30 Eylül 2011 Cuma

Yazarlığın Ağırlığı , Eleştirmenin Hafifliği- Keşanlı Ali Destanı


Aniden zihninde bir şimşek çaktı. Önceki yıl onu çok etkilemiş olan bir olayı hatırladı. Komşusu Bibilov,  metresi  Anna ile yaşıyordu ama çocuklarının Alman dadısına duyduğu ilgiden dolayı Anna’ya kötü davranıyordu. Bibilov’un sarışın Fraulein’la evleneceğini öğrenen Anna evden kaçmış ve kendini bir yük treninin altına atmış, ölmeden önce Bibilov’a bir mektup bırakmıştı “Siz benim katilimsiniz.. Mutlu olunuz, şayet katiller mutlu olabiliyorsa”
Yazar bunu bir kitapta kullanmayı düşünmemişti ama otopside gördüğü Anna’nın cesedinin hayâli gözlerinin önünden bir türlü gitmemişti.

27 Eylül 2011 Salı

Sinemanın Çehov’u : Bir Zamanlar Anadolu’da Nuri Bilge Ceylan


64. Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Bir Zamanlar Anadolu’da filmi Türkiye’de vizyona girdi. Bir tiyatro oyunu gibi seyrettiğim filmin uyandırdığı düşüncelerimi paylaşmak geldi içimden.
Nuri Bilge Ceylan’ın sineması ilk filmden bu yana bana her zaman Çehov tadı vermiştir. “Bir Zamanlar Anadolu’da”da, bu tadın bilinçli bir tercih olarak ortaya koyulmuş olduğunu sonda(“end credits”)  “Çehov’dan alıntılar”ı görünce anladım ve  filmin yaratıcısı ile aynı düşüncede buluşmanın keyfini yaşadım. Yıllardır Çehov’u okumuş, tiyatroda Çehov oyunları seyretmiş bir Çehov tutkunu biri olarak doğrusu kafamdakine bu kadar  uygun Çehov’u, tiyatrocu yerine bir sinemacının ortaya koymasına üzülmedim desem yerindedir ama aldığım zevk ile buna aldırmadım. Bu üslûp, güldürmek için zorlamamış, olaylar ve kişilerin halleri ile dudaklarınıza kondurulan acı ama şefkatli bir gülümseme olarak çıktı karşıma. İnsanı anlama ve anlatma gayretinin bir sonucu ve acının içindeki komedi idi, hem tam da Çehov’un istediği gibi(bence).
Film ikiye bölünmüş, ilk yarısı karanlıkta ikinci yarısı aydınlıkta geçiyor. İkisinin arasında ise Muhtar’ın kızının masum yüzü var.

