31 Aralık 2011 Cumartesi

2012 Karşılaması

Gelen gideni aratmasın.

İyilik kötülükten, güzellik çirkinlikten

daha çok artsın!

Her şey gönlünüzce olsun ama

gönüller bir olsun!

(31.12.2011)

15 Aralık 2011 Perşembe

“Melih Anık Fenomeni”, Şule Ateş, Özge Kırış

“cgsg” (Çağdaş Görüşlü Sanatçılar Girişimi ?) isimli bir yahoo gurubu varmış, ben tesadüfen öğrendim. Bu gurupta yukarıdaki başlıkla bir tartışma açılmış. Aşağıdaki mesajlar atılmış:

“Melih Anık fenomeni       Message List
Reply                    Message #2794 of 3950 < Prev | Next >
Re: [cgsg] Melih Anık fenomeni

Melih Anık benim çok yeni aşina olduğum bir isim. Geçtiğimiz aylarda Bakhalar ile ilgili yazdığı eleştiri dolayısıyla dikkatimi çekti ve geriye dönük eleştiri yazılarını okudum.

Ben her iki düşüncenin ortasında bir yerdeyim. Bence de her isteyen düşüncesini ifade edebilmeli ve bunu kısıtlandırmak doğru bir tutum gibi gelmiyor bana. Örneğin bazı yazılar dolanıyor internette (yine Bakhalar'la ilgili) sakın gitmeyin, hiç bu kadar kötü oyun görmedim, iğrençti, rezildi gibi... Bunu bir eleştiri olarak ciddiye almak -en azından benim için- mümkün değil, ancak internet gibi bir kullanım alanında isteyen istediği yazıyı yazabiliyor, bunu kısıtlamaya çalışmak youtube' u kapatmaya benzer.

Ancak Bakhalar oyunu ile ilgili yazdığı yazı, oyunun içeriğini delip geçmiş ve yönetmen Romen olduğu için bütün bir milleti aşağılar bir yazıya dönüşmüştür. Oyunu beğenmek, beğenmemek değil sorun. Amacım oyunu tartışmak da değil ancak şu cümle bir oyunun eleştirisi olamaz, (ne yazık ki türkçesini bilmiyorum) politically incorrect bir söylem var bu yazıda ve asıl dur denilmesi gerekenin üslup olduğunu süşünüyorum:
 "...Ama söylemesem olmaz : çok mu aradınız? Salyangoz tüccarının daha önceki yaptıklarını aranızdan kaç kişi gördü ?
 Merakım şudur : Romanya’yı bu oyundan sonra mı önce mi aldılar AB’ye?
Bu gösteri AB Parlamento’sunun yıllık raporunda yer alır mı ? Salonu doldurursanız belki olumlu yansır rapora.
..."

1 Aralık 2011 Perşembe

Ne Seyredeceğinizi Bilmeden Bir Gösteriye Gider misiniz?

Bir yer var hayâl edin, bir salon, yüksek tavanlı. Yuvarlak, kare, elips her neyse. Çok iyi dekore edilmiş, ışıklandırılmış. Salonun kendisi sanat eseri.  Masanızda konuşsanız bile gürültü olmuyor salonda, akustiği o kadar iyi. En çok iki kişilik masalar var üstlerinde abajurlar, gecenin ruhuna göre sıralanmış. Bir köşede bir piano var. Bu salonda mikrofon, hoparlör yok her şey akustik.  Salona girmeden tüm ağırlıklarınızı vestiyere bırakıyorsunuz. Salona girer girmez hafiften  bir ses duyuyorsunuz, bir enstrüman sesi ya da bir insan sesi. Fısıltı gibi bir müzik ya da mırıl mırıl bir şiir. Masanıza oturunca yanınıza gelen garsona içkinizi sipariş ediyorsunuz. Gece neye gebe bilmiyorsunuz, belki hiçbir şey de doğmayabilir, içkinizi içer, eşinizle konuşur gidersiniz; belki de  beklenmedik bir anda bir ışık düşer bir köşeye, bir soprano, bir tenor bir operadan bir arya seslendirir, ya da şahane bir sesten  jazz, türkü, şarkı dinlersiniz; biri bir oyundan bir tirat okur; iki kişi bir sahneyi seslendirir; birisi bir hikâye anlatır; bir şair hatırlanır, şiirleriyle; bir filmden bir sahne gösterilir; bir eski ses çağırır sizi geçmişe;  biri(leri) dans eder vb .. Bir şöhrettir ya da isimsiz biri gecenin kahramanı, ya da yepyeni bir yetenek..  Amaç  iyi hissetmek, iyi hissettirmektir, yaşama sevinci ile doldurmaktır geceyi. Belki siz de derin bir “offf….” çekersiniz, zehrini atarsınız yüreğinizin..
Siz bilmezsiniz ama birileri bilir o gecenin ne olacağını. Her şey önceden hazırlanmış bir gösteridir. Ama siz ne olacağını ne seyredeceğinizi bilmeden gidersiniz. Her akşam başka bir şenliktir orada. Sanat hayatı paylaşmaktır. Paylaşılınca sanat olur hayat. Soluk alırsınız… “Oh be “ dersiniz “ne mutlu yaşıyorum. İyi ki buradayım.” Belki  siz hazırlarsınız bir başka geceyi..
Ne seyredeceğinizi  bilmeden bir yere gider misiniz? Tiyatroya mesela?
Sıkıcı bir yaşamda sürpriz bekliyor insan. Adını kendinizin koyacağı bir gösteriye ne dersiniz?
Hayâl bu ya…
VAR mısınız?
Melih Anık   

28 Kasım 2011 Pazartesi

Sıcağı Sıcağına : "Tiyatro Ucuzlatma Fırsatları" (Nedim Saban)

“Tiyatromuzda Bunların Sahibi Kim?” başlıklı yazımın yayımlandığı (http://melihanik.blogspot.com/2011/11/tiyatromuzda-bunlarn-sahibi-kim.html ) hafta sonu Nedim Saban Birgün’deki köşesinde “Tiyatro Ucuzlatma Fırsatları” başlıklı bir yazı yazdı. Ben listemde bu konudan doğrudan söz etmemiştim  ama benim de uzun süredir aklımdan geçen bir öneriydi. Son USA seyahatimde New York’daki tiyatro bilet satışı kulübelerini ve önlerindeki kuyrukları ve de tiyatro bileti için yapılan renkli promosyonları görünce bizimkiler neden yapmaz diye geçirmiştim içimden. Eminim Nedim Saban benden daha da iyi bilir bu mekanizmayı.  

