29 Eylül 2014 Pazartesi

Fazla Mesai Olarak Tiyatro: Artiz Mektebi

Vaktim ve haberim olursa tiyatro ile ilgili yapılanları (en azından bir örneği) takip etmeye çalışıyorum. Tiyatronun esasları üzerinde yapılan şeyler  yok hükmünde. Geriye oyunculuk atölyeleri, pıtrak gibi çoğalan toplulukların oyunları kalıyor. Oyunculuk atölyeleri ile ilgili görüşlerim olumlu değil. Ülkede üniversite, akademi adı altında pek çok okul var ama mezun olanlar  beğenilmiyor. Herkes kendi oyuncusunu yetiştirmeye çalışıyor.  Derme çatma programlarla altı ayda, sonradan ‘sanatçı’ adını alacak ‘ham’ oyuncular çıkıyor ortaya. Kimileri dizi oyuncusu yetiştiriyor. Oyuncu ajansları  ile yapım firmaları iç içe. Kendine göre mantığı olan bir düzen kurulmuş. Oyuncu bir diziye kapağı atma karşılığında tiyatro sahnesinde bedavaya razı. Fazlasını istese de alamaz zaten.  Bazı tiyatrolar bunu kullanıyor. Dizide biraz para kazanan kendi tiyatrosunu yapmak için bir oturma odası bulmaya çalışıyor. Ona bir felsefe giydiriyor. Biraz kendi görünüyor biraz da salonunu salonsuzlara kiralayarak sabit giderleri başkasına taşıtıyor. Bu tiyatro âleminde bir gücün ortaya çıkmasına neden oluyor tabii ki. Salonu olanın yanlışları ‘görülmüyor’. 'İç eleştiri' yapılamıyor. Onlarca ‘mini’ topluluk ayda bir gösteri yaparak hayatta(gündemde) kalmaya çalışıyor; aldıkları ya da alacakları yardım dosyasına iliştirmek için haklarında bir yazı çıksın diye eleştirmen peşinde koşuyor. Yeni bir oyundan önce  twitter’da eleştirmenler takip edilmeye başlanıyor. Ardından davet geliyor. Davet ederken ‘sizin yazıklarınıza bayılıyorum. Sizin gibi nesnel eleştirmen yok’ övgüleri, yazı istedikleri gibi çıkmamışsa twitter takibinden vazgeçişler yazıyı da görmezden gelmeler. Galaya çağıran, çağırmaktan vazgeçiyor. Ama onlar o kadar çok ki galasız kalmıyor eleştirmen. Allahtan Yaşam Kaya var da imdada yetişiyor. Kendi helâk ediyor adam.  ‘Çağırmazsanız sizi yazmam’ diye korkutuyor, iyi yer vermezlerse olay çıkartıyor da eleştirmenliği kurtarıyor(!) Karşılığını da veriyor, her yere koşturuyor her gördüğüne boncuk takıyor. Akmen’ler ailece bu işin içinde. Tiyatro bir hayâl âleminde yuvarlanıp gidiyor. Ama kocaman bir kar topu olup ülkeyi da sarsamıyor zira dağdan düşerken kar tanelerinin hepsi kendi topunu yaratmak hevesinde toz olup havaya dağılıyor.

18 Temmuz 2014 Cuma

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i

Kosta Kortidis’i oyuncu diye bilirdim, meğer ‘yazar’mış da. 2012 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri’nde yazdığı oyun Rulet, finalist olmuş. Oyunu kendisinden istedim ve okudum.

Rulet, 1943 yılında Nazi’lerin büyük hayâlinin sonuna doğru gelinmekte olduğu, Nazi ordusunun Berlin’e doğru çekildiği bir dönemde Ruslar tarafından yakalanan ve hapsedildikleri hücrede başlarına neyin geleceğini bilmeyen bir Binbaşı ve bir Başçavuş arasında geçiyor. Bu iki insanın ortak kaderi yaşamalarından kaynaklanan dayanışma, aynı hücrede geçen günlerin kırk yedincisinde doğal olarak kişisel geçmişlerin paylaşılmasına yol açar. İlk kırk altı günü bilmiyoruz ama hayâlimizde o günleri ‘yazma’mızın önünde bir engel yok. Muhtemelen esirleri esir alan korkudan, geçen zaman içinde umut filizleri yeşermeye başlamıştır. Bu umut, kurtulma hayâllerini besler. Oyunun sonlarına doğru, kendisinden bahsedilen Rus Yüzbaşı sahneye çıkar. Yüzbaşı’nın girişiyle iki Nazi subayının oyun süresince duydukları seslerin nedenini anlarsınız; Nazi subayları arasındaki dayanışma ve dostluğun rengi değişir.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Yonca Gezgin’in Tezi: ‘Tiyatro ve Delilik’

Yonca Gezgin’i İstanbul Aydın Üniversitesi tarafından Ayşenil Şamlıoğlu’nun rejisi ile sahnelenen Lysistrata isimli oyunda seyrettim. Sahneden yayılan ışığını fark etmemek imkânsızdı. Oyunu yazdım ve Yonca Gezgin’den bahsettim. Kendisi ile karşılaşmadım, el sıkışmadım ama gerek Twitter gerek Facebook’da paylaşımlarından okul bitirme projesi olarak ‘Tiyatro ve Delilik’ üzerine bir tez yazdığını öğrendim. Kendisinden rica ettim, tezini gönderdi, okudum.

