26 Ekim 2016 Çarşamba

Mısır Patlatıcısı ve Tiyatroda "Anlatabilmek"

Facebook'da şunu paylaştım:

"Mısır patlatıcısı sordum. 'Pahalı diye getirmiyorum' dedi. '30-40 lira' dedim. 'Ben o malı satmıyorum.Benim sattığım 150 lira' (Marka verdi) Üstüne baktım baştan ayağa çakma giyinmiş. Bir şey demedim güldüm çıktım."

Arkadaşlarımdan yorumlar geldi. Başka bir marka ürün, ocak üzerinde tencerede patlatma, saçtan yapılmış geleneksel patlatma aleti kullanma gibi değişik öneriler yapıldı. Hepsi çok iyiniyetli önerilerdi ve ben hepsini denemiştim, hatta hâlâ kullanıyordum. Mısır patlatma benim hobilerimden biri olduğu için yaklaşık 30 yıl önce ilk yurt dışına çıktığımda ilk gördüğüm elektrikli mısır patlatma makinesini satın almıştım. İstanbul'daki evde de başka bir elektrikli âlet var.

Benim vurgulamak istediğim satıcı kadının, baştan ayağa çakma markalar içinde olmasına rağmen "ben ucuz mal satmam" cakası idi. Yorumlara baktığımda bunun ulaşmadığını gördüm ve tiyatrosever yanım, üzerinde düşünmeye zorladı beni. Yorum yazanların hepsini yakından tanıyordum, gerek sosyal gerekse entelektüel düzeyleri benimle eşit hatta  benden ileri diyebileceğim kişilerdi.  Hepsi aynı şekilde yorum yazmıştı. Demek ki hata bende idi, ben anlatamamıştım. Tiyatroda da böyle olmaz mı? Sahneye konan bir oyun seyirciler tarafından farklı farklı algılanır. Bazen hiç düşünmediğiniz bir ayrıntı seyirci üzerinde iz bırakır. Bazen vurgulamak istediğiniz şey farkedilmez. Beğenen olur beğenmeyen olur. 

 Düşündüm. Nasıl yazmış olsam düşüncemi tam olarak anlatabilirdim acaba?
"Üstüne ucuz  pazar malı giysiler giymiş  olan satıcı kadın, ben ucuz mısır patlatıcısı istediğimde 'ben ucuz mal satmam' dedi."

Bu yeterli mi olurdu? Yoksa şunu da eklese miydim?
"Üstüne ucuz mal alıyor ama ucuz mal satmıyor."

Konuyu biraz genişlettim. Aynı ülkede aynı olaylara farklı pencerelerden bakmıyor muyuz? Aynı şeyi farklı şekillerde anlamıyor muyuz? Bunu "kullananlarak" aramızı bozanlar yok mu? Var, elbette var. Parça parça oluşumuz bu yüzden değil mi?

Mısır patlatıcısından nereye geldim? Ben tiyatroya bu noktadan bir mesaj ileterek yazımı bitireyim. Tiyatro ortak anlatım/anlama platformu kurabilmek için bir araçtır aynı zamanda. Tiyatrodan korkmanın temelinde bu da var. Bu tiyatroya büyük bir görev vermiyor mu? "Anlatma" üzerine çok düşünmek gerek.


Melih Anık      

19 Ekim 2016 Çarşamba

Nereye Gidiyoruz?

Çandarlı benim için bir inziva. Uğuldayan rüzgârın, bir yazın yorgunluğunu üzerinden atmaya çalışan denizin, sanki dinlenmeye çekilmiş gibi duran ılık bir güneşin, her zamankinden daha parlak ayın, kitapların, müziğin ve de eşimin  arkadaşlığında kendimi dinliyorum. Ülkemde ve dünyada yaşananların fırtınası, yalancı yaslar, sahte göz yaşlarının gürültülü boşluğuna kapılmamak için direniyorum. 

En son okumakta olduğum kitap Andre Malraux'nun Karşı Anılar'ı. Ömer Laçiner'in zorlayıcı tercümesi beni yoruyor ama Malraux'nun müthiş derinlikli dünyasında yolculuk etmekten çok memnunum.  Malraux, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'ndan İspanya İç Savaşı'na, toplama kamplarını, Çin,Vietnam ve Hindistan devrim-kurtuluş mücadelelerini anlatıyor. De Gaulle, Mao, Nehru ve Ho Şi Minh gibi liderle yaptığı özel sohbetleri ile büyük büyük bir tarihi derinlik sunuyor. Malraux'nun entelektüel birikimi karşısında koltuğuma iyice gömülüyorum. İyi bir yazar insanlığınızdan gurur duymanızı sağlar. Malraux işte böyle bir yazar. Ülkeleri diğerinden ayıran da böyle insanların olması. Ben hep "Ah Sartre bizim olsaydı" derim sık sık. Malraux'yu da almamızda eğer imkân varsa bence bir sakınca yok. Biliyorum ki bu insanlar bir sürecin içinden ortaya çıkan insanlar. Arkalarında büyük bir birikim var. Kendi ülkemde "Tek Adam" Atatürk var. Onu da yok etmek için uğraştığımız için onun fidanı bir türlü ağaç olamıyor. birikimi yok ediyoruz. Aynı ülkemin üzerinde oturduğu topraklardaki birikimin çoğunu yok saydığımız gibi. 


