Taçlı Beyaz Kartal : Polonya Cumhuriyeti

Oynadığımız bir oyun var. Gitmeye karar verdiğimiz ülke hakkında bir nev’i çağrışım oyunu, aklımıza gelenler. Polonya için de oyunu oynadık. Tabii ki aklımıza hemen Chopin geldi. Sırasıyla Kopernik,  Madam Curie’yi hatırladık. “Viyana kuşatması” iki ülke arasında önemli bir dönüm noktası idi. Osmanlı’da gerileme döneminin başlangıcı sayılan “1699 Karlofça Anlaşması”.  Sonra konsantrasyon kampları , Hitler. “Solidarity” “Lech Walesa”. Gençliğimizde Sopot Şarkı Festivali’ne katılan şarkıcılarımız vardı. 1976’da  “En iyi şarkıcı İkincilik Ödülü” alan Neco’yu hatırlıyoruz. Futbol ile ilgili Krakov ve Katoviçe. Tiyatro denince Grotowski. Testosteron’u unutmadık hâlâ..  Tabii ki Polenezköy ve  Schengen vizesi almamız gerektiğini de. Şunu söyleyebilirim ki Polonya’yı ziyaret ettikten sonra öğrendiklerimiz gitmeden önce bildiklerimizden çok daha fazla. Farklı ufuklara yelken açtık. Polonya sık ziyaret etmek istediğimiz ülkelerden biri oldu. Polonya’daki festivaller bizi peşine düşürecek sanırız.

Polonya alan ve nüfus olarak Türkiye’nin yaklaşık yarısı, yüzölçümü 350 bin km kare, nüfusu 36 milyon. Ülkenin ortasından güneyden kuzeye bir büyük nehir geçiyor, Vistula. Diğer nehir Oder  ise Batı sınırını oluşturuyor. En büyük şehri 2 milyona yaklaşan nüfusuyla Varşova, 500 binin üstündeki diğer şehirler  Krakov, Lodz, Wroclaw, Poznan.  Polonya tarihinde sırasıyla  Gniezno, Poznan, Krakow, Varşova başkent olmuş. Biz Krakov, Wroclaw, Poznan, Gdansk, Torun ve Varşova’dan geçtik. Haritaya göre güzergâhımız  Polonya’nın ortasında bir büyük daire çizdi. Gezimiz 11 gün sürdü.

Polonya ile ilgili bizi etkileyen bilgi ülkenin tam 123 yıl haritadan silinmiş olduğu idi. Ülke 1795 ile 1918 tarihleri arasında Prusya, Rusya ve Avusturya arasında paylaşılmış. Polonya’yı tanıtan kitaplarda Polonya kültürünü, dilini ve kimliğini yabancı istilasından koruyan kurumun kilise kurumu olduğu yazılı. Ortak dilin korunmasının da büyük bir rolü olduğuna inanıyorum. Polonya’nın aile birliğine verdiği önem ve dini inançlara bağlılığı Türkiye ile Polonya’nın en önemli  benzerliklerinden.  

Gitmeden önce en büyük yanılgımız kampların Yahudilere için bir yer olduğu idi. Oysa anladık ki Polonyalılar da bu kampların azap çektirilmiş esirleri idi. Polonya, Almanlar ve Ruslar arasında oynanan bir satranç oyununun ve de II Dünya Savaşı’nın asıl alanı olmuştu. Bu bilginin tarihi kanıtlarını gördük.

1918’de ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından ortaya konan “14. Nokta(14th Point) Bildirisi”  birleşik ve özgür Polonya’nın yaratılmasının başlangıcı sayılmakta. Wilson, pianist ve Polonya milliyetçiliğinin sözcüsü, diplomat Ignacy Jan Paderewski’nin(1860-1941) yakın dostu  imiş ve Paderewski’den çok etkilenmiş. Bir ülkenin bağımsızlık hikâyesinde bir pianistin adının geçmesi bizi etkiledi.   Paderewski, iyi bir konuşmacı olduğu kadar zekâ dolu anekdotlarla hatırlanan bir kişi. Bir polo oyuncusu ile tanıştırılırken  “Siz ikiniz de kendi dünyalarınızda  lidersiniz, farklı dünyaların insanları olsanız da” denilince ( "You are both leaders in your spheres, though the spheres are very different.") Paderewski cevabı zekâ dolu bir kelime oyunudur: “ O kadar da farklı değil. Siz polo oynayan kıymetli bir ruhsunuz ben ise solo yapan nâçiz bir Polonyalıyım” ( "Not so very different," Paderewski replied. "You are a dear soul who plays polo, and I am a poor Pole who plays solo.")

Savaş sonunda imzalanan  “14th Points Declaration”  Avrupa’nın sınırlarını çizen bir belgedir. Başkan Wilson Polonya’nın bağımsızlık yolunu açar. Deklarasyonun XII.maddesinde Osmanlı İmparatorluğu geçmektedir. Osmanlı ve Polonya’nın aynı dokümanda olması nasıl bir tesadüftür?

 “XII. The Turkish portion of the present Ottoman Empire should be assured a secure sovereignty, but the other nationalities which are now under Turkish rule should be assured an undoubted security of life and an absolutely unmolested opportunity of autonomous development, and the Dardanelles should be permanently opened as a free passage to the ships and commerce of all nations under international guarantees.” (http://wwi.lib.byu.edu/index.php/President_Wilson's_Fourteen_Points)
(Bilerek tercüme etmedim. Paragraf içindeki kullanılan tanımların olduğu gibi kalmasını tercih ettik. Zira bunlarda mesaj olduğunu düşünüyoruz.)

Polonya bu bildiriden sonra 10 Şubat 1920’de “Polonya’nın Baltık Denizi ile Evliliği” gerçekleşir ve Polonya Baltık Denizi’ne kavuşur.

Polonya’da Osmanlı’yı bulduğumu söylememiz çok da yanlış olmaz. Bu kapsamda önümüze çıkan bir Osmanlı Çadırı’nın güzelliği karşısında dilimiz tutuldu. Viyana Kuşatması’ndan kalan pek çok nesnenin yanında Osmanlı çadırları da varmış. Polonya bu çadırlara sahip çıkmış, onarıyormuş. Osmanlının estetik yanını gösteren bu çadırların Türkiye’de de sergilenmesini çok isteriz. (Polonya Cumhuriyeti  İstanbul Başkonsolosu Sayın Miroslaw Stawski bunun müjdesini verdi.) Öte yandan Kara Mustafa Paşa’ya ait olduğu söylenen bilyeli kılıç da çok ilginç bir parça idi. Kılıcın üstündeki boyuna bir yiv içinde minik bilyeler vardı. Nedeni bilinmiyormuş.

Bir katedralde Hz.İsa heykelinin çivili ayağına asılmış bir üzengi gördük. Kara Mustafa Paşa’ya ait olduğu bilgisi verildi bize. Ayrıca Polonya ve Osmanlı tarafında farklı söylenen bir sözü de ilk defa duyduk. Polonyalılara göre, “Osmanlı atları Vistula’da su içerse Polonyalılara rahat yok”, Osmanlı tarafında “Osmanlı atları Vistula’da su içerse Polonya rahat eder.”  hâline dönmüş. Tarihin nasıl bir şey olduğunu gösteriyor sanırım.  Polonya ile Türkiye’nin diplomatik ilişkilerinin 600 yılı içinde farklı algılar hâkim olmuş.  Ama 600 yıl süren ilişkide bunların yaşanması da doğal. Osmanlı’nın Polonya’ya çok önem verdiğini ve destek olduğunu biliyoruz.  “Lehistan elçisi yolda” ifadesi  ülkesi işgal edilen, paylaşılan Lehistan’a Osmanlı’nın desteğini gösteriyormuş. Bu Osmanlı’daki Polonya  izi ve izlenimi hakkında bilgi verir sanırım. TC Dışişleri Bakanı yaptığı bir konuşmada bu hususu anlatmış:
“‘Lehistan Sefiri geldi’ ne anlama geliyor, bunu bilmeyen arkadaşlarımız için açıklamak isterim. Geçmişte Polonya işgal altında iken, Osmanlı protokolünün resmi törenlerinde diğer Büyükelçilerin geçişi yapılırken, Polonya işgal altında olduğu için, Polonya Büyükelçisi olmazmış ve Osmanlı yani Türk protokol memuru, o zaman ‘Lehistan Büyükelçisi’ diye anons ettiğinde, bir başka protokol memuru önceden hazırlanmış bir şekilde “Lehistan Büyükelçisi yolda, geliyor Sultanım!” dermiş. Bu da Polonya’nın bağımsızlığının sağlanmasının yakın olduğunun işareti olurmuş ve Polonya bağımsızlığına verilen destek anlamda kullanılırmış. O günden bugüne, bizim için Polonya’nın bağımsızlığı,  istikrarı, gücü Türkiye’nin gücü gibi görülür.”

Türkiye ve Polonya arasında önemli dönüm noktaları var. Hotin Anlaşması bunlardan biri. “Hotin Antlaşması, 9 Ekim 1621 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Lehistan-Litvanya Birliği arasında imzalanmış. 1620-1621 Osmanlı-Lehistan Savaşı'nı sonuçlandıran bir barış antlaşmasıdır.”

Daha sonra Viyana Kuşatması da iki ülkede derin izler bırakmış. Osmanlı Ordusu 1683'de Avusturya'ya karşı sefere çıktı. Ordunun yol üstünde stratejik önemi bulunan kaleleri ele geçirmesi beklenirken, Kara Mustafa Paşa doğrudan Viyana'yı kuşatmaya karar verdi. Kuşatma iki ay sürdü. Sadrazamın Yeniçerilerin kenti talan etmelerini önlemek için kentin kendiliğinden teslim olmasını beklediği, ve o yüzden taarruza geçmediği bilinmektedir. Ayrıca Kırım hanı Murat Giray, Tuna nehrinin kuzeyinden gelen yardımı önlemekte etkisiz kaldı. Sonunda Lehistan kralı III. Jan Sobieski, 25.000 askerlik bir orduyla Viyana'nın yardımına yetişti. İki ateş arasında kalan Osmanlı birlikleri ağır bir yenilgi alarak Belgrad'a geri çekilmek zorunda kaldı. Osmanlıların II. Viyana Kuşatması'nda başarısızlığa uğramasından cesaret alan bir grup Avrupa ülkesinin Kutsal İttifak adı altında birleşip Osmanlılara karşı giriştikleri (Osmanlı-Kutsal İttifak Savaşları, (1683-1699)) ve bu ülkelerin Macaristan ile Dalmaçya'da hâkimiyet kurup, Balkanlar'daki Osmanlı hâkimiyetine büyük darbe vurmaları ile sonuçlanmış bir takım savaşlar dizisini tarih kaydetmiştir.  Osmanlı tarihinde felaket seneleri olarak da geçer. Yabancı kaynaklarda ise genelde Büyük Türk Savaşları olarak bahsedilir. 1699’da Karlofça Anlaşması ile sona erer ve Osmanlı’nın gerilemesinin başlangıcı olur

1855 yılında  Adam Mickiewicz, Polonya’nın bağımsızlığı için Ruslara karşı Kırım Savaşı’nda yer alma ve bu amaçla Polonya ordusunun Rusya’ya karşı Osmanlı kumandası altında savaşmasını organize etmek için İstanbul’a gelir. Maalesef çok kısa bir süre içinde İstanbul’da ölür. Adam Mickiewicz’in bizim kalbimizde özel bir yeri vardır. Türkiye’nin filozof yazarlarından Cemil Meriç’in “Polonya’nın en büyük şairi” dediği Adam Mickiewicz adının Polonya ile ilgili kültür ve sanat olaylarında daima özel bir yeri vardır.

2000 yılında bu büyük şairin adına kurulan “Adam Mickiewicz Institute”  kâr amacı gütmeyen bir devlet kuruluşudur. Amacı Polonya kültürünü yurt dışında duyurmak, uluslararası etkinlikler ve girişimlerle desteklemektir. Bu kapsamda Türk sanatçılar Polonyalı meslektaşları  ile ortak çalışma imkânı bulmaktadır. “Adam Mickiewicz Institute” , Türkiye Polonya Diplomatik ilişkileri’nin 600.Yılı münasebetiyle tüm yıla yayılan etkinlikler organize etmektedir. 2014 yılının bu anlamda çok özel bir yıl olacağını ülkeler arasındaki dostluğu ve kardeşliği pekiştireceğini söylemek istiyoruz.

Şunu bilmemiz gerekiyor ki Osmanlı, Polonyalılara her zaman kapısını açmıştır. İstanbul’daki Polonezköy’ü örneklemek yeter sanırım. Ama bahsetmem gereken bir gerçek daha var ki Polonya’ya gitmeden önce tesadüfen önümüze  çıkan bir kitaptan (“Alfred(Ahmed) Rüstem Bey”) öğrendik.  Kitapta verilen listede Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli yönetim kademelerinde hizmet etmiş Polonyalı mültecileri de tanıma şansını bulduk. Nâzım Hikmet’in dedesinin de Polonyalı bir mülteci olduğunu öğrendik.
Esas ismi Alfred Bielinski olan ve kitapta   “Osmanlı’da ‘onurlu’ bir diplomat ve Milli Mücadelenin ‘önemli’ siması”  olarak tanıtılan “Alfred(Ahmed) Rüstem Bey” Türkiye’ye göç etmiş bir Polonyalı. Ahmed Rüstem Bey, Milli Mücadele sırasında fotoğraflarda Atatürk’ün hemen yanındadır. Ahmed Rüstem Bey 1918’de Osmanlı Devleti tarafından Washington’a büyükelçi olarak atanır ve Osmanlıyı temsil ederken ateşli savunmaları nedeniyle  ABD tarafından istenmeyen adam ilân edilir. Kitapta Ahmed Rüstem Bey’in Atatürk’ü düelloya davet etmesi ve Atatürk’ün olayı espriyle alması gibi gülümseten bir anekdot da anlatılıyor. Ahmed Rüstem Bey, Ermeni meselesi ile ilgili Osmanlı lehine kitap yazmış bir kişidir. 

Diğer bir Polonyalı da Mehmed Sadık Paşa (MİCHAL CZAJKOWSKİ)’dır.  “1848-1849 ihtilal hareketleri sırasında Osmanlı Devleti’ne sığınan Leh ve Macar Mültecileri Osmanlı Devleti’nde önemli değişim ve yeniliklere imza atmışlardır. Osmanlı Ordusu bu değişim ve yeniliklerden en fazla etkilenen kurum olmuştur. Çünkü Osmanlı Devleti’ne sığınan mültecilerin büyük bir bölümü Avrupa askerî sistemini iyi bilen uzman askerlerdi. Michal Czajkowski de bunların en önemlilerinden biriydi. İslamiyet’i kabul eden Michal Czajkowski, Mehmed Sadık adını almıştır. Mülteciler meselesi çözüme kavuşunca Osmanlı ordusunda istihdam edilmiştir. Mehmed Sadık Paşa ordunun çeşitli birimlerinde görev almış ve generalliğe kadar yükselmiştir.”

Polonya seyahatimiz sırasında yapılaşmaya bakarak hem   hayran olduk hem şaşırdık, üzüldük. Gezdiğimiz şehirlerin “eski şehirleri” birbirine çok benziyordu. Bir meydan ya da uzun bir cadde çevresine dizilmiş maket gibi evler gördük.  Meydanı ve de evlerin çatı katlarına kadar heykeller  farklı yüksekliklerden sanki o meydanları, cadde ve sokakları gözlüyor; meydan ve sokak seviyesindeki heykeller ile selamlaşıyordu. Kuşlar bir heykelden diğerine mesaj  taşıyor, havuzlarda susuzluklarını gidiyordu.  Her şehirde artık müze, kütüphane olmuş eski binalardan, sosyal konutlara ya da görkemli gökdelenlere çarpıyorsunuz. Sokağın bir yani 17-18.yüzyıl, hemen karşısı 20. Yüzyıldı. Stalin’in hediye ettiği Kültür ve Bilim Sarayı da var Walesa dönemine ait sosyal konut ya da Kral  dönemine ait kale, şato, saray da.. Polonyada küçük Versay denilen saray da var, Avrupanın ilk betonarme binası olmakla gururlu bina “Centennial  Hall” da. Polonya’nın sokakları, caddeleri  yapıların cinsine bakarak kolaylıkla anlayacağınız sosyal hayatın dönüşümü hakkında bilgi veriyor ve ülkenin tarihini anlatıyor. Bu anlamda Varşova’nın simgesi haline gelmiş bir elinde kılıcı diğerinde kalkanı ile Deniz Kızı’nın bulunduğu meydandan  gökdelenlerin “ezdiği” sosyal konutların kaderini gösteren fotoğraflar çektiren görüntüler sizi kapitalizmin saldırganlığı ile tanıştırıyor.  Varşova ve İstanbul’un ortak yanlarından biri de her ülkenin TOKİ’sinin faaliyet içinde olmasıdır.

