30 Mart 2012 Cuma

Sıcağı Sıcağına: “İKSV Tiyatro Festivali Nasıl Eleştirilmeli?”

Kusuruma bakma Ö.Faruk Kurhan!

Bir yazı yazmışsın “mesafeli” durarak  İKSV Tiyatro Festivali’ne mazeret üretmeye çalışmışsın!

Aklıma şu geldi hemen:

“Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
                            zarurî neticesi bu!
                                                      deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
          o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahpe devran hey,»
                                             der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
                              yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..”
(Nâzım Hikmet- Şeyh Bedrettin Destanı)

27 Mart 2012 Salı

Sıcağı Sıcağına: “Mimesis-Tiyatroda Eleştiri Panelinin Ardından”

Mimesis Editör'ü, 25 Mart 2012’de düzenlenen Tiyatroda Eleştiri Panelinin Ardından bir değerlendirme yapmış ve “ortak akıl”dan çıkan yazısını yazmış.(Zaten yazı "ortak akıl"la bitiyor) Toplantı kaydının deşifresi henüz yayımlanmadığı için şimdilik Editör’ün değerlendirmesini “okumaya” çalışacağım.


Editör diyor ki: “Bu etkinlikte de açıkça vurgulandığı gibi her kesimden tiyatrocunun eleştiri almaya ihtiyacı var”

Bu ifade eleştirinin tiyatrocu için yapıldığı izlenimini veriyor. Zira bu görüşü doğrulayan ifadeden önceki cümlenin içinde: “….. tiyatromuza emek veren her kesimden insanın gerekli şartlar oluştuğunda kolaylıkla bir araya gelip tiyatromuzun sorunları üzerine,  yapıcı ve birbirlerini anlamaya dönük bir yaklaşım içerisinde tartışabileceklerini çok açık bir biçimde ortaya koyduğunu düşünüyoruz.”

Demek ki o toplantıda "tiyatroya emek verenler" bir araya gelmiş ve kendi aralarında “yüzleşmişler”. Ama bu arada tiyatroda “eleştiri”nin “sorun”lardan biri olduğu da açıklanmış. Bana kalırsa “eleştiri”nin muhatabını bulmak  önemli. Eleştiri kim için yazılacak? Seyirci nerede bu tartışmada?

Sorunun kaynağı konusunda tereddüt içinde kaldım. Zira Editör, “Eleştirinin olmadığı yerde sanatın da olamayacağı çok açık. Bu anlamda eleştirmen, tıpkı oyuncu, yazar ya da yönetmen gibi tiyatronun vazgeçilmez bir bileşeni olarak görülmek zorunda. Ama öncelikli olarak eleştirmenlerin kendilerini böyle görmeye ihtiyaçları var.”

“Eleştiri yoksa sanat yoktur” bence “çok açık” değil. Bence doğrusu “Sanat varsa eleştiri de vardır”  Atları arabanın doğru tarafına bağlamazsanız arabayı yürütemezsiniz. Eleştirmen kendisini “öyle“ görünce sorun çözülecek mi? Bunun sonuçlarını bir düşünün isterseniz.  


Editör  “eleştirmen, kendisini tiyatronun bileşeni olarak görse sorunun çözümünün kolaylaşacağını” çıkarmış toplantıdan. Nasıl “tiyatronun bileşeni” olunur? Bu konuda eleştirmene düşen görev ne? Eleştirmeni “oyuncu, yazar, yönetmen” ile aynı kefeye koymak olanaklı mı? Kaldı ki tiyatroda yönetmen ve yazar bile “vazgeçilmez” değilken eleştirmen neden “vazgeçilmez” olsun!

Editör, eleştirmen hem içerde hem dışarıda olsun diyor. Pratik karşılığı ne bunun? Sınır nasıl çizilecek? Editör önerisini özetlemiş:  “eleştiri pratiklerinde diyalog yollarını kapamayan, birbirini anlamaya dönük bir yaklaşımın ağırlık kazanması için verilecek bir mücadeleye ihtiyaç duyulduğu açıktır”  Hem “mücadele”yi sevmedim hem de bu mücadelenin “öznesini” bulamadım yazının içinde.

