Kayıtlar

2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Fazla Mesai Olarak Tiyatro: Artiz Mektebi

Vaktim ve haberim olursa tiyatro ile ilgili yapılanları (en azından bir örneği) takip etmeye çalışıyorum. Tiyatronun esasları üzerinde yapılan şeyler  yok hükmünde. Geriye oyunculuk atölyeleri, pıtrak gibi çoğalan toplulukların oyunları kalıyor. Oyunculuk atölyeleri ile ilgili görüşlerim olumlu değil. Ülkede üniversite, akademi adı altında pek çok okul var ama mezun olanlar  beğenilmiyor. Herkes kendi oyuncusunu yetiştirmeye çalışıyor.  Derme çatma programlarla altı ayda, sonradan ‘sanatçı’ adını alacak ‘ham’ oyuncular çıkıyor ortaya. Kimileri dizi oyuncusu yetiştiriyor. Oyuncu ajansları  ile yapım firmaları iç içe. Kendine göre mantığı olan bir düzen kurulmuş. Oyuncu bir diziye kapağı atma karşılığında tiyatro sahnesinde bedavaya razı. Fazlasını istese de alamaz zaten.  Bazı tiyatrolar bunu kullanıyor. Dizide biraz para kazanan kendi tiyatrosunu yapmak için bir oturma odası bulmaya çalışıyor. Ona bir felsefe giydiriyor. Biraz kendi görünüyor biraz da salonunu salonsuzlara kiralayara…

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i

Kosta Kortidis’i oyuncu diye bilirdim, meğer ‘yazar’mış da. 2012 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri’nde yazdığı oyun Rulet, finalist olmuş. Oyunu kendisinden istedim ve okudum.
Rulet, 1943 yılında Nazi’lerin büyük hayâlinin sonuna doğru gelinmekte olduğu, Nazi ordusunun Berlin’e doğru çekildiği bir dönemde Ruslar tarafından yakalanan ve hapsedildikleri hücrede başlarına neyin geleceğini bilmeyen bir Binbaşı ve bir Başçavuş arasında geçiyor. Bu iki insanın ortak kaderi yaşamalarından kaynaklanan dayanışma, aynı hücrede geçen günlerin kırk yedincisinde doğal olarak kişisel geçmişlerin paylaşılmasına yol açar. İlk kırk altı günü bilmiyoruz ama hayâlimizde o günleri ‘yazma’mızın önünde bir engel yok. Muhtemelen esirleri esir alan korkudan, geçen zaman içinde umut filizleri yeşermeye başlamıştır. Bu umut, kurtulma hayâllerini besler. Oyunun sonlarına doğru, kendisinden bahsedilen Rus Yüzbaşı sahneye çıkar. Yüzbaşı’nın girişiyle iki Nazi subayının oyun süresince duydukları seslerin nedenini …

Yonca Gezgin’in Tezi: ‘Tiyatro ve Delilik’

Yonca Gezgin’i İstanbul Aydın Üniversitesi tarafından Ayşenil Şamlıoğlu’nun rejisi ile sahnelenen Lysistrata isimli oyunda seyrettim. Sahneden yayılan ışığını fark etmemek imkânsızdı. Oyunu yazdım ve Yonca Gezgin’den bahsettim. Kendisi ile karşılaşmadım, el sıkışmadım ama gerek Twitter gerek Facebook’da paylaşımlarından okul bitirme projesi olarak ‘Tiyatro ve Delilik’ üzerine bir tez yazdığını öğrendim. Kendisinden rica ettim, tezini gönderdi, okudum.

Sait Faik ve ‘Esas Mesele’

Sait Faik okuyorum son günlerde. Yeniden, kendimi durduramadan. Her yaş başka türlü anlar ya ben bu yaşımda onu daha farklı anlıyorum.Araya giren yeni yeni olaylar nedeniyle zaman da buna imkân veriyor, 
Balıkçının Ölümü’ isimli kitabında,  6 Temmuz 1940 tarihli Vakit gazetesinde çıkan bir yazısını okudum, ismi ‘Millet Bahçesi’. O hikâyeden bir bölümü paylaşayım:
Belki bahçe çok eskidir. Öyle ya Hüseyin Cahid’in gençlik zamanından kalmadır. Belki daha eskidir. Oraya ait bir iki hikâye okuduğum hatırlıyorum. Mesele o değil. Bahçenin bu yaşı bence sayılmaz. Geceleri ve parasız millete açılma zamanı yâni ‘Millet Bahçesi’ denmeye lâyık zamanı daha çok yenidir. Hemen hemen beş altı aylık bir şeydir. Ondan evvel kapıda Yahudi matmazeller gişelerin başında otururlar, adama ‘Piaster 5’ derlerdi. Daha sonra ihtiyar memurlar peydah oldu. Yine gişelerden başlarını uzatıp : ‘Nereye gidiyordun hemşerim? Babanın bahçesi mi zannettin?’ diye ismi ‘Millet Bahçesi’ olan bahçeye milleti bırakmadılar.…

Türk Telekom’un Kopan Hatları ve İnsanın Değeri

Ülkemize kentsel dolaşım geldi. Dolaşa dolaşa sokaklarda yıkılacak ev arıyor. Pek de becerikli maşallah hemen buluyor, altı katlı bir binayı bir sene içinde yıkıyor, yapıyor. Ellerine sağlık kentsel dolaşım. Bizim çevremizde de dolaşmaya başladı. Sokağımızın başındaki evi yıkmaya başladı. Ben bu satırları o sırada yazıyorum. Bizim evin temelleri sarsılıyor katlar birbiri üstüne göçtükçe. Kepçenin acelesi var, dalıyor oraya buraya. Kabloların, boruların gözünün yaşına bakmıyor.

Grzegorz Jarzyna ile Polonya Tiyatrosu Söyleşisi (İKSV)

11 Mayıs 2014 tarihinde İKSV Salon’da yönettiği iki oyun (“Ne Yaptıysak Nafile…”  ve “Nosferatu”)19.İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında  seyirci ile buluşan Grzegorz Jarzyna ile bir söyleşi yapıldı. Keşke katılım daha çok olsaydı.
Moderatörlüğünü İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Başkanı Doç.Dr.Kerem Karaboğa’nın yaptığı  söyleşide “Türkçe-Lehçe-Türkçe” tercümeyi Devrim Koçak yaptı.

19.İstanbul Tiyatro Festivali(2014) Hakkında Düşüncelerim

Uzun yıllar “Uluslararası” olan tiyatro festivali artık “İstanbul” ismiyle anılıyor. Aslında bu geçiş iki yıl önceki festival ile başladı(sinyalleri verdi). Festivali başlangıcından bu yana İKSV tertiplediği için bu yıl yapılan öncekilerin devamı ve onun için “ondokuzuncusu”.  Ama İKSV’nin festivalin ismindeki “uluslararası ” takısını kaldırması kafamı meşgul ediyor. Bir an için İKSV tüm festivaller için İstanbul’u bir marka olarak kullanmaya karar verdi diye düşündüm ama İKSV,  müzik ve film festivalleri için “uluslararası ” ismini muhafaza ediyor. O zaman da ben yeni ismin nedenlerini düşünmeye başladım.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Tiyatro Yardımı İçin Açılan Davalar

Haberi okudum:
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca özel tiyatrolara sağlanan 2013-2014 ödenekleri bir hayli tartışma yaratmış, önceki yıllarda ödenek alan bazı tiyatroların ödeneği kesilince, "Gezi'ye destek verdikleri için" bu durumun ortaya çıktığı öne sürülmüştü.
Genco Erkal, Gülriz Sururi, Rutkay Aziz, Ferhan Şensoy, Levent Üzümcü, Orhan Aydın, Kemal Kocatürk ve Emre Kınay’ın da aralarında olduğu sanatçılar bakanlığın "keyfi ayrımcılığına maruz kaldıklarını ve kendi yandaşlarına birden fazla ödenek gösterildiğini" açıklamış, kararın iptali ve yürütmenin durdurulması için davalar açmıştı.