Polonya seyahatimiz süresince karşımız çıkan pek çok isim ile önümüzde bambaşka bir ufuk açtı:
Polonya Dünya Mirası’na kaydedilmiş pek çok değere sahip:  Krakow Tarihi merkez.  Wieşiczka Tuz Madeni,  Auschwitz Konsantrasyon Kampı,  Bialowieza Milli Parkı, Warsaw Tarihi Merkez, Tarihi şehir Zamosc, Ortaçağ şehri  Torun, Malbork Kalesi, Kalwaria Zebrzydowska; Jawor and Swidnica Kiliseleri, Polonya’nın ahşap Kiliseleri, Muzakowski Parkı;  Wroclaw’daki “Centennial Hall”.

Chopin’i biliyorduk. Geçen sene Bregenz Festivali’nde André Tchaikowsky  ile tanışmıştık. Polonya’dan ayrılırken ünlü Polonyalı besteciler  S.Moniuszko, H.Wieniawski, W.Lutoslawski,  A. Panufnik,  K.Penderecki’nin cd’lerini satın aldık.

Maria Sklodowska –Curie, Henryk Sienkiewicz, Wladyslaw Reymont, Czeslaw Milosz, Lech Walesa, Wislawa Szymborska’nın Nobel Ödülü kazanan Polonyalılar olduğunu aklımıza yazdık.

Nigel Kennedy’nin “West Meets East” albümünü farklı duygularla dinledik. Zira Polonya ve Türkiye “Batı’nın Doğusu Doğu’nun Batısı” sayılıyordu.  Fahrenheit ve  Alzaymer isimlerinin Polonya ile ilişkilerini öğrendik.

Bir kez daha  Polonez, mazurka’nın  yanına  “oberek, Kujawiak, krakowiak” isimli dansları gözlerimize kaydettik..

Turistik bir seyahat olması nedeniyle  ve de mevsim açısından Polonya seyahati sırasında bir tiyatro oyunu seyretme şansı yakalayamadık.  Aklımızda kaldı. Bu amaçla ne yaparız diye düşünürken “Adam Mickiewicz Institute” ten Wroclaw Dialog Festivali için davet alınca hemen kabul ettik hatta bu amaçla kendi programımızı da zorlayarak Wroclaw Dialog Festivali programında yer alan 16 gösteriyi görmek üzere kalış süremizi uzattık.  İyi de etmişiz. Wroclaw, şehrin değişik yerlerinde gülümseten sürprizler olarak karşımıza çıkan cüce heykellerinin şehri.  İlk seyahatimizde Rynek meydanında programın el verdiğince uzun süre kalmıştık. O seyahatten pek çok fotoğrafla geri dönmüştük. Fotoğraflara bakarken Polonya’ya bir daha ne zaman nasıl gideriz diye düşünürken davet bizi çok memnun etti.

Kahve Polonya’ya Türkler vasıtasıyla girmiş. Wroclaw’da Türk kahvesi  içtik. Bizim dilimizde “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” diye bir halk deyişi vardır. Kahvenin köpüğünü tutturmak da bir hünerdir. Tam köpüklü bir Türk kahvesi ve  Polonya’nın Makowiec’inin  gelecek 600 yılda damaklarda unutulmayacak bir şekilde yer etmesini ;  2014’de 600.yılı kutlanacak Türkiye ve Polonya Cumhuriyet’leri arasındaki dostluğun sonsuza kadar sürmesini diliyoruz.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gene Bir Pazar Sabahı(24 Mayıs 2015)

Sartre'ın Gizli Oturum Oyunu İçin Varoluşçuluk Üzerine Derleme

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i