26 Haziran 2014 Perşembe

Sait Faik ve ‘Esas Mesele’

Sait Faik okuyorum son günlerde. Yeniden, kendimi durduramadan. Her yaş başka türlü anlar ya ben bu yaşımda onu daha farklı anlıyorum.Araya giren yeni yeni olaylar nedeniyle zaman da buna imkân veriyor, 

Balıkçının Ölümü’ isimli kitabında,  6 Temmuz 1940 tarihli Vakit gazetesinde çıkan bir yazısını okudum, ismi ‘Millet Bahçesi’. O hikâyeden bir bölümü paylaşayım:

Belki bahçe çok eskidir. Öyle ya Hüseyin Cahid’in gençlik zamanından kalmadır. Belki daha eskidir. Oraya ait bir iki hikâye okuduğum hatırlıyorum. Mesele o değil. Bahçenin bu yaşı bence sayılmaz. Geceleri ve parasız millete açılma zamanı yâni ‘Millet Bahçesi’ denmeye lâyık zamanı daha çok yenidir. Hemen hemen beş altı aylık bir şeydir. Ondan evvel kapıda Yahudi matmazeller gişelerin başında otururlar, adama ‘Piaster 5’ derlerdi. Daha sonra ihtiyar memurlar peydah oldu. Yine gişelerden başlarını uzatıp : ‘Nereye gidiyordun hemşerim? Babanın bahçesi mi zannettin?’ diye ismi ‘Millet Bahçesi’ olan bahçeye milleti bırakmadılar. İşte nihayet gişeler yıkıldı. Bahçe altı aydır şehrin insanlarına açıktır.”

Başta İstanbul olmak üzere ülkede millete açılan alanlar azalmaktadır. Yeni yapılan rezidanslar ile birlikte geniş alanlar tel çit ile çevrilmekte; sahillere ulaşım imkânsızlaşmakta; ormanlar özelleşmekte;  antik alanlar, park ve bahçeler ‘millet’e kapanmaktadır. Ben ülkemde, ‘babamın bahçesi’nde gibi dolaşmak  istiyorum. Bence ‘esas mesele budur’. Sait Faik’i okursanız anlarsınız, bu, hiç de yeni bir mesele değildir.


Melih Anık

Türk Telekom’un Kopan Hatları ve İnsanın Değeri

Ülkemize kentsel dolaşım geldi. Dolaşa dolaşa sokaklarda yıkılacak ev arıyor. Pek de becerikli maşallah hemen buluyor, altı katlı bir binayı bir sene içinde yıkıyor, yapıyor. Ellerine sağlık kentsel dolaşım. Bizim çevremizde de dolaşmaya başladı. Sokağımızın başındaki evi yıkmaya başladı. Ben bu satırları o sırada yazıyorum. Bizim evin temelleri sarsılıyor katlar birbiri üstüne göçtükçe. Kepçenin acelesi var, dalıyor oraya buraya. Kabloların, boruların gözünün yaşına bakmıyor.

13 Mayıs 2014 Salı

Grzegorz Jarzyna ile Polonya Tiyatrosu Söyleşisi (İKSV)

11 Mayıs 2014 tarihinde İKSV Salon’da yönettiği iki oyun (“Ne Yaptıysak Nafile…”  ve “Nosferatu”)19.İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında  seyirci ile buluşan Grzegorz Jarzyna ile bir söyleşi yapıldı. Keşke katılım daha çok olsaydı.

Moderatörlüğünü İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Başkanı Doç.Dr.Kerem Karaboğa’nın yaptığı  söyleşide “Türkçe-Lehçe-Türkçe” tercümeyi Devrim Koçak yaptı.

27 Nisan 2014 Pazar

19.İstanbul Tiyatro Festivali(2014) Hakkında Düşüncelerim

Uzun yıllar “Uluslararası” olan tiyatro festivali artık “İstanbul” ismiyle anılıyor. Aslında bu geçiş iki yıl önceki festival ile başladı(sinyalleri verdi). Festivali başlangıcından bu yana İKSV tertiplediği için bu yıl yapılan öncekilerin devamı ve onun için “ondokuzuncusu”.  Ama İKSV’nin festivalin ismindeki “uluslararası ” takısını kaldırması kafamı meşgul ediyor. Bir an için İKSV tüm festivaller için İstanbul’u bir marka olarak kullanmaya karar verdi diye düşündüm ama İKSV,  müzik ve film festivalleri için “uluslararası ” ismini muhafaza ediyor. O zaman da ben yeni ismin nedenlerini düşünmeye başladım.

26 Mart 2014 Çarşamba

Kültür ve Turizm Bakanlığı Özel Tiyatro Yardımı İçin Açılan Davalar

Haberi okudum:

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca özel tiyatrolara sağlanan 2013-2014 ödenekleri bir hayli tartışma yaratmış, önceki yıllarda ödenek alan bazı tiyatroların ödeneği kesilince, "Gezi'ye destek verdikleri için" bu durumun ortaya çıktığı öne sürülmüştü.
Genco Erkal, Gülriz Sururi, Rutkay Aziz, Ferhan Şensoy, Levent Üzümcü, Orhan Aydın, Kemal Kocatürk ve Emre Kınay’ın da aralarında olduğu sanatçılar bakanlığın "keyfi ayrımcılığına maruz kaldıklarını ve kendi yandaşlarına birden fazla ödenek gösterildiğini" açıklamış, kararın iptali ve yürütmenin durdurulması için davalar açmıştı.