Nedim Saban “Ben, aynen Londra, New York, Paris’te olduğu gibi, oyun günü boş yerlerini indirimli olarak satan ve tüm tiyatrolara hizmet eden bir gişeden söz ediyorum. O gün yeriniz yoksa, gişeye tiyatro olarak bilet tedarik etmezsiniz ama sıraya girmiş olan bir kişiyi başka bir oyun izlemeye teşvik edersiniz….  İrili ufaklı tüm özel tiyatrolara hizmet eden gişe düşüncemi Devlet Tiyatrosu’nun vizyonu geniş genel müdürü Lemi Bilgin’e iki yıl önce anlattım, hatta bu konuda söz bile aldım. ‘Devlet Tiyatrosu Müdürü niye özel tiyatrolara ödenek masasında oturur, onun yerine bize böyle köklü yardımlarda bulunsun’ dedim. Tiyatro adamı olduğu için mantıklı karşıladı. Benim önerdiğim köklü çözümlerden bir tanesi, özel tiyatroların da kentin meydanlarında biletlerini satabilecekleri gişeler kurulmasıdır” demiş.

Niyeti çok samimi ama o da biliyor ki “hiçbir konuda yan yana gelmeyen tiyatrocular, bu konuda da tartışmıyor, tiyatro için fırsatın fırsat sitesinde olmadığını kavramak istemiyor!”
Örneğin USA’da açık tarihli tiyatro bileti, doğum günü, noel vb özel günlerin hediyesidir. Ödenekli tiyatroların yapamadığını onların dışında kalan tiyatrolar -bir kaçı hariç- nasıl yapsın? Hangi salonda ve ne zaman oynayacaklarını önceden bilemiyorlar ki! Hatta sezonun sonunu getirebilirler mi o da meçhul.  Baksanıza bir araya gelen “Alternatif Mekan”lardaki tiyatrocular bile ortak bilet satamıyor. Yani bir bilet alıyorsun ve istediğin tiyatro için kullanıyorsun. Hepsi ayrı ayrı sezonluk indirimli kart satıyor. Ne kadar çalışıyor bilmem.  Muhtemelen bu “akçeli” işlerde bilmediğim başka zorluklar var.

Ama bir an için Nedim Saban’ın dileği yerine gelmiş ve hiç değilse üç belediye kendi meydanlarına kulübelerin konmasını kabul etmiş diye düşünsek o zaman buralardaki bilgisayar alt yapısı nasıl düzenlenecek, güncel tutulacak, masrafı paylaşılacak?  Salon plânlarının bilgisayara taşınması lâzım her şeyden önce. İyi de hangi salonlar?  Ayrıca bu durumda salonların doluluk oranları, gelirleri açıkça bilinecek. Tiyatrocular bu sır paylaşılsın ister mi? Toplanan paralar nasıl dağılacak, muhasebeleştirilecek? İstanbul ile sınırlı mı olacak bu hizmet? Anadolu’dan bilet satın alınır mı?  Buna benzer tüm sorunlar aslında USA’dakine benzer bir kurumsallaşma ister, bilet satış organizasyonu kurulması gerek. Bunu yapabilirlerse şu anda biletlerini satan şirketlerle de pazarlık edebilecek güce kavuşurlar, dağılmaları ve farklı pazarlıkları önleyebilirlerse. Ama işin başlangıcında güven sorunu var. Örneğin Van’dan bir seyirci Oyun Atölyesi için bir ay sonrası için bilet satın aldı, her şeyi ayarladı geldi, bir oyuncunun babası ölmüş ne olacak? Biz hala bazı şeyleri tartışıyorsak bu bilet satışı da “yaş iş”. Bu dış güven. İç güven ise tiyatrocuların birbirine olan güveni. Var mı?

Gayrimenkul sektöründe üretim ve satış için defter bilgilerine dayanan bir gayrimenkul indeksinin düzenlenmesini önermiştim. Tüm şirketler reddetmişti. Kimse iç işlerini paylaşmak istemiyordu. Herkes “inşa ettiğini satmıştı”, “elde mal yoktu” vb.. Söyle söyleyebildiğin kadarıyla, yalandan kim ölmüş! Ama bu durumda sektör şeffaf olmadığı için uluslararası borsalarda değerlendirilemiyordu, hisse satamıyordu, Avrupa Gayrimenkul İndeksi’ne giremiyordu. Kendi içimizde debelenip duruyorduk. Biliyor musunuz ki inşaat ve emlâk geliştirme şirketlerinin bilançolarını yabancıların diline çevirmek gerek.

Demek istediğim bu konu tiyatroya özgü değil her sektörde olabilir. Asıl mesele anlayışı değiştirmektir.

Bırakın kulübeyi -ki bu üçüncü şahsa bağlı- her özel tiyatro gişesi, başka tiyatrolara da bilet satsın ve “son dakika indirimli bilet”i başlatsın. Bu kulübeler yapılana kadar ön çalışma olur. Olur mu? OLUR!

Melih Anık

Not:
Ben yazıyı şu adreste okudum:

17 Ekim 2011 Pazartesi

Haldun Taner’in "Keşanlı Ali"si


Haldun Taner 1977 yılında yazdığı “İmaj Üzerine “başlıklı yazıda şunları söyler:
“Keşanlı Ali’ye Sineklidağ halkı destansal bir kişilik giydirmişti. O da işine gelen bu destansı kişiliğe takılıp başa geçiyor, tabansız bir adam olmasına karşın destanı yalan komamak için Manyak Cafer’in meydan okuyuşuna karşı silahsız çıkıp destanı gerçekleştiriyordu.
Lütfen Dokunmayın’da tarihin resmi görüşüne göre Prut’ta yurduna ihanet ettiği damgası yiyen Baltacı Mehmet Paşa’nın eylemi üç ayrı ve birbirine çelişkili yorum seçeneği içinde inceleniyor ve bu tartışma şu cümle ile noktalanıyordu:
-Baltacı şimdi mezarından çıkıp gelse de bizim ona yakıştırdığımız kişilikleri dinleseydi kahkahalarla gülerdi. Çünkü o tam olarak bunların hiç biri değildi. Ama işin tuhafı kendinin sandığı Baltacı da değildi. Gerçek Baltacı’yı hiç birimiz bilemeyeceğiz.”
(“Çok Güzelsin Gitme Dur” sayfa 43 “İmaj Üzerine” isimli yazı (1977)Bilgi Yayınları)
Keşanlı Ali, Haldun Taner’e göre “tabansız, korkak” biridir. “İşine geldiğini kabul eden” yani “kendi çıkarını gözeten, fırsatçı biri” olduğu için “destansal” karakter olmayı kabul etmiştir.
Bugün Keşanlı Ali “Kürt Cemali” olmalı diyenler ne dediklerini biliyor mu?
Haldun Taner böyle birini “Kürt Cemali” yapsa idi bugün başka komplolar duymayacak mıydık? “Beyaz Türkler” Kürtleri “korkak ve fırsatçı”  olarak göstermeye çalıştılar denmeyecek miydi? Taner, belki de “öyle” anlaşılmasın istediği için Kürt Cemali dememiştir denemez mi?
Haldun Taner tarihin  nasıl yazıldığı hususunda da görüşünü anlatmış, Baltacı’yı örnek vererek. Zira tarih(resmi ve gayriresmi),  içinde  “çelişkiler”i barındırır ve destansı olmaya yatkındır, gerçek kolayca bilinmez ve anlatana da bağlıdır. Haldun Taner bunları da bilir.
Oyunun başında “Kıvırcık saçlısı Teke Kazım, pazar yerinin zeballası ; çiçek bozuğu olan Kürt Sabri, aşağı mahallenin vicdan azabı; Sipsi adamdan sayılmaz ,o bunların hınk deyicisi” olan üç kabadayının söylediği  “Nolmuş Yani Bu Ne Gürültü” isimli şarkıda :
“Daha olmazsa ibreti âlem şişleriz; haraç alan bir biz miyiz dünyada; hazinenin arazisini parselleyip satmışız; beşer onar dam kondurup, ona buna satmışız; bizden habersiz ev yapmış, pöh elbet yıkarız; arada bir kahvelerde mano toplarmışız pöh” şeklinde sözler vardır.
“Kürt” Sabri de o kabadayılardan biridir ama metni okumayan için satır arasında geçen Kürt olmasına çok da vurgu yapılmaz. Kürt Sabri’ye  bakarak Haldun Taner’in Kürtleri “öyle gösterdiği” gibi bir yorum yapılabilir mi?  Taner’in “gördüğü” bir gecekondu mahallesi  nizamı vardır ve Taner bunu “Türkiye resmi” içinde yapmaktadır.
Keşanlı Ali Destanı oyununun sonunda  şu şarkı söylenir:
“Böyle işte çoğu destan/ Destan işin afyonu/Kaldırdı mı altından/Ali Cengiz Oyunu”
“Ali Cengiz Oyunu” ile Keşanlı “Ali Cengiz”e  bağlanmıştır ki bu da “tiyatral” olarak zekice bir “trük”tür. Keşanlı Ali Destanı , destansı tarihlerin  “afyon”una dikkat çekmektedir .
Melih Anık

14 Ekim 2011 Cuma

Ah “Globalizasyon” Vah “Küreselleşme”!


Eskiden iki Avrupalı sonucu bizi de ilgilendiren bir maç oynasa, maç, oynayan iki Avrupalı’dan ihtiyacı olanın lehine(tabii ki bizim aleyhimize) sonuçlanır diye inanmıştık.(Genellikle de öyle olurdu).  
Almanya- Belçika maçı öncesi aralarındaki güç farkına rağmen Belçika’nın hem de Almanya’da bir sürpriz yapıp maçı “alacağını” kuşkuyla aklına getirenler muhakkak olmuştur. Ama öyle olmadı. Almanya maçın ilk yarısında Belçika’yı yeneceğini açıkça gösterdi. Türk kökenli Mesut gollerden birini attı diğer ikisinin de pasını verdi.
Almanya’nın nüfusu 80 milyon civarında. Almanya’da 3,5 milyon Türk olduğu söyleniyor. Geleceğin A milli takımını oluşturacak Alman Ümit Futbol Takımı’nda Türk kökenli oyuncu sayısı dokuz.  Alman Milli Takımı’nın oyuncularının Bundes Liga’da oynadıkları takımların seyircileri, komşuları arasında Türkler var, o takımların kombinesini alıyor, taraftarı oluyor. Bu nedenle Alman Milli Takımı sadece Alman kökenlilere ait değil, sınırları içinde yaşayan etnik kökeni farklı tüm halkaları temsil ediyor, temsil etmek ve onlara ters gelebilecek şeyler yapmamak zorunda, en azından sokakta rahat yürüyebilmek için, yabancı kökenlilerle hayatı paylaşabilmek için.
Bir twit okudum. “Yabancıya muhtaç olmadan bir şey yapamıyoruz” diye. Bizim play-off’a kalma şansımızın Alman Milli Takımı’nın galibiyetine bağlı olduğu ima ediliyor. Aslında Alman Milli Takımı “bizim” için oynamadı ki, yukarıdaki nedenlerle kendi için oynadı. Biz bu konuda onlara ne kadar bağımlı isek onlar da Almanya’daki Türklere o kadar bağımlı idi.
Farklı etnik kökenlilerden oluşan USA’nın milliyeti ne? Herkes kendi evinde kökenine ait yemekleri yiyor ama USA Devleti, dünyanın her köşesinde pasaportunu taşıyan yurttaşlarının arkasında  dururken evde pişirilen yemek ile ilgili değil. Aynı üniversiteden mezun olduğumuz ve yaklaşık 30 yıldır orada oturan bir arkadaşımın, biri Türkiye’de diğeri Amerika’da doğan  iki çocuğu da USA Milli Marşı çalınırken ellerini kalplerinin üstüne koyuyormuş. Evde Türkçe konuşuyorlar ve Türkiye’nin maçlarını da çok merak ediyorlar. Ama “soccer” sevmiyorlar bizim “futbol” dediğimizi de Amerikan futbolu sanıyorlar! Alman ve Meksika  kökenli komşuları ile birlikte Boston Celtics’in maçlarına gidiyor ve birlikte “defence!” diye bağırıyorlar. Kızdıklarında da komşulardan biri Almanca diğeri İspanyolca küfrediyor. Bizimkiler,  6222 sayılı yasaya göre ana dilinde bile küfredemiyor, İngilizce “shit!” diye fısıldıyor ağzını kapatarak ve duyuldu mu görüldü mü diye sağa sola bakarak. Komşulardan biri eşek diğeri fil seviyor, son seçimlerde biri Demokratlara diğeri Cumhuriyetçilere oy verdi. Bizimki ise demokrasiden ve Cumhuriyetten yana, sırayla bir eşeğe bir file oy veriyor.
Globalizasyon yeni bir dünya yaratıyor. Bu dünyanın kuralları çok farklı.
Melih Anık

12 Ekim 2011 Çarşamba

Sıcağı Sıcağına-Deniz Kavukçuoğlu’nun Can Baba Yazısı


Yazılarını kaçırmadan okuduğum yazarlardan biri olan Deniz Kavukçuoğlu, 12 Ekim 2011 tarihli  Cumhuriyet’teki Pano köşesinde “Can Baba ve ‘Mezarlık Köpekleri’ “ başlıklı bir yazı yazmış. Bana bu yazıyı yazdıran, yazısının tiyatrodan bahsediyor olması. Takip ettiğim kadarıyla Kavukçuoğlu’nun köşesinde okuduğum ilk tiyatro yazısı. (Bu parantezi, daha önce varsa gözümden kaçmış tiyatro yazıları için açtım) Uzmanlığı olmadığı halde her konuya “dalan” "hıncal", “şanslı hergele”,  “çatlatan" yazar ve benzerlerinin  ne yaptığına ciddiyetle bakmıyorum ama Kavukçuoğlu’nun yazısını anlamaya çalışma boşa gitmeyecek bir çaba gibi geldi bana.
Siyasi yazılar yazan bir yazar  neden tiyatroya ayırır köşesini?

11 Ekim 2011 Salı

Sıcağı Sıcağına: Fırat Güllü’nün III. Richard’ı , Benim “Yaşasın Tiyatrom”!


Fırat Güllü, Mimesis’te “III. Richard : Yaşasın Türlerin Kardeşliği!” başlığı ile tam kesilip saklanacak bir yazı yazmış. Yazı, tiyatro okullarında üstünde birkaç derslik inceleme konusu olabilir, ‘seçmeli ders’e bile aday olur. Bu yazıyı Kevin Spacey ile öğle yemeği yiyip çevresine “çatlayanlar” var mı diye bakan Fatih Altaylı ve ekürisi “şanslı hergele” Ertuğrul Özkök okuyacak değil ya! Sadece Özkök’ü okuyup “onun  gibi şanslı bir hergeleye bulaşan mutluluktan pay almak isteyenleri” ayrı tutuyor;  onları “bulaşan virüsün” riski ile baş başa bırakıyorum. Laf aramızda tiyatro camiasından da Ertuğrul ile Fatih’in yazılarını okuyanlar Fırat’ın yazısını okuyacaklardan fazla olacaktır.. Belki de Fırat Güllü’nün ifadesiyle”elinde avucunda ne varsa sefahat âlemlerine yatırmış, sonunda sefil bir duruma düşmüş eski bir boks şampiyonu konumuna düşmüş gibi görünmekte –ki Türkiye gibi ülkelerde artık tiyatronun bir tür olarak bittiği bile söylenir hale gelen” tiyatronun durumunun nedenlerinden biri de budur.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Sıcağı Sıcağına : Kevin Spacey ile Liselilere Atölye


Okuduğum yazılardan ilgimi çeken cümle, paragraf vb üzerine sıcak sıcak düşüncelerimi paylaşayım diye düşündüm. Yapabilirsem başka yazılar için de yapmaya çalışacağım. Bu tür yazılar “üstünde uyunmayacağı” için hatalı olması olanaklı, şimdiden affola!
Ayşan Sönmez “Kevin Spacey Foundation’dan Liseli Tiyatroculara Atölye” başlıklı bir yazı yazmış,eline sağlık. Orada olamayanlar için mükemmel bir paylaşım.

8 Ekim 2011 Cumartesi

Keşanlı Ali Destanı-Yanıta Yanıtın Yanıtı(YYY)-Ömer F.Kurhan


“Keşanlı Ali Destanı- Ömer F.Kurhan’ın Yorumu Üzerine”  başlıklı yazıma,  Ömer F.Kurhan,  “Keşanlı Ali Destanı”nda Oto Sansür Olgusu ve Melih Anık’ın Bir Yanıtına Yanıt” başlığı ile yanıt vermiş. (Mimesis - 6 Ekim 2011) Benim “yanıtın yanıtına” yanıtım aşağıda:
Haldun Taner Tiyatrosu üzerine kitap yazmış olan Prof.Dr. Ayşegül Yüksel , Keşanli Ali Destanı oyunu kariyerlerinde önemli köşe taşları olan sanatçıların sessizliği sürerken  benim bu konuda yorumlar yapmamı, yazılar yazmamı doğrusu tuhaf bulmaya başladım. Bir ikinci tuhaflık da konu senle bana (yani iki büo’luya) kaldı, Kaya bile ortalarda yok.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Keşanlı Ali Destanı- Ömer F.Kurhan'ın Yorumu Üzerine


Ömer F. Kurhan, Mimesis’de yayımlanan “Yazarlığın Ağırlığı, Eleştirmenin Hafifliği”  başlıklı yazıma  2 Ekim 2011 tarihinde bir yorum yazmış:
“Melih Anık’ın bu kapsamlı değerlendirmesinde, Haldun Taner’in eseri adına, neredeyse bir dokunulmazlık talebi var gibi geldi bana.
Bu mümkün değil. Bir dönem örneğin Nazım Hikmet’in şiirlerinde kadına bakış açısı sorgulanmıştı. Ya da ünlü Kuvay-ı Milliye Destanı’nın dar milliyetçi bir bakış açısıyla şekillendiği eleştirileri yapıldı. Gerçekten de Nazım Hikmet’in Kürtler bakış açısının bazı Kürt aydınlarıyla (Kamuran Bedirhan)yazışmalarında farklı, bazı sanat eserlerinde farklı biçimler alabildiğini biliyoruz.
Bu tip eleştirel yaklaşımlar sanatçının eserinin sanatsal prestijinden ziyade o sanat eserinin şekillenemesini etkileyen bakış açısını sorgular. Kestirmeden bir öğretiyi doğrulama ya da yanlışlama derdindeki “eleştiriyi” kast etmiyorum tabii ki. Bu anlamda Moliere’in ya da Shakespeare’in eserlerinde Kral’a atfedilen rol de kritiktir örneğin.

30 Eylül 2011 Cuma

Yazarlığın Ağırlığı , Eleştirmenin Hafifliği- Keşanlı Ali Destanı


Aniden zihninde bir şimşek çaktı. Önceki yıl onu çok etkilemiş olan bir olayı hatırladı. Komşusu Bibilov,  metresi  Anna ile yaşıyordu ama çocuklarının Alman dadısına duyduğu ilgiden dolayı Anna’ya kötü davranıyordu. Bibilov’un sarışın Fraulein’la evleneceğini öğrenen Anna evden kaçmış ve kendini bir yük treninin altına atmış, ölmeden önce Bibilov’a bir mektup bırakmıştı “Siz benim katilimsiniz.. Mutlu olunuz, şayet katiller mutlu olabiliyorsa”
Yazar bunu bir kitapta kullanmayı düşünmemişti ama otopside gördüğü Anna’nın cesedinin hayâli gözlerinin önünden bir türlü gitmemişti.