Editör lafı dolaştırıp “ortak akıl” a getirmiş. Onun yolu da “örgütlenme”.  Eleştirmen de içinde olacak mı? İnsanın “ne alaka” diyesi geliyor. Editör sanki yazısının başı ne olursa olsun yazı sonunu “örgüt’e bağlayacakmış gibi duruyor yani “uysa da uymasa da..”, ya da “aklımdan hiç çıkmıyor ki”..  Ama Editör de farkında “geçmişte mücadelesi verilen ama çok kısa sürede rafa kalkan tiyatromuzu bir çatı altında örgütleme girişiminin sonuçsuz kalmasıdır” Bu kaçıncı sonuçsuz kalan örgütlenme? Benim aklıma “terzinin söküğü” ile ilişkisi geliyor.

Editör’ün yazısına bakınca  önce “örgütlenme paneli” arkasından da “Tiyatro portalleri ve editör yazıları için  bir panel” yapılması gerektiğini anlıyorum. Belki de daha da iyisi “arama konferansı” düzenlemek. Zira bana öyle geliyor ki tiyatronun önce “araması” gerek.

Melih Anık

26 Mart 2012 Pazartesi

27 Mart İçin Bir Rüya…

27 Mart  tiyatro için önemli bir gün.  Şimdilik sadece tiyatrocular biliyor ülkemde.

Halk için ‘bedava tiyatro günü’…  İlgili olanlar için.. Davet edilen şanslılar için..

Bilenle bilmeyen bir olmaz değil mi? Bilenlerin bilmeyenlere anlatması gerek değil mi?

Halka anlatacak olan da tiyatrocu değil mi? Zaten en iyi de tiyatrocu ANLATMAZ mı  (tiyatroyu)?

Nasıl anlatmalı?

O sana gelmiyorsa sen ona gitmelisin. Tiyatrocu halka gitmeli!

Örneğin komşusunun kapısını çalıp ona  bir tiyatro kitabı, bileti hediye etmeli.

Örneğin sokaktaki  bir çocuğu elinden tutup, işsizin, dertlinin, annenin, babanın koluna girip ‘gel benimle’ demeli ve tiyatroya götürmeli.

Örneğin  iki yüz(dilerseniz bin) tiyatrocu oyunlardaki karakterlerin makyajıyla ve giysileri içinde trende, vapurda, otobüste, kafede, şehrin en  kalabalık caddesinde, teyzenin, amcanın elini öperek, kardeşin elini sıkarak, çocuğun başını okşayarak bir tirat bir şiir söylemeli.

O zaman annesinin elini tutan çocuk annesine “beni tiyatroya götür” diyecek.

O zaman hayatında hiç tiyatroya gitmemiş anne, baba, kardeş, işçi, memur, zengin, fakir  tiyatroya gidecek.

Bütün bunlar tiyatro, gönülleri şenlendiren havai fişek  olduğu için yapılmalı.

Bütün bunlar kurtuluş, ‘TİYATRO’da olduğu için yapılmalı.

Bütün bunlar halk 'TİYATRO'suz olamayacağı için yapılmalı.

Bütün bunlar tiyatro, ‘SEYİRCİ’siz olamayacağı için yapılmalı.

Bütün bunlar tiyatrocu tek başına yıkımları, zulümleri, haksızlıkları önleyemeyeceği için yapılmalı.

Bütün bunlar yıkımları, zulümleri, haksızlıkları ancak halk önleyebileceği için yapılmalı.

Bütün bunlar  yıkımları, zulümleri  önleyecek olan halk, tiyatronun onu teselli edeceğini, ona yardım edeceğini, onu güçlendireceğini bilirse olur.     

‘Seyreden’ halk,  SEYİRCİ olursa olur.


Tiyatrocu, HALK olduğunu unutmazsa olur.

Melih Anık



22 Mart 2012 Perşembe

Bülent Eczacıbaşı’na Açık Mektup: Yapmayın Bu Festivali!