25 Eylül 2011 Pazar

Oyuncu ve Rol


Oyunun metni elini ateş gibi yakıyor sanki kor kömür taşıyor avuçlarında. Kor kömür , kalbine değince bitecek bu ızdırap.
Oyuncu ilk kez bu oyunla sahneye çıkacak, ilk kez tanışacak Rol ile.
Sıradan bir karşılaşma değil. Hiç bir rol bitmiş  değildir daha önce oynanmış olsa bile. Oyuncu, Rol’ü giydirecek, seslendirecek, kendinde onu var edecek. Biliyor ki Rol onu, o, Rol’ü değiştirecek.
Metni özenle karıştırıyor. Sanki hızla çevirse sayfaları Rol kaçıp gidecek. Rol, kelimeler, cümleler arasına saklanmış.
Kim bu karakter? Gözlerini kapayıp hayal etmeye çalışıyor. Nasıl biri? Kime benziyor? Rol’ü öğrendiği andan itibaren karşısına çıkan herkese “o” diye bakıyor Oyuncu. Bir ses, bir ton, bir mimik, bir jest arıyor. İstiyor ki  kendinden öncekilerden hiçbirine benzemesin. Onunla anılsın Rol bundan böyle. Önce o hatırlansın Rol akla gelince.
Sokakta, parkta, tramvayda, otobüste, uçakta yalnız değil, uykusunda bile Rol yanıbaşında. Onu dürtüyor arada bir :  “İşte bu benim” . Aceleyle düşüyor peşine. Nefes nefese tam yakalamışken, Rol bir başkasını işaret ediyor : “İşte bu benim”
Rol,”oyun oynuyor” Oyuncu’ya , “rol” arkadaşlarıyla. Rol, arkadaşlarının sözlerine  saklanıyor bazen. En umulmaz bir anda metnin dışına çıkıp tarihin bir yerinden sesleniyor.  Onların kalabalığı karşısında  Oyuncu yalnız. Sıyırması gerek, soyması gerek Rol’ü çırıl çıplak, diretse de. 
Oyuncu , cümlelerini hayâl ile yoğuracak ve o hamurdan bir karakter yapacak. Koşuşturmaktan yorgun ruhu, pes etmemeye kararlı , direniyor.
Bir ses ,bir  damla gözyaşı ,bir acı tebessüm, bir gönül dolusu kahkaha topluyor tek tek.. Oyuncu  tek başına, onları birbirine ekliyor, mimik yapıyor, jest yapıyor, ses yapıyor onlardan, kendini katarak.
Çoğu zaman , Oyuncu ve Rol , ayni odada iki düşman gibi, düello anını bekliyor…
Oyuncu, kelimeleri , hece hece dili ile tanıştırıyor. Dili, dudaklarına, gırtlağına öğretiyor. Odasının duvarlarında yankılanan kendi sesi, uyarıyor Oyuncu’yu.
Oyuncu uyurken, Rol bekliyor yatağının ucunda. “Hadi hadi tamamla beni” diye sıkıştırarak.
Rol sonsuz ve asûde bir rüyaya dalana kadar , Oyuncu'nun yatağında , Oyuncu’ya uyku yasak.
Gecenin her hangi bir anında aniden sıçrayarak yatağından, Rol’e uyanıyor Oyuncu.  Ağzının içinde , beyninde, yüreğinde, ellerinde, ayaklarında bir yabancı … 
Giderek alışıyorlar birbirlerine. Bir ayna karşısında düzeltiyor kendini Oyuncu , bir hayâle bakarak sisli bir aynanın arkasında .
Bir gün bir anda  sesinde,  yüzünde, bedeninde  doğanı hissediyor Oyuncu .  İşte tam o an avucundaki kor kömür, kalbine değdi demektir .  Rol, sonsuz uykusuna dalmış.  Oyuncu, hazır şimdi.
Perdenin açılacağı anı heyecanla bekliyor. Yüzüne düşecek ilk ışığı, salonun karanlığındaki rüzgârı , ağzından çıkacak ilk repliği duyacak, bir yabancıyı dinler gibi. Salonun nefesi dalgalanacak, bakışları tutacak elleriyle sanki.
Oyuncu  unuttu tüm sorunlarını . Rol’ün gündelik sorunu mu olur, Rol’ün sorunu asırlarla!
Perde açılır, projektörler güneş gibi parlak ve sıcak düşer üstüne ve ilk replik kaçar dudaklarından önce ürkek sonra çağlayanlar gibi yükseklerden dökülerek. Rol, alkışların sesiyle tamamlanır .  
Oyun sonunda alkışları doldurup hayâli bir çantaya, eve döner ;  yatağındaki Rol’ün yanına kıvrılıp yatar.  Sabah olduğunda  tek bir beden uyanır  Oyuncu’nun yatağında. Oyuncu  nereye gitti ?  Rol nerede ?   
 Bekliyor  Rol, Oyuncu'sunu . Yoksa bekleyen Oyuncu mu ?
Melih Anık

22 Eylül 2011 Perşembe

Türkiye Futbol Federasyonu'na AÇIK MEKTUP

Sayın Mehmet Ali Aydınlar,
Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı
 İstinye Mahallesi Darüşşafaka Caddesi No: 45 Kat: 2-3  İstinye / İstanbul
Faks: 0-212- 323 49 50(Toplam 2 sayfa)

Sayın Aydınlar,                                                                                          22 Eylül 2011
19 Eylül 2011 tarihinde seyircisiz oynanma cezası verilen maçların kadın ve çocuklar tarafından  izlenmesi  ile ilgili  yayımladığınız genelge ve 21 Eylül 2011 tarihli “Teşekkür” açıklamanız üzerine bu satırları yazıyorum.
Her şeyden önce teşekkür mektubunuzda yer alan “Türkiye Futbol Federasyonu'nun "seyircisiz oynanacak maçlarla" ilgili düzenlemeyle yaptığı davet” ifadenizin sürç-ü lisan olduğunu kabul ediyorum. Zira “davet” bizim lisanımızda davet edileni zora sokmayan ve “hür” bir çağrıdır ve davet sorumluluğu da “ev sahibine” aittir.
Genelgenizde de bahsedildiği gibi  “Tüm maddelerin organizasyonunun ve sorumluluğunun cezalı olan ev sahibi kulübe ait olduğu vurgulanmış” olup siz bu durumda “ceza” ve “ev sahibi”ni yan yana getirerek aslında bir “davet” yapmadığınızı açıkça göstermiş oldunuz. Bu durumda, ortaya çıkan “çok başarılı” bir sonucu sahiplenerek neden teşekkür ettiğinizi anlamak da zorlaşmaktadır. Zira başarı, “ev sahibi”ne, yani “cezalı” Fenerbahçe Spor Kulübü’ne aittir. Sizin asıl teşekkür etmeniz gereken kurum, aksi bir durum olsaydı gene cezalandıracağınız Fenerbahçe Spor Kulübü olmalıydı. Ama siz “rol çalarak” başarıya sahiplenmek istemektesiniz. Hak edeni takdir etmede  göstermiş olduğunuz bu  “cimri” tutumunuzun, kurumunuzla ilgili bir gösterge olmamasını dilerim. Kadınların bir gün boyunca çektikleri de “davet”e yakışmamıştır.
Öngörmüş olduğunuzu tahmin ettiğim “Rekor sayıda katılım” sizin şansınız olmuştur. Ama Fenerbahçe seyircisine güvenerek yarattığınız bu ortamı başka seferlerde ve başka kulüplerden beklememenizi öneririm. Zira Fenerbahçe Kulübü tarihinin en zor dönemlerinden geçmekte olup, taraftarı, aslında yaşadıklarına “isyan”ını göstermekte ve topluma bir mesaj vermektedir. “Kadınlar gecesi”nin mesajını  ve ilk üç haftada verilmeyen üç penaltı ve bir gol karşısında “boynunda ip ile dolaşan” bir camianın  “sessiz ve onurlu duruşunu” da doğru anlamanızı ve ANLATABİLMENİZİ dilerim.
  Genelgenizden anlaşıldığı kadarıyla  2012 yılında da bu cezayı devam ettirme “azim ve kararlılığında” olduğunuz görülmektedir. Oysa amaç “seyircisiz maç oynamayı” kaldırmaktır, “boşluğu” KADIN’larla doldurmak değil. Bu nedenle bu cezanın tamamen ortadan kaldırılması gerekir. Başka “projeler” üretebileceğinize inanmak istiyorum.
Genelgenizde “biletlerin dağıtımı stadyum gişelerinden yapılacaktır” denilmesine rağmen dağıtım, Feneriumlar’dan yapılmıştır.  Son dakikada aldığınız ve kulübü zor durumda bırakan kararlarınız nedeniyle  yayımladığınız genelge daha başında “yoldan çıkmıştır”. Ama “teşekkür” etmiş olduğunuza göre genelgenize uyulmamış olunmasından rahatsız değilsiniz. (Muhtemelen kulüp size danışarak uygulama yapmıştır.) Diğer konularla ilgili olarak da “duruma göre tavır almadığınıza” inanmak istiyorum.
 Bir başka garabet de engelli ya da sosyal kurumlardan gelecek seyircilerin yanında kadın refakatçi, görevli olmasını istemenizdir.  Statlar, erkekten tümüyle arınmış bir bölge midir ?  (Kaldı ki tribünlerde erkekler de vardır. ) Bu nedenle refakatçi ve görevli olarak gelecekleri de kısıtlamanızı “traji-komik” buluyorum.
Bence aynı durum  misafir takım taraftarları ile ilgili olan kararınızda görülmektedir. “Özel” olduğu belli olan bir gecede karşı takım kadın taraftarlarını “ayrı oturtma” kararınız ve “kontenjan sınırlaması” koymanız, korkunuzu göstermektedir.  Kadınlara güvenen  onların, “mutsuzluk ve umutsuzluk değil; heyecan, umut ve yaşam enerjisi üretmesi gerektiğini en iyi bilen kitle” olduğuna inanan ve seyircisiz maçlar için çözümü kadında bulan bir kurum bu ayrımı yapmaz.
“Türk kadını ve onlardan beklentilerden” bahsederken TFF Yönetim Kurulu’nun 15 asil ve 13 yedek üyesi içinde bir tane bile KADIN olmamasını unutmuş olmalısınız. “Türk kadınına” güvenen bir kurum bunu onlar hakkında “en iyisi”ni belirleme hakkını, tamamı erkeklerden oluşan bir yapı ile vermez. Bu nedenle “O” kurum, “Futbolumuzun; mutsuzluk ve umutsuzluk değil; heyecan, umut ve yaşam enerjisi üretmesi gerektiğini en iyi bilen kitle, tartışmasız kadınlarımızdır” İfadelerini kullanırken bir değil onlarca kez düşünür.
Federasyonunuz, “hazırlanan gelecek stratejisinde futbolumuzun aydınlık geleceğini oluşturmak adına, en büyük sorumluklardan birini kadınlarımıza verme ve en önemli noktalarından birinin merkezine, kadınlarımızı koyma konusunda kararlı” ise öncelikle TFF’nin karar organlarında kadınlara hak ettiği yeri vermek zorundadır, onları “çiçek, böcek, cıvıltı, renk” yerine koymadan!  Zira Türk kadını her zaman, sizin onlar için “tasarladığınız biçim”den daha farklısını yaratacak kuvvet ve azimde olduğunu defalarca göstermiştir.
En doğru olan “KADIN” adına “KADIN” için karar vermek değil “KADINLARLA” birlikte karar vermek olmalıdır. Onları “edilgen” duruma sokmak yerine “kadınlarla” birlikte olunsa idi şimdiye kadar zorlanılan pek çok karar daha sağlıklı verilebilirdi.
Saygılarımla.