Mauritius İzlenimleri 7

Resim
Sonradan İngiliz Başbakanı olan 'William Pitt 'The Elder' (1st Earl of Chatham)1761'de  "İngilizler Hindistan'ı kontrol etmek istiyorlarsa Mauritius'ta Fransızlar olmamalı" demiş. 1860 yılında İngilizler, adayı Fransızlardan almış. Buna rağmen Fransızlar adaya Fransız kalmamışlar hâlâ adada mevcudiyetlerini hissettiriyorlar, hiç bir Fransız markası burada üretilmemesine rağmen ve  İngilizlerin neredeyse her markası burada  üretildiği halde. Dünyayı başka şekilde görmek de mümkün. Seyahatler bu işe yarıyor.
Mauritius erkek egemen bir toplum. Şaşırtıcı değil, değil mi? Ama eşleri ile seyahat eden golf tutkunları da onlardan farklı değil. Avrupa'dan kilometrelerce uzağa erkeğin golf keyfi öne alınarak geliniyor. Erkekler golfteyken kadınlar kumsalda bronzlaşıyor. Akşam yemeklerine "dress code" geleneğine uyarak "iniyorlar". Kaldığımız otelin iki golf sahası var. Yollarda  oradan oraya taşınan golf takımlarını görmek mümkün.
Maurit…

Mauritius İzlenimleri 6

Mauritius'da gelir getiren üç kalem var : Turizm, tekstil ve şeker kamışı. Turizmde amaç, nüfuslarının üstünde turist getirmek. Bu nedenle yeni oteller, AVM'ler yapılıyor. Ancak bunlar yapılırken turistin ilgisini çeken saflık temizlik ve doğa kayboluyor. Mauritius yabancılara hizmet eden durumunda. Tekstilde dünya markalarının üretimi burada yapılıyor ama Mauritius'un kendi markası yok. Başka markalar için fason üretim yapılıyor. Gördüğüm kadarıyla onların buradaki fiatları kendi ülkedekilerden de pahalı. Bu alanda Hintliler çalışıyormuş. Şeker kamışının şeker olması da özelliğini kaybeden bir konumda zira dünya piyasası ve turizmden beklentilerin artması bu ürünü ikinci plana atmaya başlamış. Mauritius şu anda tarım olarak kendine yetiyor. Küçük baş hayvancılık da sorun değil ama büyük baş hayvan ithal ediyormuş. Balığın da ithal edildiğini duydum. İstihdamın çoğu da turizm alanında desem yanılmış olmam.
Mauritius'da konuştuğum bir yerli "Benim üç oyum var. İkis…

Mauritius İzlenimleri 5

Port Louis Kalesi'nden şehri genel olarak anlama şansı var. Bir şehre yukardan bakmak her şeyi yerli yerine oturtuyor. Port Louis eski bir şehir. TOKİ gerek ! Trafik, park etmek sorun. Ülke nüfusu az ama merkezler çağın dertlerinden payını alıyor. İnşaat panolarına bakınca alt yapı çalışmalarının sürdüğünü gördüm.
Eski çarşıda dolaştık, Sahildeki AVM'ye bakındık. Kitapçıdaki kitapların çoğu Fransızca. Yerel bir yazar tanımak istedim Mauritius tarihi hakkında bilgilenmek istedim ama maalesef turistik İngilizce kitaplardan başka kitap bulamadım. Yazarlar Fransızca yazmayı tercih etmişler.
Kuzeye sahilden gittik. Bir kaç "beach"de durduk.Batı sahili daha mütevazı tesisler ile dolu. Bu arada şunu belirtmem gerek Mauritius'ta tüm sahiller halka açık. Bizim kaldığımız otele güvenliği geçerek giriliyor ancak sahilden girmek mümkünmüş.
Eski bir şeker fabrikası müze olmuş. Ziyaret ettik. Şeker kamışı olunca rom da yapılıyor tabii. Rom melastan yapılıyor, posadan yani. Pek…

Mauritius İzlenimleri 4

Kuzeye turun ana merkezi, Port Louis, ortadaki kalenin ikiye böldüğü bir şehir. Denize doğru bakarsanız sağ tarafta müslüman mahallesi sol tarafta Hindu mahallesi var. Müslümanların bu kadar yoğun olarak yaşadıkları bir başka mahalle yokmuş. Kıyafetler "orada" olduğunuzu anlatıyor.  Şehrin otantik bir çarşısı var.  Yiyecek dahil her şey satılıyor. Satıcılar yabancılara karşı atak, bizde de olduğu gibi. Pazarlık Allahın emri. Söylenen fiatın üçte birine alma şansınız çok. Sabırlı ve güler yüzlü olmak gerekiyor. Bazılarının yabancı sevmedikleri hissine kapıldım. Şehir dar bir alana sıkışmış, çevresi dağlarla çevrili. Denize açılan ağzında eski binaların değiştirilmesi ile AVM oluşturulmuş. Bizdekilerden farklı değil. Okuduğum bir kitaptan alıntıyla "dünya batılılaşıyor". Bence iyi olmuyor. Ben şehrin kendine özel kalbinin attığı mekânları seviyorum. Mauritius bu açıdan henüz bâkir. Ancak emlâk çılgınlığı burada da hayatı değiştirecek. Şimdi yolların her iki yanında u…

Mauritius İzlenimleri 3

Bu mevsimde yağmurlar oluyormuş. Bugün tüm gün sürdü. Ama ne yağmur. Sabah yağmur denize çivi gibi düşüyordu. Kuşlar sustu. Palmiyeler yere secde etti. Yağmurların çokluğu sayısız dereden de anlaşılıyor. İçme suyu rezervuarları ve elektrik bu su bolluğunun kanıtları gibi. Enerji, su türbinlerinden elde ediliyormuş. Evlerde musluk suyu içilebilir kalitede imiş. Adanın her tarafında yeşil renk hâkim. Pek çok endemik bitki var. Endemik hayvanlar dikkate alındığında Mauritius dünyada yüzde yirmilik bir paya sahipmiş. Güneş doğmadan şakımaya başlayan ve kahvaltı masalarının çöpçüsü bir kuş var burada Martin diyorlar. Bedeni kumru renginde. Başı ve kuyruğu siyah. Gagası ve ayakları sarı. Ayakları tavuğunkine benziyor. Gözlerine sarı maske takmış gibi. Yürüyüşüne bakarsanız tavuk. Baş ve gagası kargayı hatırlatıyor. Yürürken 'Horoz Nuri' gibi başını ileri geri oynatıyor. Boş bulduğu masadaki tabağa fütursuzca dalıyor. Serçeler ile arası iyi değilmiş. Burada çalışanlara sordum umursam…

Mauritius İzlenimleri 2

Mauritius Adasını dört yönle anlatmak alışkanlık olmuş galiba. Doğu tarafında daha yeni oteller var ama rüzgârlı olurmuş. Biz Doğudayız rüzgârın kötülüğünü görmedik. Batının denizi sâkinmiş , oteller daha eski deniyor. Güneyde görülecek çok yer var. Kuzey ise Port Louis'in çevresinden başlayarak en Kuzeye kadar 17-18. yüzyılların olaylarının izlerini taşıyormuş.(Henüz görmedik)
Güney turu Trout aux Cerfs ile başlıyor. En yüksek tepesi sekiz yüz küsur metre olan Mauritius tabak gibi önünüze seriliyor. Eski bir volkanı göreceğim diye gidiyorsunuz ama söylemeseler anlamazsınız. Her tarafı yeşilin türlü renkleri ile ağaçlanmış bir çukur var önünüzde.Turumuzu daha Güneye devam ediyoruz. Sırada Grand Basin var. Kutsal sayılan bir göl yanında kurulmuş bir tapınak ve göl kenarında su üzerinde Şiva, Ganeş, Hanuman, Perwati, Krişna, Sai Baba heykelleri var. Şubat'ta festival olurmuş binlerce kişi gelirmiş. Göldeki balıklar da kutsal sayılıyor. Hindistan'ı görenler için basit kalır. …