İKSV Yönetim Kurulu Başkanı olarak 18.İstanbul Tiyatro Festivali tanıtım toplantısına katılmış bir de konuşma yapmışsınız, “sahneye çıkmışsınız” yani.  Her ne kadar İKSV Tiyatro Festivali’nin  Direktörü Prof. Dr. Dikmen Gürün  ama madem ki siz toplantıdasınız silsileye göre sizi “muhatap” almamız doğal sayılmalıdır.  Öte yandan Prof.Dr. Gürün’ün İKSV için bir şans sayılması gerektiğine; samimi ve iyi niyetli çabalarına rağmen Festival’in bugün içinde olduğu durumu onun omuzlarına yıkmanın insafsızlık olacağına;  bu yazı çerçevesinde özetlemeye çalıştığım sorunların kurumsal yapıdan ve zihniyetten kaynaklandığına inandığım ve de bundan Yönetim Kurul Başkanı yani “en baştaki” kişi olarak sizi sorumlu tuttuğum için size hitap ediyorum.

6 Mart 2012 Salı

Mimesis’in Editör'leri ve Yazıları

Mimesis portalında Editör imzası ile “Rosenbergler’in Akıbeti” başlıklı bir yazı yayımlandı. Yazıda Rosenbergler Ölmemeli oyununun kaldırılması üzerine yaşanan gelişmelerden ve tartışmalardan bahsedilmekte ve “bu tartışmadan Türkiye tiyatrosuna dönük bazı kazanımlar çıkmasını arzuluyorsak karşılıklı husumet ve önyargı içeren atışmalardan ziyade olayı çok boyutlu bir biçimde ele alan, aklıselim bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğunu savunuyoruz” denilmekte. Yazının bence en can alıcı noktası da son cümlesidir:  “Aksi taktirde düzeyi sürekli irtifa kaybeden bu tartışmadan en çok Türkiye tiyatrosu zarar görecektir.” Mimesis Editör’ü Türk Tiyatrosu’nu koruma niyetini açıkça ortaya koymaktadır.


4 Mart 2012 Pazar

Coşkun Büktel’e Açık Mektup

Coşkun Büktel facebook sayfasında bağlantısını verdiği bir derleme yapmış. O derleme içinde benden de bahsetmiş. Aynen aldım:
“MELİH ANIK TWEET'LERİ: Sözleşme her zaman yazılı olmaz, söz de bir sözleşmedir. (...) Anladığım kadarıyla, olaya nereden bakıldığı ve amaç bu noktada yargıları da değiştiriyor. (...) O kadar "twit"ten sonra yazılı "sözleşme" üzerinde ısrarcı olmak da bir tercihtir tabii. (...)
COŞKUN BÜKTEL: Sayın Anık, alaturkalıktan uzak iki ciddi kurum arasındaki sözleşmeler "her zaman yazılı olur". "Yazılı sözleşmede ısrarcı olmak", (sizin gayet öznelce iddia ettiğiniz gibi) bir "tercih" değil, böyle ciddi kurumlar arası ilişkilerde yasal bir "zorunluluktur". Lütfen konuyu saptırmayın! Linççilere kabul ettirmeye çalıştığımız, "insan hakları", "emek" ve "demokrasi" sözcüklerinin yalnızca "laftan" ibaret olmadığı gerçeğini size de mi kabul ettirmek zorundayız? Kimbilir hangi nedenle korsanları (ya da en azından korsan temsil vermeyi umursamayanları) savunma ihtiyacıyla nesnel gerçekliği ve nesnel kanıtları kabul etmeyişiniz, nesnel gerçeklerin nesnelliğini yok etmez. Siz kimbilir hangi nedenle karşı çıkıyorsunuz diye, nesnel gerçekliğin öznelliği kanıtlanmış olmaz. Bu çabanız ancak sizin kendinizin (tahmin etsek bile kesin bilemeyeceğimiz) bireysel nedenleriniz yüzünden "öznel" olduğunuzu kanıtlar.”

Ben de ona aşağıdaki mesajı gönderdim: