek masasında şarap eşliğinde  ülke meselelerine bakış gibi.Film bana Türk aydının yıllar süren yanlışlığını hatırlattı. Sera Yılmaz'ın kelimeleri "It's not their fault" yâni. Türk doğmak kolay da bu topraklara ait olmak zor.

İstanbul Kırmızısı İstanbul'un ateşli ruhunu anlatmak istemiş(olabilir). Ama ortaya çıkan kan kırmızısı... O kan da kırmızı mürekkepten. Sahici değil yâni.


Melih Anık

10 Ocak 2017 Salı

Bizde Crown Gibi Bir Dizi Neden Yapılmaz?

Crown dizisini izledim.Çok beğendim. Seyrederken ister istemez bizim tarihi dizilerimiz, oyunlarımız aklıma geldi. IV.Murat, Alemdar, Fatih, Kösem  ve tabi ki Atatürk ve dönemi hakkında oyunlar yazıldı, filmler, diziler çekildi ama hiç biri Crown dizisinin düzeyine ulaşamadı. Neden diye sordum kendime? Bu yazıyı düşüncelerimi paylaşmak için yazdım.

26 Ekim 2016 Çarşamba

Mısır Patlatıcısı ve Tiyatroda "Anlatabilmek"

Facebook'da şunu paylaştım:

"Mısır patlatıcısı sordum. 'Pahalı diye getirmiyorum' dedi. '30-40 lira' dedim. 'Ben o malı satmıyorum.Benim sattığım 150 lira' (Marka verdi) Üstüne baktım baştan ayağa çakma giyinmiş. Bir şey demedim güldüm çıktım."

Arkadaşlarımdan yorumlar geldi. Başka bir marka ürün, ocak üzerinde tencerede patlatma, saçtan yapılmış geleneksel patlatma aleti kullanma gibi değişik öneriler yapıldı. Hepsi çok iyiniyetli önerilerdi ve ben hepsini denemiştim, hatta hâlâ kullanıyordum. Mısır patlatma benim hobilerimden biri olduğu için yaklaşık 30 yıl önce ilk yurt dışına çıktığımda ilk gördüğüm elektrikli mısır patlatma makinesini satın almıştım. İstanbul'daki evde de başka bir elektrikli âlet var.

Benim vurgulamak istediğim satıcı kadının, baştan ayağa çakma markalar içinde olmasına rağmen "ben ucuz mal satmam" cakası idi. Yorumlara baktığımda bunun ulaşmadığını gördüm ve tiyatrosever yanım, üzerinde düşünmeye zorladı beni. Yorum yazanların hepsini yakından tanıyordum, gerek sosyal gerekse entelektüel düzeyleri benimle eşit hatta  benden ileri diyebileceğim kişilerdi.  Hepsi aynı şekilde yorum yazmıştı. Demek ki hata bende idi, ben anlatamamıştım. Tiyatroda da böyle olmaz mı? Sahneye konan bir oyun seyirciler tarafından farklı farklı algılanır. Bazen hiç düşünmediğiniz bir ayrıntı seyirci üzerinde iz bırakır. Bazen vurgulamak istediğiniz şey farkedilmez. Beğenen olur beğenmeyen olur. 

 Düşündüm. Nasıl yazmış olsam düşüncemi tam olarak anlatabilirdim acaba?
"Üstüne ucuz  pazar malı giysiler giymiş  olan satıcı kadın, ben ucuz mısır patlatıcısı istediğimde 'ben ucuz mal satmam' dedi."

Bu yeterli mi olurdu? Yoksa şunu da eklese miydim?
"Üstüne ucuz mal alıyor ama ucuz mal satmıyor."

Konuyu biraz genişlettim. Aynı ülkede aynı olaylara farklı pencerelerden bakmıyor muyuz? Aynı şeyi farklı şekillerde anlamıyor muyuz? Bunu "kullananlarak" aramızı bozanlar yok mu? Var, elbette var. Parça parça oluşumuz bu yüzden değil mi?

Mısır patlatıcısından nereye geldim? Ben tiyatroya bu noktadan bir mesaj ileterek yazımı bitireyim. Tiyatro ortak anlatım/anlama platformu kurabilmek için bir araçtır aynı zamanda. Tiyatrodan korkmanın temelinde bu da var. Bu tiyatroya büyük bir görev vermiyor mu? "Anlatma" üzerine çok düşünmek gerek.


Melih Anık      

19 Ekim 2016 Çarşamba

Nereye Gidiyoruz?

Çandarlı benim için bir inziva. Uğuldayan rüzgârın, bir yazın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışan denizin, sanki dinlenmeye çekilmiş gibi duran ılık bir güneşin, her zamankinden daha parlak ayın, kitapların, müziğin ve de eşimin  arkadaşlığında kendimi dinliyorum. Ülkemde ve dünyada yaşananların fırtınası, yalancı yaslar, sahte göz yaşlarının gürültülü boşluğuna kapılmamak için direniyorum. 

En son okumakta olduğum kitap Andre Malraux'nun Karşı Anılar'ı. Ömer Laçiner'in zorlayıcı tercümesi beni yoruyor ama Malraux'nun müthiş derinlikli dünyasında yolculuk etmekten çok memnunum.  Malraux, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'ndan İspanya İç Savaşı'na, toplama kamplarını, Çin,Vietnam ve Hindistan devrim-kurtuluş mücadelelerini anlatıyor. De Gaulle, Mao, Nehru ve Ho Şi Minh gibi liderle yaptığı özel sohbetleri ile büyük büyük bir tarihi derinlik sunuyor. Malraux'nun entelektüel birikimi karşısında koltuğuma iyice gömülüyorum. İyi bir yazar insanlığınızdan gurur duymanızı sağlar. Malraux işte böyle bir yazar. Ülkeleri diğerinden ayıran da böyle insanların olması. Ben hep "Ah Sartre bizim olsaydı" derim sık sık. Malraux'yu da almamızda eğer imkân varsa bence bir sakınca yok. Biliyorum ki bu insanlar bir sürecin içinden ortaya çıkan insanlar. Arkalarında büyük bir birikim var. Kendi ülkemde "Tek Adam" Atatürk var. Onu da yok etmek için uğraştığımız için onun fidanı bir türlü ağaç olamıyor. birikimi yok ediyoruz. Aynı ülkemin üzerinde oturduğu topraklardaki birikimin çoğunu yok saydığımız gibi. 


Dünyanın bir parçası olabilmeniz ona yaptığınız katkıyla mümkün. Ülkemdeki zenginliğin farkına varabilsek, tarihi sadece bir dönemden ibaret görmesek biz kendimiz yeni bir dünya oluruz. Oysa şimdi onların peşine takılmış bizi sürükledikleri yere gidiyoruz. Kendimiz anlamıyoruz ki başkasına anlatabilelim. Vizyonu ortaya koyacak olan yazarları, sanatı da horluyoruz. 

Şunu biliyorum ki tarih bugün ektiğiniz tohumları gelecekte önünüze dökecek. Üründen umudum yok. İşte bu ruh hâli içinde aklıma üşüşenlerden kurtulmak için yazıyorum.

Melih Anık

15 Ekim 2016 Cumartesi

Seyretmek ve İzlemek

"Seyretmek" ile "izlemek"in  aynı anlamda kullanılması çok yaygın. Sanki "izlemek" "seyretmek"in yeni Türkçesi. Ben yazılarımda ve konuşurken  çok dikkat ediyorum. Zira bence iki kelimenin ifade ettiği şey farklı.

8 Ekim 2016 Cumartesi

2016-2017 Tiyatro Sezonu Açıldı(!)

Ekim tiyatronun ayı oldu yıllarca. Ödenekli tiyatroların başı çektiği tiyatro sezonu için  1 Ekim başlangıç kabul edilirdi.  Eylül, repertuvarların açıklandığı aydır bu yüzden. Seyirci ne seyredeceğini merakla bekler. Oyunlar için programını yapar. "Yapardı" demek doğru olacak bu yıl. Zira tiyatronun tadı tuzu kaçtı.

3 Mayıs 2016 Salı

Haldun Taner'in Zerafeti

"Bayanlar 00" isimli hikâyesinde Haldun Taner Kevser Hanım isimli bir helacı kadını anlatır. Bu kadın Keşanlı Ali Destanı'nındaki helacı Şerif Abla'nın öncü tipidir (sanki). Kevser Hanım hela kelimesini sevmediği nezih bulmadığı için 'San Numara' tâbirini kullanır. Kevser Hanım pek çok yerin "San Numara"sında çalışmıştır.  Atlas Sineması'nın "san numarası"nı şöyle anlatır Taner:

"Sonra ne hikmetse buraya gelen genç kızların , kadınların çoğunun eteği sökülmüş, kopçası kopmuş, bluzu veya kombinezonu yırtılmış oluyordu.Halbuki pahalı sinema olduğundan öyle girip çıkarken itişilip kakışılacak kadar tıkışıklık da olmazdı. Kevser Hanım bu yüzden sabun, havlu, kolonyadan ibaret aksesuarına her renkten iğne iplik de katmak zorunda kalmıştı. Kadınlar kısmında iğne iplik erkekler bölümünde ise leke çıkarıcı ilaçlar pek makbule geçiyordu."

Anladınız mı?

Haldun Taner böylesine zarif bir insandır.  


Melih Anık