27 Eylül 2011 Salı

Sinemanın Çehov’u : Bir Zamanlar Anadolu’da Nuri Bilge Ceylan


64. Cannes Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Bir Zamanlar Anadolu’da filmi Türkiye’de vizyona girdi. Bir tiyatro oyunu gibi seyrettiğim filmin uyandırdığı düşüncelerimi paylaşmak geldi içimden.
Nuri Bilge Ceylan’ın sineması ilk filmden bu yana bana her zaman Çehov tadı vermiştir. “Bir Zamanlar Anadolu’da”da, bu tadın bilinçli bir tercih olarak ortaya koyulmuş olduğunu sonda(“end credits”)  “Çehov’dan alıntılar”ı görünce anladım ve  filmin yaratıcısı ile aynı düşüncede buluşmanın keyfini yaşadım. Yıllardır Çehov’u okumuş, tiyatroda Çehov oyunları seyretmiş bir Çehov tutkunu biri olarak doğrusu kafamdakine bu kadar  uygun Çehov’u, tiyatrocu yerine bir sinemacının ortaya koymasına üzülmedim desem yerindedir ama aldığım zevk ile buna aldırmadım. Bu üslûp, güldürmek için zorlamamış, olaylar ve kişilerin halleri ile dudaklarınıza kondurulan acı ama şefkatli bir gülümseme olarak çıktı karşıma. İnsanı anlama ve anlatma gayretinin bir sonucu ve acının içindeki komedi idi, hem tam da Çehov’un istediği gibi(bence).
Film ikiye bölünmüş, ilk yarısı karanlıkta ikinci yarısı aydınlıkta geçiyor. İkisinin arasında ise Muhtar’ın kızının masum yüzü var.

25 Eylül 2011 Pazar

Oyuncu ve Rol


Oyunun metni elini ateş gibi yakıyor sanki kor kömür taşıyor avuçlarında. Kor kömür , kalbine değince bitecek bu ızdırap.
Oyuncu ilk kez bu oyunla sahneye çıkacak, ilk kez tanışacak Rol ile.
Sıradan bir karşılaşma değil. Hiç bir rol bitmiş  değildir daha önce oynanmış olsa bile. Oyuncu, Rol’ü giydirecek, seslendirecek, kendinde onu var edecek. Biliyor ki Rol onu, o, Rol’ü değiştirecek.
Metni özenle karıştırıyor. Sanki hızla çevirse sayfaları Rol kaçıp gidecek. Rol, kelimeler, cümleler arasına saklanmış.
Kim bu karakter? Gözlerini kapayıp hayal etmeye çalışıyor. Nasıl biri? Kime benziyor? Rol’ü öğrendiği andan itibaren karşısına çıkan herkese “o” diye bakıyor Oyuncu. Bir ses, bir ton, bir mimik, bir jest arıyor. İstiyor ki  kendinden öncekilerden hiçbirine benzemesin. Onunla anılsın Rol bundan böyle. Önce o hatırlansın Rol akla gelince.
Sokakta, parkta, tramvayda, otobüste, uçakta yalnız değil, uykusunda bile Rol yanıbaşında. Onu dürtüyor arada bir :  “İşte bu benim” . Aceleyle düşüyor peşine. Nefes nefese tam yakalamışken, Rol bir başkasını işaret ediyor : “İşte bu benim”
Rol,”oyun oynuyor” Oyuncu’ya , “rol” arkadaşlarıyla. Rol, arkadaşlarının sözlerine  saklanıyor bazen. En umulmaz bir anda metnin dışına çıkıp tarihin bir yerinden sesleniyor.  Onların kalabalığı karşısında  Oyuncu yalnız. Sıyırması gerek, soyması gerek Rol’ü çırıl çıplak, diretse de. 
Oyuncu , cümlelerini hayâl ile yoğuracak ve o hamurdan bir karakter yapacak. Koşuşturmaktan yorgun ruhu, pes etmemeye kararlı , direniyor.
Bir ses ,bir  damla gözyaşı ,bir acı tebessüm, bir gönül dolusu kahkaha topluyor tek tek.. Oyuncu  tek başına, onları birbirine ekliyor, mimik yapıyor, jest yapıyor, ses yapıyor onlardan, kendini katarak.
Çoğu zaman , Oyuncu ve Rol , ayni odada iki düşman gibi, düello anını bekliyor…
Oyuncu, kelimeleri , hece hece dili ile tanıştırıyor. Dili, dudaklarına, gırtlağına öğretiyor. Odasının duvarlarında yankılanan kendi sesi, uyarıyor Oyuncu’yu.
Oyuncu uyurken, Rol bekliyor yatağının ucunda. “Hadi hadi tamamla beni” diye sıkıştırarak.
Rol sonsuz ve asûde bir rüyaya dalana kadar , Oyuncu'nun yatağında , Oyuncu’ya uyku yasak.
Gecenin her hangi bir anında aniden sıçrayarak yatağından, Rol’e uyanıyor Oyuncu.  Ağzının içinde , beyninde, yüreğinde, ellerinde, ayaklarında bir yabancı … 
Giderek alışıyorlar birbirlerine. Bir ayna karşısında düzeltiyor kendini Oyuncu , bir hayâle bakarak sisli bir aynanın arkasında .
Bir gün bir anda  sesinde,  yüzünde, bedeninde  doğanı hissediyor Oyuncu .  İşte tam o an avucundaki kor kömür, kalbine değdi demektir .  Rol, sonsuz uykusuna dalmış.  Oyuncu, hazır şimdi.
Perdenin açılacağı anı heyecanla bekliyor. Yüzüne düşecek ilk ışığı, salonun karanlığındaki rüzgârı , ağzından çıkacak ilk repliği duyacak, bir yabancıyı dinler gibi. Salonun nefesi dalgalanacak, bakışları tutacak elleriyle sanki.
Oyuncu  unuttu tüm sorunlarını . Rol’ün gündelik sorunu mu olur, Rol’ün sorunu asırlarla!
Perde açılır, projektörler güneş gibi parlak ve sıcak düşer üstüne ve ilk replik kaçar dudaklarından önce ürkek sonra çağlayanlar gibi yükseklerden dökülerek. Rol, alkışların sesiyle tamamlanır .  
Oyun sonunda alkışları doldurup hayâli bir çantaya, eve döner ;  yatağındaki Rol’ün yanına kıvrılıp yatar.  Sabah olduğunda  tek bir beden uyanır  Oyuncu’nun yatağında. Oyuncu  nereye gitti ?  Rol nerede ?   
 Bekliyor  Rol, Oyuncu'sunu . Yoksa bekleyen Oyuncu mu ?
Melih Anık

22 Eylül 2011 Perşembe

Türkiye Futbol Federasyonu'na AÇIK MEKTUP

Sayın Mehmet Ali Aydınlar,
Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı
 İstinye Mahallesi Darüşşafaka Caddesi No: 45 Kat: 2-3  İstinye / İstanbul
Faks: 0-212- 323 49 50(Toplam 2 sayfa)