Melih Anık

Not: Bu mektup 22 Eylül 2011 tarihinde TFF'ye faks olarak gönderilmiştir.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Sokaktan (1)


- Saat kaç?
-  Yediyi elli geçiyor!
******
Yurttaş 1-Duydun mu Galatasaray Riera’yı almış.
Yurttaş 2- Mükemmel transfer! Koşar, çalım atar, çapraz koşular yapar, mesafe tanımadan şut atar.. Kaç yaşındaydı?
Yurttaş 1- 30 lu yaşlarda galiba..
Yurttaş 2- Koşar mı?
******
Kahveci Halil- (Elindeki çakmağı tüp ile doldurmaya uzun süre çalışır, sonra) Yahu bu çakmak dolanından değilmiş!
Ahmet- Halil abi gazı versene benim çakmağı doldurayım.. (Uğraşır.. Bir süre sonra) Yahu bu tüp benim çakmağı dolduracağına boşalttı!
Kahveci Halil- Yahu ben o tüpü nasıl dolduruyorum sanıyorsun!
******
Yurttaş 1- (telefonda berberini arıyor) Berber Aysel Hanım ile görüşeyim.
Yurttaş 2- Meşgul.
Yurttaş 1- Şimdi gelebilir miyim?
Yurttaş 2- Hemen gelin.

Melih Anık