Mauritius İzlenimleri 1

Mauritius "kendi hâlinde" bir ada olamamış hiç bir zaman.. Bir İtalyan haritacıdan öğrenmiş dünya varlığını. Önce Araplar ardından sırasıyla Hollandalı, Portekizli gemiciler Fransızlar ve İngilizler bu adanın sâkini olmuşlar. Aslında işgalcisi demek daha doğru. Konuştuğum bir buralı "Mauritis'te hiç bir zaman kölelik olmadı" dedi. Bu durumda "sömürge"den de bahsedilemez tabii ki. Aslında sömürülecek pek bir şeyi de yok adanın. Şekerkamışı yegâne zenginliği. Galiba İngilizler döneminden çay girmiş hayatlarına. Maden yok, petrol yok. 2000 kilometrekarede bir milyon üçyüz bin kişi yaşıyor. Şimdilerde esas gelir turizmden. "Hint Okyanusu'nun Anahtarı ve Yıldızı" ismiyle pazarlanıyor.
Resmi dili yokmuş ama parlamentoda görüşmeler İngilizce yapılırmış. Anayasa Fransız İngiliz karışımı imiş. Eğitim dili İngilizce ama günlük konuşma dili "Creole". Creole nasıl bir dildir diye sorduğunuzda alacağınız cevap aynı:"Fransızcaya benzer.…

Salzburg Mozart Haftası (29 Ocak - 2 Şubat 2014)

29 Ocak 2 Şubat 2014 arasında Salzburg Mozart Haftası etkinliklerinin bir bölümünü izleme şansım oldu. Müzik ile ilgili değerlendirmelerim “beğendim, beğenmedim”den öte olmayacağı için bazıları gibi müzik otoritesi gibi davranıp çizmeyi aşmadan  Salzburg’a ilişkin gözlemlerimi  ve düşüncelerimi “kendimce” paylaşmak için bu yazıyı yazdım.

Taçlı Beyaz Kartal : Polonya Cumhuriyeti

Oynadığımız bir oyun var. Gitmeye karar verdiğimiz ülke hakkında bir nev’i çağrışım oyunu, aklımıza gelenler. Polonya için de oyunu oynadık. Tabii ki aklımıza hemen Chopin geldi. Sırasıyla Kopernik,  Madam Curie’yi hatırladık. “Viyana kuşatması” iki ülke arasında önemli bir dönüm noktası idi. Osmanlı’da gerileme döneminin başlangıcı sayılan “1699 Karlofça Anlaşması”.  Sonra konsantrasyon kampları , Hitler. “Solidarity” “Lech Walesa”. Gençliğimizde Sopot Şarkı Festivali’ne katılan şarkıcılarımız vardı. 1976’da  “En iyi şarkıcı İkincilik Ödülü” alan Neco’yu hatırlıyoruz. Futbol ile ilgili Krakov ve Katoviçe. Tiyatro denince Grotowski. Testosteron’u unutmadık hâlâ..  Tabii ki Polenezköy ve  Schengen vizesi almamız gerektiğini de. Şunu söyleyebilirim ki Polonya’yı ziyaret ettikten sonra öğrendiklerimiz gitmeden önce bildiklerimizden çok daha fazla. Farklı ufuklara yelken açtık. Polonya sık ziyaret etmek istediğimiz ülkelerden biri oldu. Polonya’daki festivaller bizi peşine düşürecek sanı…

Türkiye Barolar Birliği ile Sanatçılar Arasında İmzalanan Protokol

20 Ocak 2014'de Türkiye Barolar Birliği(TBB) ile sanatçılar arasında bir İşbirliği Protokolü imzalandı ve taraflar ayrıca Ortak Deklarasyon'a imza attı.
Her iki belge de TBB’nin portalinde yayımlandı. Toplantıda yapılan bazı konuşmaların linkleri de TBB’nin “twitter” hesabında verildi. Ben belgeleri okudum, konuşmaları dinledim.  Sanıyorum bu toplantıdan en çok öne çıkan Barış Atay’ın konuşması oldu.

Nedim Gürsel ile Pera Palas’ta Bir Öğleden Sonra

Pera Palas’ın düzenlediği yazarlarla sohbet toplantılarının bu seferki konuğu Nedim Gürsel idi. Çoğunluğu kadın olan dinleyicilerin içindeki dört erkekten biri idim. Yaşasın kadınlar!
Yazarın son romanı Yüzbaşının Oğlu’nu tanıtmak için düzenlenmiş bir toplantı idi. Ama lâf lâfı açtı, Nedim Gürsel Pera Palas’ta kaldığı ilk odadan (Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun odası) yola çıktı, kaldığı ikinci odaya (Adnan Menderes’in odası) girerek bizi ustalıkla romanının atmosferine soktu. Dönemsel bir roman kahramanı yaratıp, entrikalı bir anlatı  ve olaylar/insanlar arasında bağlar kurarak  romanını oluşturduğundan bahsetti.  “Bu romanda lise yılları anılarıma dönmek istedim.” dedi. Nedim Gürsel,  yaratma özgürlüğünün giderek kısıtlandığını, endişe içinde yazdığından bahsetti. ”Romanı öyle tasarlamadım ama roman bittiğinde gündemle buluştu. Otorite ile hesaplaşma, biat kültürüne karşı başkaldırı saydığım Gezi olayları ile benzerlikler taşıdı. Yazarlar gelecek olayları önceden hissediyor sanki” de…

Sydney Festival 2014 ve Bizim Festivallerimiz

Beyhan Murphy’nin  “şu çeşitliliğe bakın...” diyerek paylaştığı “twit”ten Ayşenil Şamlıoğlu aracılığıyla haberdar olup  Sydney Festival 2014 tanıtım sayfasına bakınca ben de “Kendi halimizde yaşayıp gidiyorduk.. Ne gerek vardı buna :)))” diye yazdım. (http://www.sydneyfestival.org.au/2014/Theatre-and-Dance/ ) Zaten “rahatımız kaçmış” ama “avunuyor, avutuluyoruz”, geçip gidiyoruz işte! Ne gerek var dünyayı “gözümüze sokmaya” değil mi? Kıskanarak, içim acıyarak Sydney Festival sayfasını inceledim. Başladım düşünmeye..

Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali- 2013

11-18 Ekim 2013 tarihleri arasında “Adam Mickiewicz Institute”ün davetlisi olarak Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali’ni izledim.  8 günde 16 gösteri seyrettim. Oyunlara geçmeden önce festival hakkında gördüklerimi ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum .
Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali’nin bu yıl yedincisi yapıldı. İlki 2001 yılında yapılmış. Yâni bir festivalin karakterini belirlemesi için 18 defa yapılması gerekmiyor. Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali neyi amaçladığını gösteren, nereye yürümek istediğini açıkça ortaya koyan bir festival. Ben orada unutulmaz bir hafta geçirdim. Yeni festivali merakla bekliyorum.

Gergedan, Tiyatrocu ve “Rikkat”

Bir tiyatro oyuncusu “Memlekette canımı sıkacak  çok şeyler oluyor, dışarıya çıkmayacağım” dedi, ben de ona “Gergedan oynansa (mı?)” dedim. Bu yazı öyle doğdu.
Herkes bilir ama Gergedan’ı hatırlatayım.
Ülkede giderek herkes gergedanlaşır. “Gergedanlaşma” doğallaşır.  Oyunun kahramanı Bêrenger oyunun sonunda odasında tek başına insan olarak kalma savaşı verir  ve “Bütün dünyaya karşı kendimi savunacağım. Ben son insanım, sonuna kadar öyle kalacağım. Boyun eğmiyorum” der.
İonesco’nun oyununu bilen herkes bunu bilir, tiyatrocu hayda hayda bilir.
Dışarıda “can sıkıcı şeyler olmakta”, tiyatrocu evine kapanmıştır,  “evinden dışarı çıkmak” istememektedir. Bu bana Bêrenger’i hatırlattığı için bir tiyatrocuya “Gergedan’ı hatırlattım. Çok açıktır ki bu o tiyatrocuya yapılmış bir iltifattır.
Burada durun, yazının bundan sonrasını okumadan düşünün. Siz ne cevap verirsiniz?