Sayın Aydınlar,                                                                                          22 Eylül 2011
19 Eylül 2011 tarihinde seyircisiz oynanma cezası verilen maçların kadın ve çocuklar tarafından  izlenmesi  ile ilgili  yayımladığınız genelge ve 21 Eylül 2011 tarihli “Teşekkür” açıklamanız üzerine bu satırları yazıyorum.
Her şeyden önce teşekkür mektubunuzda yer alan “Türkiye Futbol Federasyonu'nun "seyircisiz oynanacak maçlarla" ilgili düzenlemeyle yaptığı davet” ifadenizin sürç-ü lisan olduğunu kabul ediyorum. Zira “davet” bizim lisanımızda davet edileni zora sokmayan ve “hür” bir çağrıdır ve davet sorumluluğu da “ev sahibine” aittir.
Genelgenizde de bahsedildiği gibi  “Tüm maddelerin organizasyonunun ve sorumluluğunun cezalı olan ev sahibi kulübe ait olduğu vurgulanmış” olup siz bu durumda “ceza” ve “ev sahibi”ni yan yana getirerek aslında bir “davet” yapmadığınızı açıkça göstermiş oldunuz. Bu durumda, ortaya çıkan “çok başarılı” bir sonucu sahiplenerek neden teşekkür ettiğinizi anlamak da zorlaşmaktadır. Zira başarı, “ev sahibi”ne, yani “cezalı” Fenerbahçe Spor Kulübü’ne aittir. Sizin asıl teşekkür etmeniz gereken kurum, aksi bir durum olsaydı gene cezalandıracağınız Fenerbahçe Spor Kulübü olmalıydı. Ama siz “rol çalarak” başarıya sahiplenmek istemektesiniz. Hak edeni takdir etmede  göstermiş olduğunuz bu  “cimri” tutumunuzun, kurumunuzla ilgili bir gösterge olmamasını dilerim. Kadınların bir gün boyunca çektikleri de “davet”e yakışmamıştır.
Öngörmüş olduğunuzu tahmin ettiğim “Rekor sayıda katılım” sizin şansınız olmuştur. Ama Fenerbahçe seyircisine güvenerek yarattığınız bu ortamı başka seferlerde ve başka kulüplerden beklememenizi öneririm. Zira Fenerbahçe Kulübü tarihinin en zor dönemlerinden geçmekte olup, taraftarı, aslında yaşadıklarına “isyan”ını göstermekte ve topluma bir mesaj vermektedir. “Kadınlar gecesi”nin mesajını  ve ilk üç haftada verilmeyen üç penaltı ve bir gol karşısında “boynunda ip ile dolaşan” bir camianın  “sessiz ve onurlu duruşunu” da doğru anlamanızı ve ANLATABİLMENİZİ dilerim.
  Genelgenizden anlaşıldığı kadarıyla  2012 yılında da bu cezayı devam ettirme “azim ve kararlılığında” olduğunuz görülmektedir. Oysa amaç “seyircisiz maç oynamayı” kaldırmaktır, “boşluğu” KADIN’larla doldurmak değil. Bu nedenle bu cezanın tamamen ortadan kaldırılması gerekir. Başka “projeler” üretebileceğinize inanmak istiyorum.
Genelgenizde “biletlerin dağıtımı stadyum gişelerinden yapılacaktır” denilmesine rağmen dağıtım, Feneriumlar’dan yapılmıştır.  Son dakikada aldığınız ve kulübü zor durumda bırakan kararlarınız nedeniyle  yayımladığınız genelge daha başında “yoldan çıkmıştır”. Ama “teşekkür” etmiş olduğunuza göre genelgenize uyulmamış olunmasından rahatsız değilsiniz. (Muhtemelen kulüp size danışarak uygulama yapmıştır.) Diğer konularla ilgili olarak da “duruma göre tavır almadığınıza” inanmak istiyorum.
 Bir başka garabet de engelli ya da sosyal kurumlardan gelecek seyircilerin yanında kadın refakatçi, görevli olmasını istemenizdir.  Statlar, erkekten tümüyle arınmış bir bölge midir ?  (Kaldı ki tribünlerde erkekler de vardır. ) Bu nedenle refakatçi ve görevli olarak gelecekleri de kısıtlamanızı “traji-komik” buluyorum.
Bence aynı durum  misafir takım taraftarları ile ilgili olan kararınızda görülmektedir. “Özel” olduğu belli olan bir gecede karşı takım kadın taraftarlarını “ayrı oturtma” kararınız ve “kontenjan sınırlaması” koymanız, korkunuzu göstermektedir.  Kadınlara güvenen  onların, “mutsuzluk ve umutsuzluk değil; heyecan, umut ve yaşam enerjisi üretmesi gerektiğini en iyi bilen kitle” olduğuna inanan ve seyircisiz maçlar için çözümü kadında bulan bir kurum bu ayrımı yapmaz.
“Türk kadını ve onlardan beklentilerden” bahsederken TFF Yönetim Kurulu’nun 15 asil ve 13 yedek üyesi içinde bir tane bile KADIN olmamasını unutmuş olmalısınız. “Türk kadınına” güvenen bir kurum bunu onlar hakkında “en iyisi”ni belirleme hakkını, tamamı erkeklerden oluşan bir yapı ile vermez. Bu nedenle “O” kurum, “Futbolumuzun; mutsuzluk ve umutsuzluk değil; heyecan, umut ve yaşam enerjisi üretmesi gerektiğini en iyi bilen kitle, tartışmasız kadınlarımızdır” İfadelerini kullanırken bir değil onlarca kez düşünür.
Federasyonunuz, “hazırlanan gelecek stratejisinde futbolumuzun aydınlık geleceğini oluşturmak adına, en büyük sorumluklardan birini kadınlarımıza verme ve en önemli noktalarından birinin merkezine, kadınlarımızı koyma konusunda kararlı” ise öncelikle TFF’nin karar organlarında kadınlara hak ettiği yeri vermek zorundadır, onları “çiçek, böcek, cıvıltı, renk” yerine koymadan!  Zira Türk kadını her zaman, sizin onlar için “tasarladığınız biçim”den daha farklısını yaratacak kuvvet ve azimde olduğunu defalarca göstermiştir.
En doğru olan “KADIN” adına “KADIN” için karar vermek değil “KADINLARLA” birlikte karar vermek olmalıdır. Onları “edilgen” duruma sokmak yerine “kadınlarla” birlikte olunsa idi şimdiye kadar zorlanılan pek çok karar daha sağlıklı verilebilirdi.
Saygılarımla.

