14 Haziran 2016 Salı

Sedef Ecer'in Yazdığı Bir Twit Üzerine

Sedef Ecer ile hiç karşılaşmadık. Tanışmıyoruz yâni. Hiç bir oyununu seyretme fırsatım olmadı. Ama onun kim  olduğunu biliyorum ve twitter'dan takip ediyorum. Yazdığı twitler onu tanımama neden oldu, oluyor. Çalışmalarından o vasıtayla haberdarım. Geçen gün bir twit yazmış: "Oyununu 4-5 farklı yönetmenden izleyince bazı replikleri neden yazdığını buluyorsun. Üstüne uyuyorsun, uyanınca kim olduğunu anlıyorsun."

Türkiye doğumlu Sedef Ecer Türkiye'de başlayan sanat hayatına yurt dışında devam etmiş. Fransa'yı merkez edindiğini sanıyorum ama çalışmalarına bakınca dünya vatandaşı olduğunu anlıyorum. Yazdığı twit onun bu özelliğini ortaya koyuyor. Merak edenler onun hakkında daha fazla bilgiyi sedefecer.com'dan edinebilir. "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" derler ama bir twit insanın aklını gösteriyor bu devirde. Ben onun yazdığı twitin içeriği üzerinde düşüncelerimi paylaşmak için bu yazıyı yazdım.

Sedef Ecer'in oyunları farklı yönetmenler tarafından sahneleniyor. Ecer kendi eserini başka yönetmenlere teslim ediyor. Ama her şeyden önce başka yönetmenler Sedef Ecer'in oyunlarını, üstünde çalışılmaya değer buluyor demek ki. Aslında bu, yazarın da "kendini sınaması" '"sınava açık olması" anlamına geliyor; bizdeki "kendi yazar kendi yönetir" yazar adaylarını düşününce Sedef Ecer'in kıymetini ortaya koyuyor. Ama esas husus yazarın kendi eserini başka yönetmenler sahnelediğinde zihin açıklığı ile  seyretmesi. Sedef Ecer bu noktada çok önemli bir noktayı ortaya koyuyor. Dışarıdan bakanlar senin başlangıçta görmediğini görebilir, eserine senin aklına gelmeyen ufuk derinliği katabilir. Sana yâni yazara 'yeni okuma' fırsatı verebilir. Bu konuda Sedef Ecer'in tevazuunu vurgulamam gerekir. Ama eserin de buna uygun olması gerektiği âşikâr. Ecer, tiyatronun yönetmen(seyirci, eleştirmen vb) ile tamamlanan bir sanat olduğunu gösteriyor. Burnundan kıl aldırmayan devamlı olarak "anlaşılmamaktan" yakınan, eleştiriye tahammülsüz 'yönetmencik'ler için ders olur mu Ecer'in söyledikleri?

Sedef Ecer'in twitinde benim dikkatimi çeken ikinci husus, "Üstünde uyumak". Bunu ancak işini ciddiye alan insanlar yapabilir. Bunun için egonu törpülemiş olman gerekir. Başkasının ne dediğine kulaklarını tıkamayacaksın. Değer vereceksin. Öyle yaparsan uyandığında kendini anlayacaksın. Bizim uyumakta olan, eleştiriye tahammülü olmayan yönetmen ve oyuncuları bunun "üstünde uyumaya" davet ediyorum. Daha doğrusu zaten uyuyorlar, uykularının bir anlamı olsun istiyorum.  (Mimar Sinan bir çocuğu dinlemiş.)      

Sedef Ecer Türkiye'de başlamış Fransa'da devam etmiş. Onu farklı kılan bu (bence). Bizde neden olmuyor derseniz aslında çoğumuz cevabı biliyoruz ama bir türlü yüzleşemiyoruz kendimizle.


Melih Anık

3 Mayıs 2016 Salı

Haldun Taner'in Zerafeti

"Bayanlar 00" isimli hikâyesinde Haldun Taner Kevser Hanım isimli bir helacı kadını anlatır. Bu kadın Keşanlı Ali Destanı'nındaki helacı Şerif Abla'nın öncü tipidir (sanki). Kevser Hanım hela kelimesini sevmediği nezih bulmadığı için 'San Numara' tâbirini kullanır. Kevser Hanım pek çok yerin "San Numara"sında çalışmıştır.  Atlas Sineması'nın "san numarası"nı şöyle anlatır Taner:

"Sonra ne hikmetse buraya gelen genç kızların , kadınların çoğunun eteği sökülmüş, kopçası kopmuş, bluzu veya kombinezonu yırtılmış oluyordu.Halbuki pahalı sinema olduğundan öyle girip çıkarken itişilip kakışılacak kadar tıkışıklık da olmazdı. Kevser Hanım bu yüzden sabun, havlu, kolonyadan ibaret aksesuarına her renkten iğne iplik de katmak zorunda kalmıştı. Kadınlar kısmında iğne iplik erkekler bölümünde ise leke çıkarıcı ilaçlar pek makbule geçiyordu."

Anladınız mı?

Haldun Taner böylesine zarif bir insandır.  


Melih Anık

21 Nisan 2016 Perşembe

Kültüre Dair Bir Şey

Dün 88.2'de aryalar ve liedler dinledim. Ne dediğini anlamıyordum zira Almanca bilmiyorum.Müzik eğitimim yok o konuda da değerlendirme yapacak durumda değilim.   Ama müzik hiç bitmesin istiyordum. Sanki içimde bir şeyler uyanıyordu. Bir rüzgâra kapılmış gibiydim, sürükleniyordum.
Düşündüm. Müzik, beynimde kayıtlı bazı noktaları uyarıyordu. Neyin kaydolmuş olduğunu somut olarak anlatamam. Bir duygu bu. Müzik onları seçiyor, çekip çıkarıyordu sanki. Bir âleme dalmıştım. Belki o anda beynimin bazı yerlerine yeni kayıtlar yapılıyordu gelecekte bir gün bir başka müzikle ortaya çıkmak üzere.

Ben bu tür müziği taa eskiden beri mi seviyordum? Yoo. Bu doğduğum yaşadığım aile çevresine uzak. Belki ilk dinlediğimde sevmemiş bile olabilirim. Nasıl oluyor da bugün bu sevdiğim duyguları uyandırıyor içimde? Muhtemelen iyi bir anıya eşlik etti bu müzik önce. Onunla kaydoldu. Beynimle uzlaştı,uyuştu. İkincisinde yeni bir hücre ile bağlandı. Farkında olmam da gerekmiyordu. Zihnimi, belleğimi ele geçirdi.

Kültür işte bu içe kazınan şeylerden oluşuyor. Kimisini siz yönetiyorsunuz kimisini başka şeyler. Kimisi sizin beyninize nakşoluyor kimisi de topluma. İkisi birbirine bağlı aslında.

Melih Anık

13 Şubat 2016 Cumartesi

Robert College'den Boğaziçi Üniversitesi'ne Yaşayan Tiyatro Geleneği


Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu'nun -restore edildikten sonra- açılışı düzenlenen özel bir geceyle 11 Şubat 2016 tarihinde yapıldı. 'Orada olmak' benim kişisel tarihim için olduğu kadar o gece ülkemizin tiyatro tarihi için de unutulmaz anılardan biri oldu.

1 Ocak 2016 Cuma

Süha Uygur'un İBBŞT GSY Olması Üzerine Düşündüklerim

Süha Uygur'un İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'na Genel Sanat Yönetmeni olarak atanması sanıyorum ki pek çok insan için sürpriz olmuştur. Erhan Yazıcıoğlu'nun istifa kararının bu defa kesin olduğunun anlaşılmasından sonra kurum içinde yeni Genel Sanat Yönetmeni için bir takım isimlerin adaylıkları konuşulur olmuştu. Adayların tümü kurum içindendi. Bu da kurum dışından bir GSY beklentisinin olmadığını gösteriyordu. Öyle inanıyorum ki Süha Uygur'un ismini aklına getiren de olmamıştır. Kimisi tanımadığından kimisi konduramadığından kimisi yakıştıramadığından Süha Uygur ismini telaffuz etmemiştir. Kendisini tanımadığım için benim için de şaşırtıcı bir isim oldu. 

Son bir yıl içinde Behzat Uygur'u ve Süheyl Uygur'u tanıdım, sohbet ettik. Onların şahsında 'baba'nın insani ve tiyatral  mirasının emin ellerde olduğunu hissettim. Sahneden, perdeden tanıdığım Nejat Uygur 'rol' değildi, şimdi karşımda aynı samimiyetle duruyordu.  Necla Hanım, Behzat Uygur ve Süheyl Uygur'un  yer aldığı aile fotoğrafından edindiğim izlenim, bu duygunun ailenin diğer fertlerini de içine alacak kadar güçlü olduğu yolunda. Bu nedenle kendisiyle tanışmamış olmama rağmen Süha Uygur'un ailenin geleneksel çizgisinin dışında kalmayacağını düşünüyorum. Süha Uygur'un GSY olarak atanmasına bu açıdan baktığımda ben başka bir tablo görüyorum. İBB Yönetimi Süha Uygur ataması ile İBBŞT yönetim anlayışında farklı bir anlayışı tercih ettiğini gösteriyor bana göre. Bu anlayışın temelinde Nejat Uygur ruhu vardır. Nejat Uygur, hayatının son ânına kadar farklı siyasi görüşlerde olan politikacıların değer verdiği bir tiyatrocudur. Onun gücü, halk ile kurduğu sıkı bağdan gelir. Gücünü halktan alır. Eleştirisi iğnelidir ama batmaz. Öte yandan Süha Uygur atamasıyla kurumda modern-geleneksel bir karma anlayışın hâkim kılınmak istendiğini; mevcut kemikleşmeyi eritmeye teşebbüs edildiğini görüyorum.  İBB Yönetimi, ayrıca kurum içi kliklerin dışında bir ismi göreve getirerek içerideki çekişme ve çekiştirmelerin farkında olduğunu gösteriyor. Bu atama, geçen yaz Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'ni dolduran Marko Paşa'nın başarısını çekemeyenlere, 'özel tiyatroya bu sahne nasıl verilir?' diye kurum içinde tedirgin olanlara, dedikodu yapanlara; Cibali Karakolu'nu sahneleyip Nejat Uygur'u hatırlamak istemeyenlere de bir cevap sayılabilir. İBB Yönetiminin çok incelikli bir iş yaptığını kabul etmemiz gerekir.