Dünyanın bir parçası olabilmeniz ona yaptığınız katkıyla mümkün. Ülkemdeki zenginliğin farkına varabilsek, tarihi sadece bir dönemden ibaret görmesek biz kendimiz yeni bir dünya oluruz. Oysa şimdi onların peşine takılmış bizi sürükledikleri yere gidiyoruz. Kendimiz anlamıyoruz ki başkasına anlatabilelim. Vizyonu ortaya koyacak olan yazarları, sanatı da horluyoruz. 

Şunu biliyorum ki tarih bugün ektiğiniz tohumları gelecekte önünüze dökecek. Üründen umudum yok. İşte bu ruh hâli içinde aklıma üşüşenlerden kurtulmak için yazıyorum.

Melih Anık

15 Ekim 2016 Cumartesi

Seyretmek ve İzlemek

"Seyretmek" ile "izlemek"in  aynı anlamda kullanılması çok yaygın. Sanki "izlemek" "seyretmek"in yeni Türkçesi. Ben yazılarımda ve konuşurken  çok dikkat ediyorum. Zira bence iki kelimenin ifade ettiği şey farklı.

8 Ekim 2016 Cumartesi

2016-2017 Tiyatro Sezonu Açıldı(!)

Ekim tiyatronun ayı oldu yıllarca. Ödenekli tiyatroların başı çektiği tiyatro sezonu için  1 Ekim başlangıç kabul edilirdi.  Eylül, repertuvarların açıklandığı aydır bu yüzden. Seyirci ne seyredeceğini merakla bekler. Oyunlar için programını yapar. "Yapardı" demek doğru olacak bu yıl. Zira tiyatronun tadı tuzu kaçtı.

14 Haziran 2016 Salı

Sedef Ecer'in Yazdığı Bir Twit Üzerine

Sedef Ecer ile hiç karşılaşmadık. Tanışmıyoruz yâni. Hiç bir oyununu seyretme fırsatım olmadı. Ama onun kim  olduğunu biliyorum ve twitter'dan takip ediyorum. Yazdığı twitler onu tanımama neden oldu, oluyor. Çalışmalarından o vasıtayla haberdarım. Geçen gün bir twit yazmış: "Oyununu 4-5 farklı yönetmenden izleyince bazı replikleri neden yazdığını buluyorsun. Üstüne uyuyorsun, uyanınca kim olduğunu anlıyorsun."

Türkiye doğumlu Sedef Ecer Türkiye'de başlayan sanat hayatına yurt dışında devam etmiş. Fransa'yı merkez edindiğini sanıyorum ama çalışmalarına bakınca dünya vatandaşı olduğunu anlıyorum. Yazdığı twit onun bu özelliğini ortaya koyuyor. Merak edenler onun hakkında daha fazla bilgiyi sedefecer.com'dan edinebilir. "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" derler ama bir twit insanın aklını gösteriyor bu devirde. Ben onun yazdığı twitin içeriği üzerinde düşüncelerimi paylaşmak için bu yazıyı yazdım.

Sedef Ecer'in oyunları farklı yönetmenler tarafından sahneleniyor. Ecer kendi eserini başka yönetmenlere teslim ediyor. Ama her şeyden önce başka yönetmenler Sedef Ecer'in oyunlarını, üstünde çalışılmaya değer buluyor demek ki. Aslında bu, yazarın da "kendini sınaması" '"sınava açık olması" anlamına geliyor; bizdeki "kendi yazar kendi yönetir" yazar adaylarını düşününce Sedef Ecer'in kıymetini ortaya koyuyor. Ama esas husus yazarın kendi eserini başka yönetmenler sahnelediğinde zihin açıklığı ile  seyretmesi. Sedef Ecer bu noktada çok önemli bir noktayı ortaya koyuyor. Dışarıdan bakanlar senin başlangıçta görmediğini görebilir, eserine senin aklına gelmeyen ufuk derinliği katabilir. Sana yâni yazara 'yeni okuma' fırsatı verebilir. Bu konuda Sedef Ecer'in tevazuunu vurgulamam gerekir. Ama eserin de buna uygun olması gerektiği âşikâr. Ecer, tiyatronun yönetmen(seyirci, eleştirmen vb) ile tamamlanan bir sanat olduğunu gösteriyor. Burnundan kıl aldırmayan devamlı olarak "anlaşılmamaktan" yakınan, eleştiriye tahammülsüz 'yönetmencik'ler için ders olur mu Ecer'in söyledikleri?