Melih Anık

Not: Bu mektup 22 Eylül 2011 tarihinde TFF'ye faks olarak gönderilmiştir.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Sokaktan (1)


- Saat kaç?
-  Yediyi elli geçiyor!
******
Yurttaş 1-Duydun mu Galatasaray Riera’yı almış.
Yurttaş 2- Mükemmel transfer! Koşar, çalım atar, çapraz koşular yapar, mesafe tanımadan şut atar.. Kaç yaşındaydı?
Yurttaş 1- 30 lu yaşlarda galiba..
Yurttaş 2- Koşar mı?
******
Kahveci Halil- (Elindeki çakmağı tüp ile doldurmaya uzun süre çalışır, sonra) Yahu bu çakmak dolanından değilmiş!
Ahmet- Halil abi gazı versene benim çakmağı doldurayım.. (Uğraşır.. Bir süre sonra) Yahu bu tüp benim çakmağı dolduracağına boşalttı!
Kahveci Halil- Yahu ben o tüpü nasıl dolduruyorum sanıyorsun!
******
Yurttaş 1- (telefonda berberini arıyor) Berber Aysel Hanım ile görüşeyim.
Yurttaş 2- Meşgul.
Yurttaş 1- Şimdi gelebilir miyim?
Yurttaş 2- Hemen gelin.

Melih Anık

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Beşir Ayvazoğlu'na Açık Mektup- M.Ertuğrul


Sayın Beşir Ayvazoğlu,
"Muhsin Ertuğrul’un Ruhu" başlıklı yazınızı okudum, üzüldüm, sizinle paylaşmak istedim.
Tarihte kalıcı olan değerler bazı dayatmalar sonucu elde edilmiş ve köklenmiştir. O direnme ve dayatmalar olmasa insanlık bugün elde ettiği iyilik ve güzelliklerden mahrum kalacaktı. Bugün açan çiçekler geçmişteki çabaların sonucudur. En kötü ihtimalle bilgide yanlışın bile değeri vardır.
Muhsin Ertuğrul kendi dönemi içinde Türk Tiyatrosu için başarıları hatalarından fazla olan kişilerden biridir. Dinimize göre beratlar bile toplam amele bakılarak veriliyor değil mi?  Türk Tiyatrosu’nda onun emekleri pek çoktur.  Yaptıklarını da dönemsel olarak yargılamak ve bir zaman dilimi içinde sonuçları ile değerlendirmek doğru olacaktır. Ayrıca her dönem kendi karakterlerini yaratıyor, bazılarına bazı etiketler yapıştırıyor, onlar hak etmese de. Her hangi birini beğenmediğimiz bir dönemle irtibatlandırıp suçlamak bana haksız geliyor hele aramızdan ayrılmış ve kendini savunmak imkânından mahrumsa.
 Öte yandan  sizin de işaret ettiğiniz gibi “Bir araya gelseler, rahatlıkla anlaşabileceklerini zannettiğimiz kişilerin aynı hadiseye bu kadar farklı açılardan bakmaları” şaşırtıcı olduğu kadar sevindiricidir. Aynı şeyi düşünen toplumlar ne sıkıcı olurdu değil mi? Onun için Necip Fazıl’a lâyık gördüğümüz saygıyı ve de üslubu Muhsin Ertuğrul’dan esirgememek gerekir.
Aramızdan ayrılmış, bir ufacık çivi çakmış kişileri bile “hayırla anmak” inancımızın bir gereğidir.
Saygılarımla.
Melih Anık 

Not:
Aynı içeriği 22 Temmuz 2011 tarihinde Sayın Ayvazoğlu'na mesaj olarak gönderdim.
Sayın Ayvazoğlu'nun yazısında değindiği konuyla ilgili olacağını düşündüğüm görüşlerim aşağıdaki adreste: (Devlet Klâsik Türk Müziği Korosunun Düşündürttükleri)

21 Ağustos 2011 Pazar

Prof.Dr.Dikmen Gürün'e Açık Mektup - "War Horse"


Sayın Prof.Dr.Dikmen Gürün,
Broadway’den bir müzikali Türkiye’ye getirmek  şimdilik mümkün değil ama bir parçasını getirmek mümkün müdür? Müzikallerde kullanılan teknikler ilginç yaratıcılık örnekleri sunuyor.
Örneğin War Horse’daki atlar oyundan daha ilginç. Sahnedeki at, teknik ve estetik olarak yaratılmış bir ürün, imalatı ve performansı başlı başına bir olay.  Performansına bakınca atı sahicisinden ayırdetmek zor. Bire bir ölçekteki at kuklasının yapılışı, malzeme seçimi ve sahnedeki oynatılışı  bir atölye çalışması olabilir. Atı yaratan ve oynatan “Handspring Puppet Company”,  yöneten/yapımcı  "National Theatre of Great Britain" ile birlikte çalışmış.
Oyunun bir atını, yaratıcısı ve oynatan ekibi(3 kişi) ile birlikte Türkiye’ye getirmek, hem atölye yapmak hem de seyirciler için gösteri(ler) düzenlemek bence çok keyifli olur. Kuklanın çağdaş sahnelerde kullanılışının örneklenmesi bizim gösteri dünyamıza katkı yapacaktır. Kukla atı satın alarak sergilemek de ayrı bir kaynak yaratabilir.
Bu fikirden yola çıkarak dünyadan seçilecek başka oyunlardaki teknik alt yapıya(Kostüm,dekor,ışık tasarımı vb) ilişkin uygulamalar üzerine düzenlenecek atölyelerin,Türkiye’de bu işle uğraşanlara ufuk açması yönünden çok yararlı olacağını söylemek mümkün.
Bu tür bir projenin kendini finanse eden bir model olacağını düşünüyorum. Sponsorluk için ön teklif toplanabilir, reklâm dünyasından yararlanılabilir. Atölye çalışmasından sonra kukla at bir videosu ile birlikte, özellikle alış veriş merkezlerine belli süreler için kiralanabilir. Oyunun reklâmı kapsamında değerlendirilirse üretici/yapımcıyla pazarlık yapılabilir.
Benzer olarak Peru ve Bolivya'daki masklı dansların maskları ve dansları da bir atölye ve gösteri olabilir.   
Saygılarımla.
Melih Anık

Not:
Yukardaki metnin bir benzerini mesaj olarak gönderdim. 
Elbette devam etmekte olan bir oyunun en önemli ve seyirci çeken unsurunu getirme sürecinde, lisans ve benzeri zorluklar çıkacaktır ancak bu konuda çözüm arayışları niyet ve gayrete bağlıdır.   "War Horse" kukla atı bir örnektir ve geçmişte oynanmış başka Broadway oyunlarının yaratıcı unsurlarının Türkiye'ye getirilerek atölyeler yapılması bu kapsamda değerlendirilebilir. 
 Kasdedilen, atın bir benzeridir, oyundaki at ve oyundaki "cast" değil tabii ki.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