 Ancak bir kişinin atanmasıyla tüm sorunların çözülebilmesini beklemek hayâlcilik olur. Zira İBBŞT'nın nasıl bir iğneli fıçı olduğunu bilmeyen kalmadı sanırım. Bu yüzden Süha Uygur'un işinin kolay olacağını düşünmüyorum. Daha şimdiden Süha Uygur'un yönettiği oyun isimleri (ki onlar Nejat Uygur oyunları) ile veryansına başlayanlar var. Erhan Yazıcıoğlu'nun görevi süresince kırdığı potlara seslerini çıkarmışlar mıydı?(Hayır) Nejat Uygur'un mirasının Süha Uygur'un yolunu aydınlatacağına inanıyorum. Bu ışığın Türk Tiyatrosu için bir meş'ale olması dileğimdir. Zira bu ışıkta temiz bir  insan ve tiyatro sevgisi ve saygısı var.

İBB Yönetimi kurum çalışanlarını ilgilendiren sorunların çözümünü bir an önce gerçekleştirirse yeni atadığı GSY'nin elini güçlendirir, işini kolaylaştır. Biz de üst yönetimin kurumun gerçek emekçileri ile uğraşma amacının olmadığını anlamış oluruz. İki ara bir yerde kalan tüm kadronun işini gönül rahatlığıyla yapmasından tiyatro kazanır. Süha Uygur'u bulan bir yönetim eminim ki bu konuda üstüne düşeni yapacaktır.

İstanbul, 100 yıllık kurumun lâyık olduğu gibi yönetilmesini istiyor. Biz iyi tiyatro istiyoruz.  


Melih Anık

    

17 Kasım 2015 Salı

'Sırça Köşk', Sabahattin Ali Vicdanı ve Tiyatronun Dili

İlkokul beşinci sınıftaydım. Yazları İstanbul’a teyzem ile dayımın birlikte yaşadıkları eve gönderirlerdi beni. Dayım bir kitap tutkunuydu. Bana kütüphanesinden kitap seçer okumam için verirdi. Ben okuduktan sonra da o kitap üzerine konuştururdu beni. İlk verdiği kitaplardan biri Kuyucaklı Yusuf’tu. Yazarın önemini bilmiyordum. Bana ondan bahsetmemesinin nedeni sanırım içinde bulunduğumuz dönemden kaynaklanıyordu. Dayım vurgulamadan geçiştirmek istemişti muhtemelen. Mehmet Akif’i, Nâzım Hikmet’i de dayım sayesinde tanıdım. Bana Necip Fazıl’ın oyununu(Bir Adam Yaratmak) okumam için elime tutuşturan da dayımdır. Ortaokulda  edebiyat öğretmenime oyunu götürdüğümü ve onun da bana tuhaf bakarak ‘Nereden buldun bu oyunu?’ dediğini hatırlıyorum. Öğretmenimin açılan gözlerinden  bir hata(!) yaptığımı anlamıştım.  Diğerleri gibi Sabahattin Ali’nin de siyasi kimliğini daha sonraki yıllarımda tanıdım. Yakın tarihlerde yaptığım Sinop seyahatimde onun tutuklu bulunduğu cezaevini ziyaret ettim. Yıllarca eziyet edilen bir yazarın koğuşu, devletimin övündüğü(!) yerlerden biri gibiydi sanki. Duvarlarda Sabahattin Ali’nin sözleri yazılmıştı. Devlet bir taraftan böyle bir yazara sahip olduğu için gurur duyuyor bir taraftan da ‘böyle bir yazarı tutukladım burada yatırdım’ der gibiydi sanki.  Tuhaf bir övünme biçimi. Devletim eziyet ettiği yazarlarından devlet gibi özür dilemeyi öğrense keşke.  

4 Kasım 2015 Çarşamba

Seçimlerin Ardından: Kendi Kendinizi Alkışlamaktan Yorulmadınız mı?

1 Kasım seçimleri sona erdi. Sonuçlar belli oldu. Benim niyetim seçim sonuçlarının analizini yapmak değil. Bu yazımın amacı seçim öncesi gözlediklerimden yola çıkarak düşüncelerimi paylaşmak ve konuyu tiyatroya bağlamak.