Sedef Ecer'in twitinde benim dikkatimi çeken ikinci husus, "Üstünde uyumak". Bunu ancak işini ciddiye alan insanlar yapabilir. Bunun için egonu törpülemiş olman gerekir. Başkasının ne dediğine kulaklarını tıkamayacaksın. Değer vereceksin. Öyle yaparsan uyandığında kendini anlayacaksın. Bizim uyumakta olan, eleştiriye tahammülü olmayan yönetmen ve oyuncuları bunun "üstünde uyumaya" davet ediyorum. Daha doğrusu zaten uyuyorlar, uykularının bir anlamı olsun istiyorum.  (Mimar Sinan bir çocuğu dinlemiş.)      

Sedef Ecer Türkiye'de başlamış Fransa'da devam etmiş. Onu farklı kılan bu (bence). Bizde neden olmuyor derseniz aslında çoğumuz cevabı biliyoruz ama bir türlü yüzleşemiyoruz kendimizle.


Melih Anık

3 Mayıs 2016 Salı

Haldun Taner'in Zerafeti

"Bayanlar 00" isimli hikâyesinde Haldun Taner Kevser Hanım isimli bir helacı kadını anlatır. Bu kadın Keşanlı Ali Destanı'nındaki helacı Şerif Abla'nın öncü tipidir (sanki). Kevser Hanım hela kelimesini sevmediği nezih bulmadığı için 'San Numara' tâbirini kullanır. Kevser Hanım pek çok yerin "San Numara"sında çalışmıştır.  Atlas Sineması'nın "san numarası"nı şöyle anlatır Taner:

"Sonra ne hikmetse buraya gelen genç kızların , kadınların çoğunun eteği sökülmüş, kopçası kopmuş, bluzu veya kombinezonu yırtılmış oluyordu.Halbuki pahalı sinema olduğundan öyle girip çıkarken itişilip kakışılacak kadar tıkışıklık da olmazdı. Kevser Hanım bu yüzden sabun, havlu, kolonyadan ibaret aksesuarına her renkten iğne iplik de katmak zorunda kalmıştı. Kadınlar kısmında iğne iplik erkekler bölümünde ise leke çıkarıcı ilaçlar pek makbule geçiyordu."

Anladınız mı?

Haldun Taner böylesine zarif bir insandır.  


Melih Anık

21 Nisan 2016 Perşembe

Kültüre Dair Bir Şey

Dün 88.2'de aryalar ve liedler dinledim. Ne dediğini anlamıyordum zira Almanca bilmiyorum.Müzik eğitimim yok o konuda da değerlendirme yapacak durumda değilim.   Ama müzik hiç bitmesin istiyordum. Sanki içimde bir şeyler uyanıyordu. Bir rüzgâra kapılmış gibiydim, sürükleniyordum.
Düşündüm. Müzik, beynimde kayıtlı bazı noktaları uyarıyordu. Neyin kaydolmuş olduğunu somut olarak anlatamam. Bir duygu bu. Müzik onları seçiyor, çekip çıkarıyordu sanki. Bir âleme dalmıştım. Belki o anda beynimin bazı yerlerine yeni kayıtlar yapılıyordu gelecekte bir gün bir başka müzikle ortaya çıkmak üzere.

Ben bu tür müziği taa eskiden beri mi seviyordum? Yoo. Bu doğduğum yaşadığım aile çevresine uzak. Belki ilk dinlediğimde sevmemiş bile olabilirim. Nasıl oluyor da bugün bu sevdiğim duyguları uyandırıyor içimde? Muhtemelen iyi bir anıya eşlik etti bu müzik önce. Onunla kaydoldu. Beynimle uzlaştı,uyuştu. İkincisinde yeni bir hücre ile bağlandı. Farkında olmam da gerekmiyordu. Zihnimi, belleğimi ele geçirdi.

Kültür işte bu içe kazınan şeylerden oluşuyor. Kimisini siz yönetiyorsunuz kimisini başka şeyler. Kimisi sizin beyninize nakşoluyor kimisi de topluma. İkisi birbirine bağlı aslında.

Melih Anık