24 Mart 2014 Pazartesi

Mauritius İzlenimleri 7



Sonradan İngiliz Başbakanı olan 'William Pitt 'The Elder' (1st Earl of Chatham)1761'de  "İngilizler Hindistan'ı kontrol etmek istiyorlarsa Mauritius'ta Fransızlar olmamalı" demiş. 1860 yılında İngilizler, adayı Fransızlardan almış. Buna rağmen Fransızlar adaya Fransız kalmamışlar hâlâ adada mevcudiyetlerini hissettiriyorlar, hiç bir Fransız markası burada üretilmemesine rağmen ve  İngilizlerin neredeyse her markası burada  üretildiği halde. Dünyayı başka şekilde görmek de mümkün. Seyahatler bu işe yarıyor.
Mauritius erkek egemen bir toplum. Şaşırtıcı değil, değil mi? Ama eşleri ile seyahat eden golf tutkunları da onlardan farklı değil. Avrupa'dan kilometrelerce uzağa erkeğin golf keyfi öne alınarak geliniyor. Erkekler golfteyken kadınlar kumsalda bronzlaşıyor. Akşam yemeklerine "dress code" geleneğine uyarak "iniyorlar". Kaldığımız otelin iki golf sahası var. Yollarda  oradan oraya taşınan golf takımlarını görmek mümkün.
Mauritius'ta görülecek yerler birbirinden uzak. Arabaya ihtiyaç var. Şoförlü bir araç kiralayıp günü programlamanız gerekiyor. Tam gün ya da yarım gün planlama yapıyorsunuz. Biz de öyle yaptık. Birlikte tura çıktığımız rehber-şoför bir Mauritius halk aydını çıktı. Her konuda konuştuk, o da sorularımıza cevap verdi. Bu yazı dizisinde ondan bahsetmesem olmaz. AJAY PARAHOO bizimle   çok iyi  ilgilendi, kendisi de ülkesinin meseleleri ile ilgili, belli bir görüşü ve inançları olan biriydi. Birlikte tura çıktığımız günlerde son derece büyük bir nezaket  ile bizi bilgilendirdi. Görmemiz gereken şeyler hakkında dikkatimizi çekti. Yerli birinin gözünden ülkeyi tanımak çok güzel bir deneyim oldu bizim için. Fotoğrafı şu adreste:
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=10152340343838324&set=gm.766147163395837&type=1&theater
Melih Anık

23 Mart 2014 Pazar

Mauritius İzlenimleri 6

Mauritius'da gelir getiren üç kalem var : Turizm, tekstil ve şeker kamışı. Turizmde amaç, nüfuslarının üstünde turist getirmek. Bu nedenle yeni oteller, AVM'ler yapılıyor. Ancak bunlar yapılırken turistin ilgisini çeken saflık temizlik ve doğa kayboluyor. Mauritius yabancılara hizmet eden durumunda. Tekstilde dünya markalarının üretimi burada yapılıyor ama Mauritius'un kendi markası yok. Başka markalar için fason üretim yapılıyor. Gördüğüm kadarıyla onların buradaki fiatları kendi ülkedekilerden de pahalı. Bu alanda Hintliler çalışıyormuş. Şeker kamışının şeker olması da özelliğini kaybeden bir konumda zira dünya piyasası ve turizmden beklentilerin artması bu ürünü ikinci plana atmaya başlamış. Mauritius şu anda tarım olarak kendine yetiyor. Küçük baş hayvancılık da sorun değil ama büyük baş hayvan ithal ediyormuş. Balığın da ithal edildiğini duydum. İstihdamın çoğu da turizm alanında desem yanılmış olmam.
Mauritius'da konuştuğum bir yerli "Benim üç oyum var. İkisini kendi partime birini muhalefete veriyorum. İktidarı denetlemek için iyi muhalefet gerekli" dedi. Çok takdir ettim ama başta anlamadım. Biraz araştırdım. Meclise girecek 60 üye için yirmi bölgeye ayrılmış ülke. Her bölge üç milletvekili çıkarıyor. Her parti  üçten fazla aday belirliyormuş. adayların dini, etmik vb kimliklerini açıklamaları zorunlu imiş. Amaç ülkede her farklılığın hakça temsil edilmesini sağlamakmış. Seçmen listeden istediği üç adayı işaretliyormuş. "Üç oyum var" demek de üç aday işaretlemek anlamına geliyor. İkisini kendi partisinden birini karşı partiden seçiyormuş. Böylelikle her seçmen kimi seçtiğini biliyor ve vekiller de parti başkanının ağzına bakmıyormuş. Ayrıca karışık bir hesaplamayla meclise seçilen ve "best loser" denilen sekiz milletvekili daha varmış. Bunlar partileri kaybetse de seçmenden yüksek oy alanlar arasından seçiliyormuş. İki aday daha özel bir yöntemle seçiliyor böylelikle mecliste yetmiş milletvekili oluyormuş. Meclis cumhurbaşkanını seçiyormuş. Oyunu bilinçli kullanan seçmeni duyunca darısı benim ülkeme dedim, içimden.
Melih Anık

Mauritius İzlenimleri 5

Port Louis Kalesi'nden şehri genel olarak anlama şansı var. Bir şehre yukardan bakmak her şeyi yerli yerine oturtuyor. Port Louis eski bir şehir. TOKİ gerek ! Trafik, park etmek sorun. Ülke nüfusu az ama merkezler çağın dertlerinden payını alıyor. İnşaat panolarına bakınca alt yapı çalışmalarının sürdüğünü gördüm.
Eski çarşıda dolaştık, Sahildeki AVM'ye bakındık. Kitapçıdaki kitapların çoğu Fransızca. Yerel bir yazar tanımak istedim Mauritius tarihi hakkında bilgilenmek istedim ama maalesef turistik İngilizce kitaplardan başka kitap bulamadım. Yazarlar Fransızca yazmayı tercih etmişler.
Kuzeye sahilden gittik. Bir kaç "beach"de durduk.Batı sahili daha mütevazı tesisler ile dolu. Bu arada şunu belirtmem gerek Mauritius'ta tüm sahiller halka açık. Bizim kaldığımız otele güvenliği geçerek giriliyor ancak sahilden girmek mümkünmüş.
Eski bir şeker fabrikası müze olmuş. Ziyaret ettik. Şeker kamışı olunca rom da yapılıyor tabii. Rom melastan yapılıyor, posadan yani. Pek çok çeşidi var. Viski gibi sekiz, yirmi beş yıllık olanları, vanilyalı gibi tatlandırılmış olanları var. Müzede tadım yapılabiliyor. Benim tercihim standart rom olurdu. Halka sorduğumda Green Island isimli bir markayı tavsiye ettiler. Burada Rom Cola meşhurmuş. Müzenin içi okuma panoları ile dolu. Hepsini okumak isterseniz saatler alır. Benim dikkatimi çeken üç şey var. Mark Twain demiş ki "Önce Mauritius yapıldı sonra cennet. Cennet Mauritius'un kopyasıdır".  İkincisi, İngilizler adaya geldiklerinde söz vermiş, yerli halkın hayatına dokunmayacaklarına. "My word is my bond" demişler.  Bu yazılı değil "Gentlemen's aggreement"miş.
Wangari Maathai " Ağaç dikmek barış ve umudun tohumlarını yetiştirmektir" demiş.
Müzenin hemen yanında Botanik Bahçesi var. Doğa cömert davranmış, Mauritius devleti de doğayı çitle çevirmiş botanik bahçesi yapmış. Girişte para alıyorlar özel rehberlik hizmeti var. Ancak yazılı panolar size yeterince bilgi veriyor. Burada pek çok yerde bu tür bahçeler var. Endemik bahçeler de onlardan biri.
Melih Anık

Mauritius İzlenimleri 4

Kuzeye turun ana merkezi, Port Louis, ortadaki kalenin ikiye böldüğü bir şehir. Denize doğru bakarsanız sağ tarafta müslüman mahallesi sol tarafta Hindu mahallesi var. Müslümanların bu kadar yoğun olarak yaşadıkları bir başka mahalle yokmuş. Kıyafetler "orada" olduğunuzu anlatıyor.  Şehrin otantik bir çarşısı var.  Yiyecek dahil her şey satılıyor. Satıcılar yabancılara karşı atak, bizde de olduğu gibi. Pazarlık Allahın emri. Söylenen fiatın üçte birine alma şansınız çok. Sabırlı ve güler yüzlü olmak gerekiyor. Bazılarının yabancı sevmedikleri hissine kapıldım. Şehir dar bir alana sıkışmış, çevresi dağlarla çevrili. Denize açılan ağzında eski binaların değiştirilmesi ile AVM oluşturulmuş. Bizdekilerden farklı değil. Okuduğum bir kitaptan alıntıyla "dünya batılılaşıyor". Bence iyi olmuyor. Ben şehrin kendine özel kalbinin attığı mekânları seviyorum. Mauritius bu açıdan henüz bâkir. Ancak emlâk çılgınlığı burada da hayatı değiştirecek. Şimdi yolların her iki yanında uzanıp giden şeker kamışı tarlaları bir bir yok olacak. Kaldığım otelin sahipleri şeker fabrikalarını kapatmışlar, renovasyon vardı gördüm. Ama hâlâ uzanıp giden şeker kamışı tarlaları var.
Yirmi yılda nüfus artışı üç yüz bin kadar olmuş, nüfus bir milyondan bir milyon üç yüz bine ulaşmış. Mauritius'ta şeker üretimi başlangıçta Afrika'dan getirilen kölelerle başlamış. Bu amaçla 1908'de adaya dört yüz elli bin Hintlinin getirildiği söyleniyor. Tarihe bakarsak artışın çok olmadığı söylenebilir. Bir milyon üç yüz bin kişi içinde oy veren sayısı dokuz yüz binmiş. Bu nüfusun yapısı hakkında bir fikir verir sanıyorum. Mauritius vatandaşı olmak için evlenmek ya da bir milyon euroya ev almak gerekiyormuş. Şimdi tekstilde çalışmak için Hintliler, inşaat işlerinde çalışmak için de Çinliler geliyormuş. Önümüzdeki yıllarda yeni oteller yeni alışveriş merkezlerinin inşa edileceği söyleniyor. Mauritius'a gelen turist sayısı yılda bir milyon dört yüz bin kişiymiş iki milyona çıkarmayı hedefliyor ve umut ediyorlarmış. Genellikle golfçülerin ilgi gösterdiği bir ülke. Çok sayıda golf sahası var.
İngilizler on bin kişiyle dört bin kişi olan Fransızları yenerek adaya çıkmış. Fransız kökler burada daha derine yerleşmiş. Sayı bazen önemli değil.
Melih Anık

21 Mart 2014 Cuma

Mauritius İzlenimleri 3

Bu mevsimde yağmurlar oluyormuş. Bugün tüm gün sürdü. Ama ne yağmur. Sabah yağmur denize çivi gibi düşüyordu. Kuşlar sustu. Palmiyeler yere secde etti. Yağmurların çokluğu sayısız dereden de anlaşılıyor. İçme suyu rezervuarları ve elektrik bu su bolluğunun kanıtları gibi. Enerji, su türbinlerinden elde ediliyormuş. Evlerde musluk suyu içilebilir kalitede imiş. Adanın her tarafında yeşil renk hâkim. Pek çok endemik bitki var. Endemik hayvanlar dikkate alındığında Mauritius dünyada yüzde yirmilik bir paya sahipmiş. Güneş doğmadan şakımaya başlayan ve kahvaltı masalarının çöpçüsü bir kuş var burada Martin diyorlar. Bedeni kumru renginde. Başı ve kuyruğu siyah. Gagası ve ayakları sarı. Ayakları tavuğunkine benziyor. Gözlerine sarı maske takmış gibi. Yürüyüşüne bakarsanız tavuk. Baş ve gagası kargayı hatırlatıyor. Yürürken 'Horoz Nuri' gibi başını ileri geri oynatıyor. Boş bulduğu masadaki tabağa fütursuzca dalıyor. Serçeler ile arası iyi değilmiş. Burada çalışanlara sordum umursamazca 'Ondan çok burada' dediler.
Mauritius 'İndex of Economic Freedom' listesinde sekizinci sırada. Türkiye 69. Emlâk hukuku, 'fiscal' özgürlük, hükümet harcamaları, iş dünyasının ve işçinin özgürlüğü, ticaret, yatırım ve parasal özgürlükler incelenen hususlarmış. Böyle bir indeksin değerlendirmesi ülkeler arasındaki farkı da ortaya koymakta. Galiba ülkemizde bazı hususlar ile ilgili çok konuşulmuyor. Bildiğimiz yolda ilerlemeye dünya ile açığımızı kapatmaya çalışıyoruz. Politikacı söylemleri de günü kurtarıyor belki ama farkı kapatmıyor ve geleceği kurtarmıyor.
Mauritius'da iktidar işçi partisinde. Bir de muhalif parti var. Kardeş kardeş geçinip gidiyorlarmış.
Ülkede futbol çok popüler. Voleybol ve basketbol onu takip ediyormuş. Olimpiyatlara genellikle atletler gidiyormuş. Boksta bir madalyaları varmış.
Otelde çalışan pek çok işçi var. Tüm işçiler misafirleri görünce selamlıyor. Bunu öyle bir nezaketle yapıyorlar ki siz kendinizi sahip gibi hissediyorsunuz.
Melih Anık

20 Mart 2014 Perşembe

Mauritius İzlenimleri 2

Mauritius Adasını dört yönle anlatmak alışkanlık olmuş galiba. Doğu tarafında daha yeni oteller var ama rüzgârlı olurmuş. Biz Doğudayız rüzgârın kötülüğünü görmedik. Batının denizi sâkinmiş , oteller daha eski deniyor. Güneyde görülecek çok yer var. Kuzey ise Port Louis'in çevresinden başlayarak en Kuzeye kadar 17-18. yüzyılların olaylarının izlerini taşıyormuş.(Henüz görmedik)
Güney turu Trout aux Cerfs ile başlıyor. En yüksek tepesi sekiz yüz küsur metre olan Mauritius tabak gibi önünüze seriliyor. Eski bir volkanı göreceğim diye gidiyorsunuz ama söylemeseler anlamazsınız. Her tarafı yeşilin türlü renkleri ile ağaçlanmış bir çukur var önünüzde.Turumuzu daha Güneye devam ediyoruz. Sırada Grand Basin var. Kutsal sayılan bir göl yanında kurulmuş bir tapınak ve göl kenarında su üzerinde Şiva, Ganeş, Hanuman, Perwati, Krişna, Sai Baba heykelleri var. Şubat'ta festival olurmuş binlerce kişi gelirmiş. Göldeki balıklar da kutsal sayılıyor. Hindistan'ı görenler için basit kalır. Batıya doğru ilerliyoruz. Black River Gorges'da önümüzde yemyeşil tepeler vadiler uzanıyor. Bir kenarda küçük bir şelale var. Daha Güneye inerek Chamarel Şelalesi'ne geldik. Cepheden görülen bir şelâle. Bir panoda yüksekliğinin Amerika'nın Özgürlük Heykeli kadar olduğu gösterilmiş. Otuz kadar basamakla daha yükseğe çıkarak şelalenin döküldüğü yeri gördük. Şelâle Niagara değil..Aynı alan içinde aldığımız bileti kullanarak Renkli Tepelere gittik.Güneşin ışınlarına göre renkleri değişen tepeler bunlar. Şimdi Kuzeye doğru çıkıyoruz. Sağımızda eski usul tuz üreten bir fabrika var. denizden alınan suyu basamaklandırılmış bir alana doldurup suyun buharlaşmasını bekliyorlar geriye tuz kalıyor. Gayrimenkul fiatları arttıkça ekonomik hesaplar değişmiş. Tesisi kapatacaklarmış. Günün son durağı Casela Kuş Parkı. Giriş ödeniyor. Safari için ayrı bir bilet gerekiyormuş. Aslanla fotoğraf çektirmek için de. Bazıları hayvanat bahçesi de diyor ama kaplan yok, tek aslan ve kanguru varmış. Azman kamplumbağalar bizim ilgimizi çekti. Çoğu kafes boştu. Gözlem tepesine tırmandık. Buraya iki saat ayırmıştık bize yetti. Bize birgün yetmez demişlerdi ama..
Sabah dokuzda çıktık akşam dört buçukta otele döndük. Gidiş ve dönüşte yolda geçen süre yaklaşık iki buçuk saat toplamda dört saate yakın.
Melih Anık

19 Mart 2014 Çarşamba

Mauritius İzlenimleri 1

Mauritius "kendi hâlinde" bir ada olamamış hiç bir zaman.. Bir İtalyan haritacıdan öğrenmiş dünya varlığını. Önce Araplar ardından sırasıyla Hollandalı, Portekizli gemiciler Fransızlar ve İngilizler bu adanın sâkini olmuşlar. Aslında işgalcisi demek daha doğru. Konuştuğum bir buralı "Mauritis'te hiç bir zaman kölelik olmadı" dedi. Bu durumda "sömürge"den de bahsedilemez tabii ki. Aslında sömürülecek pek bir şeyi de yok adanın. Şekerkamışı yegâne zenginliği. Galiba İngilizler döneminden çay girmiş hayatlarına. Maden yok, petrol yok. 2000 kilometrekarede bir milyon üçyüz bin kişi yaşıyor. Şimdilerde esas gelir turizmden. "Hint Okyanusu'nun Anahtarı ve Yıldızı" ismiyle pazarlanıyor.
Resmi dili yokmuş ama parlamentoda görüşmeler İngilizce yapılırmış. Anayasa Fransız İngiliz karışımı imiş. Eğitim dili İngilizce ama günlük konuşma dili "Creole". Creole nasıl bir dildir diye sorduğunuzda alacağınız cevap aynı:"Fransızcaya benzer. Onlar 'Bonjur' der biz 'Bonzur' deriz" Sanırım kimler buradan geçmişse onların etkisi vardır. Oteldeki kurulu tv kanallarında Fransız istasyonlar çoğunlukta. Bu bir göstergedir. Öte yandan bizi karşılayan görevli Fransızca hitap etti. Havaalanında anonslar önce Fransızca sonra İngilizce. Altyapıyı Fransızlar yapmış ama arabaların direksiyonu sağda ve trafik İngiliz usulü soldan akıyor. Şehir isimleri Fransızlardan kalma.
Sokaktaki satıcılar bir dahaki görüşme için isimlerini söylüyor. Asya ülkeleri için genel bir tutum bu. "Beni unutma benden al" demek. Söyledikleri isimler takma.Genellikle kullanılan isimler film starlarına ait. Burada karşılaştığım satıcı biraz dindardı galiba onun ismi Christian. Buradaki turistlerin çoğu hristiyan belki de ondan.
Geçmişte adaya çalıştırılmak üzere çok Hintli getirilmiş. Adada şu anda yüzde ellinin üstünde Hindu varmış. Yüzde yirmibeş kadarı katolik ve geri kalanlar müslümanlık dahil diğer dinlerdenmiş. Benim geçmiş seyahatlerden şöyle bir izlenimim var. Bu tür ülkelerde hiç bir din orijinal değil. Kültürlerin karışması dinleri de karıştırmış.
Bu ülkede yüzde yüz yerli olan DODO KUŞ var ama onun da nesli tükenmiş.
Melih Anık

17 Şubat 2014 Pazartesi

Salzburg Mozart Haftası (29 Ocak - 2 Şubat 2014)

29 Ocak 2 Şubat 2014 arasında Salzburg Mozart Haftası etkinliklerinin bir bölümünü izleme şansım oldu. Müzik ile ilgili değerlendirmelerim “beğendim, beğenmedim”den öte olmayacağı için bazıları gibi müzik otoritesi gibi davranıp çizmeyi aşmadan  Salzburg’a ilişkin gözlemlerimi  ve düşüncelerimi “kendimce” paylaşmak için bu yazıyı yazdım.

14 Şubat 2014 Cuma

Taçlı Beyaz Kartal : Polonya Cumhuriyeti

Oynadığımız bir oyun var. Gitmeye karar verdiğimiz ülke hakkında bir nev’i çağrışım oyunu, aklımıza gelenler. Polonya için de oyunu oynadık. Tabii ki aklımıza hemen Chopin geldi. Sırasıyla Kopernik,  Madam Curie’yi hatırladık. “Viyana kuşatması” iki ülke arasında önemli bir dönüm noktası idi. Osmanlı’da gerileme döneminin başlangıcı sayılan “1699 Karlofça Anlaşması”.  Sonra konsantrasyon kampları , Hitler. “Solidarity” “Lech Walesa”. Gençliğimizde Sopot Şarkı Festivali’ne katılan şarkıcılarımız vardı. 1976’da  “En iyi şarkıcı İkincilik Ödülü” alan Neco’yu hatırlıyoruz. Futbol ile ilgili Krakov ve Katoviçe. Tiyatro denince Grotowski. Testosteron’u unutmadık hâlâ..  Tabii ki Polenezköy ve  Schengen vizesi almamız gerektiğini de. Şunu söyleyebilirim ki Polonya’yı ziyaret ettikten sonra öğrendiklerimiz gitmeden önce bildiklerimizden çok daha fazla. Farklı ufuklara yelken açtık. Polonya sık ziyaret etmek istediğimiz ülkelerden biri oldu. Polonya’daki festivaller bizi peşine düşürecek sanırız.

24 Ocak 2014 Cuma

Türkiye Barolar Birliği ile Sanatçılar Arasında İmzalanan Protokol

20 Ocak 2014'de Türkiye Barolar Birliği(TBB) ile sanatçılar arasında bir İşbirliği Protokolü imzalandı ve taraflar ayrıca Ortak Deklarasyon'a imza attı.

Her iki belge de TBB’nin portalinde yayımlandı. Toplantıda yapılan bazı konuşmaların linkleri de TBB’nin “twitter” hesabında verildi. Ben belgeleri okudum, konuşmaları dinledim.  Sanıyorum bu toplantıdan en çok öne çıkan Barış Atay’ın konuşması oldu.

Nedim Gürsel ile Pera Palas’ta Bir Öğleden Sonra

Pera Palas’ın düzenlediği yazarlarla sohbet toplantılarının bu seferki konuğu Nedim Gürsel idi. Çoğunluğu kadın olan dinleyicilerin içindeki dört erkekten biri idim. Yaşasın kadınlar!

Yazarın son romanı Yüzbaşının Oğlu’nu tanıtmak için düzenlenmiş bir toplantı idi. Ama lâf lâfı açtı, Nedim Gürsel Pera Palas’ta kaldığı ilk odadan (Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun odası) yola çıktı, kaldığı ikinci odaya (Adnan Menderes’in odası) girerek bizi ustalıkla romanının atmosferine soktu. Dönemsel bir roman kahramanı yaratıp, entrikalı bir anlatı  ve olaylar/insanlar arasında bağlar kurarak  romanını oluşturduğundan bahsetti.  “Bu romanda lise yılları anılarıma dönmek istedim.” dedi. Nedim Gürsel,  yaratma özgürlüğünün giderek kısıtlandığını, endişe içinde yazdığından bahsetti. ”Romanı öyle tasarlamadım ama roman bittiğinde gündemle buluştu. Otorite ile hesaplaşma, biat kültürüne karşı başkaldırı saydığım Gezi olayları ile benzerlikler taşıdı. Yazarlar gelecek olayları önceden hissediyor sanki” dedi. Bugünün ‘kentsel dönüşüm’ü ile ’60'lı yılların “istimlâk”ları arasında benzerlikler olduğunu söyledi.  İçindeki gizi saklayarak, romanın hikâyesini ayrıntılarıyla anlattı, kahramanlarını, onların gerçek kişilerle olabilecek benzerlikleri hakkında ipuçları verdi. O toplantıya gelenler romanın hikâye örgüsünü öğrenmiş oldu. Buradan yola çıkarak Nedim Gürsel’e sordum: “Hikâye mi üslup mu önemli?”  Yazar “üslup” dedi.  Bence de.  Anlatılmamış hikâye yoktur önemli olan nasıl anlatıldığıdır. Bu da “edebiyatçı kimliği"ni ortaya çıkarır. Bence edebiyatımızdaki “edebiyatçı kimliği” giderek azalmakta. Romancı, hikâyeci var ama “edebiyatçı romancı, hikâyeci” çok az. Yeni yetişen gençler için bu büyük bir kayıp.  Nedim Gürsel’e sordum : “Yazarken okuru düşünür müsünüz? Sizi okuyanlar kimdir? Orta öğrenimde çocuğum olsa ona hangi kitabınızı tavsiye edersiniz?”  Nedim Gürsel “Yazarken düşünmem ama yazdıktan sonra okuyucumu dinlemek, görüşlerini öğrenmek isterim” dedi. “Ben yazıp bitirdikten sonra eserim okurlara ait olur, onların katkısı ile yeni anlamlar kazanır. Ben yetişkinler için yazıyorum ama gençler için Boğazkesen’i, Bozkırdaki Yabancı’yı, Şeytan, Melek ve Komünist’i tavsiye ederim” dedi. Ben onun ilk  eseri “Uzun Sürmüş Bir Yaz”ı okumuştum. Üniversiteyi yeni bitirmiştim. Zaten kitap o yıl basılmıştı. Düşündüm şimdiki gençler onu okudu mu? Kitabın baskısı  hâlâ var mı?

Kendi çocukluğumu düşündüm. Orta okulu bitirmeden Türk yazarların her birinden bir veya daha çok kitap okumuştum. Reşat Nuri Güntekin, Esat Mahmut Karakurt, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar,  Ömer Seyfettin, Halid Ziya Uşaklıgil, Sait Faik, Ziya Osman Saba, Kerime Nadir, Sabahattin Âli, Mehmet Akif, Nurullah Ataç ve daha niceleri. Hem de kendi dillerinden yâni sadeleştirilmiş falan değil... Şimdi gençlerin o eserlerin çoğunu sözlüğe bakmadan okumaları pek kolay değil. Biz Divan edebiyatında sular seller gibi "kalıp" çıkarabiliyorduk, şiirleri anlıyorduk. Düşüncelerimizi kâğıda dökebiliyorduk.  Bunu mümkün kılan eğitim sistemimiz idi, öğretmenlerimiz idi.  Bizler şimdi “eski” diye küçümsenen o sistemin içinden geçen belki de son nesillerdeniz. Bugünün eğitim sisteminin yaz-boz tahtası perişanlığından ne çıkacak düşüncesi beni  endişeye sevk ediyor.  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hassasiyetle üzerinde durduğu eski kültürle olan “kesinti ve kopmaların” sadece bir döneme ait olmadığını bunun ülkemin kötü bir kaderi olduğunu düşünerek  üzülüyorum. Biz kırılarak, eksilerek yürüyen bir ülkeyiz.

Nedim Gürsel son kitabı ile ilk kitabı arasında bir karşılaştırma yaptı ve iki kitap arasında üslubunda da değişiklik olduğunu gördüğünü söyledi. Yaklaşık 40 yıllık bir değişimden bahsediyor. Hem de günü gününe benzemeyen, tutarsız bir ülke atmosferinde.  Şimdilerde zaman çok hızlı akıyor. Değişikliklerin süresi çok kısa. Eskiden dünü anlayarak bugünü düzenleyebileceğimizi, yarını hayâl edebileceğimizi düşünürdük. Oysa dünün hesaplaşması devam ederken bugün yakalanamıyor;  bugünü anlamak  ancak yarın mümkün. Gelecek ise tehlikede. Zira hâyale zaman yok.       


Melih Anık

18 Ocak 2014 Cumartesi

Sydney Festival 2014 ve Bizim Festivallerimiz

Beyhan Murphy’nin  “şu çeşitliliğe bakın...” diyerek paylaştığı “twit”ten Ayşenil Şamlıoğlu aracılığıyla haberdar olup  Sydney Festival 2014 tanıtım sayfasına bakınca ben de “Kendi halimizde yaşayıp gidiyorduk.. Ne gerek vardı buna :)))” diye yazdım. (http://www.sydneyfestival.org.au/2014/Theatre-and-Dance/ ) Zaten “rahatımız kaçmış” ama “avunuyor, avutuluyoruz”, geçip gidiyoruz işte! Ne gerek var dünyayı “gözümüze sokmaya” değil mi? Kıskanarak, içim acıyarak Sydney Festival sayfasını inceledim. Başladım düşünmeye..

9 Ocak 2014 Perşembe

Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali- 2013

11-18 Ekim 2013 tarihleri arasında “Adam Mickiewicz Institute”ün davetlisi olarak Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali’ni izledim.  8 günde 16 gösteri seyrettim. Oyunlara geçmeden önce festival hakkında gördüklerimi ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum .

Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali’nin bu yıl yedincisi yapıldı. İlki 2001 yılında yapılmış. Yâni bir festivalin karakterini belirlemesi için 18 defa yapılması gerekmiyor. Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali neyi amaçladığını gösteren, nereye yürümek istediğini açıkça ortaya koyan bir festival. Ben orada unutulmaz bir hafta geçirdim. Yeni festivali merakla bekliyorum.

2 Ocak 2014 Perşembe

Gergedan, Tiyatrocu ve “Rikkat”

Bir tiyatro oyuncusu “Memlekette canımı sıkacak  çok şeyler oluyor, dışarıya çıkmayacağım” dedi, ben de ona “Gergedan oynansa (mı?)” dedim. Bu yazı öyle doğdu.

Herkes bilir ama Gergedan’ı hatırlatayım.

Ülkede giderek herkes gergedanlaşır. “Gergedanlaşma” doğallaşır.  Oyunun kahramanı Bêrenger oyunun sonunda odasında tek başına insan olarak kalma savaşı verir  ve “Bütün dünyaya karşı kendimi savunacağım. Ben son insanım, sonuna kadar öyle kalacağım. Boyun eğmiyorum” der.

İonesco’nun oyununu bilen herkes bunu bilir, tiyatrocu hayda hayda bilir.

Dışarıda “can sıkıcı şeyler olmakta”, tiyatrocu evine kapanmıştır,  “evinden dışarı çıkmak” istememektedir. Bu bana Bêrenger’i hatırlattığı için bir tiyatrocuya “Gergedan’ı hatırlattım. Çok açıktır ki bu o tiyatrocuya yapılmış bir iltifattır.

Burada durun, yazının bundan sonrasını okumadan düşünün. Siz ne cevap verirsiniz?