“Lütfiye Anık” Usulü Ev Tarhanası Yapımı


Annem her yaz tüm ailemiz (çocukları,torunları) ve dostları için ev tarhanası yapar. Aşağıdaki tarif yaklaşık 20 kavanoz(850 gramlık bal kavanozu) tarhana yapmak içindir. İhtiyaca göre malzeme miktarları ayarlanmalıdır. 
Malzeme:
3 kg kuru soğan
2 kg domates
1,5 kg Çarliston biber
1 kg kırmızı biber
1 kg süzme yoğurt
6 kg un (Kuruma aşamasında İlave olarak 1-2 kg daha)
2 Yumurta

250 gram tuz
2 poşet kuru maya
1 çay kaşığı şeker
Yapılışı:
Bir bardak ılık suya şekeri ve kuru mayayı koyun karıştırın ve kabarmasını bekleyin.
Domatesin kabuklarını  soyun, soğanı ayıklayın, biberlerin saplarını ve çekirdeklerini çıkarın ince ince doğrayın, süzme yoğurdu, yumurtayı, tuzu ekleyin ve tüm malzemeyi mikserden geçirin. Elde ettiğiniz karışıma kabarmış mayayı, unu katın ve karıştırın.  Kaşıktan düşmeyecek kıvamdaki  malzemeyi bir kaba koyun ve üstünü kapatın, beklemeye alın. Malzeme bir gün içinde yaklaşık iki katına kabaracak. Bu nedenle koyduğunuz kabı seçerken buna dikkat edin.
24 saat sonra malzemeyi kontrol edin. Sulu bir kıvamda ise üzerine un ilave edin karıştırın. Malzeme kendini tutacak kıvamda olmalı.(Kaşıktan düşmeyecek.) Hava sıcaklığına bağlı olarak 2-3 gün daha bekletin. Gidip gelip kontrol edin, karışım sulanmışsa un ilave edin.
Kabarma bitince, uzun bir masa (yaklaşık 2 metre x 1 metre) üzerine temiz bir çarşaf serin. Malzemeyi kaşık kaşık parçalar halinde çarşafın üstüne yayın. Üstüne tül serin ve tozsuz bir ortamda kurumaya bırakın.
Bir gün sonradan itibaren gidip gelip kontrol ederek kuruyan malzemeyi çevirin, daha ufak parçalar haline getirmek için parmaklarınızla kırın. Ufalanan malzemenin kuruduğundan emin iseniz malzemeyi mikserde kaba bir un haline getirin. Malzeme hala nemli olabilir. Kaba un haline gelmiş tarhanayı tepsilerde üstü tül ile kapalı halde bir süre daha kurumaya bırakın. Tarhana kuruduğunda kavanozlara doldurun, ailenizi ve dostlarınızı sevindirin. Tarhanayı buzdolabında 1 yıl kadar muhafaza edebilirsiniz.
Sıcak havalarda tüm işlem yaklaşık 1 hafta sürecek.
Tarhana Çorbası Yapımı:
Bir tas için bir yemek kaşığı tarhanayı soğuk suda eritin,bulamaç yapın, kaynamış suya azar azar döküp karıştırarak ilave edin, ağız tadınıza göre yağ koyun.  Çorbanın içine bir çay bardağı süt koyarsanız kremalı bir lezzeti  olacaktır. Pişene kadar karıştırın kaymaklanmasını önleyin.  Servis sırasında  çorbanın içine rendelenmiş beyaz peynir, çorba kıtırı, baharat koyabilirsiniz.
Melih Anık 

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Bir Yoruma Cevap - Mahir Günşiray


Mahir Günşiray, 23 Mart 2008 tarihinde Tiyatro Dünyası’nda yayımlanan yazımı yorumladı:
“Affedersiniz, Melih Anık kimdir?
Büchner’in bir deha yazar olmadığını düşünen, oyun hakkındaki fikirlerini ancak internetten aldığı alıntılarla açıklayan; tiyatro oyunevi hakkında hiç bir fikri olmayan, muhtemelen 11 yıldır hiçbir oyunumuzu seyretmeyen, dramaturginin ne olduğunu bilmeyen; yorumlama, "yeniden okuma" kavramlarından bihaber, sadece göz ucuyla görüşler defterimize bakıp, onlarca yazının içinden bir cümle seçip, seyircinin düşüncesiymiş gibi oyunu seyretmeyenleri yanıltan, çeviri konusundaki gördüğüm en tuhaf bakış açısına sahip bu kişiyi tanıyabilirsek "Neden Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları her geçen gün daha da tiyatrosuz yaşamaya alışıyor?" sorusuna da yanıtı bulabiliriz belki. Şimdiden bir kaç neden sıralayım: ilgisizlik, cehalet, sığlık, dar kafalılık, muhazafakarlık, ego, zevksizlik...
Oyunun yönetmeni ve oyuncusu olarak, yeni çalışmamın provaları bittiğinde daha detaylı cevap vereceğim.”
Aradan nerdeyse dört yıl geçti. Ne bitmez “yeni çalışma” imiş, Mahir Günşiray’ın “detaylı cevabı”nı bekliyorum halâ.
Galiba iddialarının kanıtlarını, yazdığım yazılar içinde aramakla meşgul dört yıldır.
Yoksa nasıl özür dilemesi gerektiğini henüz bulamadı mı?
 Melih Anık

2 Ağustos 2011 Salı

Testosteron – Bir Yoruma Cevap - Fatih Koyunoğlu



Fatih Koyunoğlu 30 Aralık 2008 tarihinde Tiyatro Dünyası’daki yazımın altına şu yorumu yazdı:

“Hiç birşey yapamıyorsan eleştir gitsin, atış serbest ya tutarsa! Tutmasa da ne kaybedilir ki varlığını ispatlamış olursun! Çamur at izi kalsın! Vur yağmala mütemadiyen... Melih Anık da rüştünü ispatladı işte şimdi şu anda tam da şimdi ... Bakın varsaydık, eleştirmen dedik tam da şimdi işte...Oyun Atölyesi ezber bozan tavrıyla daha çok eleştirmen türetecek!"

Bu yorumu yazdığında Fatih Koyunoğlu’nu tanımıyordum. Zamanla tanıdım.

Fatih Koyunoğlu ne demişti : “Melih Anık da rüştünü ispatladı işte şimdi şu anda tam da şimdi ... Bakın varsaydık, eleştirmen dedik tam da şimdi işte... Oyun Atölyesi ezber bozan tavrıyla daha çok eleştirmen türetecek!”

Ben geçen 3 yıl içinde “türemiş bir eleştirmen”(?) olarak “rüştümü ve varlığımı ispatladım”(?) “attım tuttum”(?) Tiyatro Adam'ın son oyunu Generaller, Savaş ve Barbekü'yü yazdım, Fatih Koyunoğlu’nun tiyatrosu yazıma bağlantı verdi.(http://www.tiyatroadam.com/?page_id=15) Bu benim için çok önemli değil ama Fatih Koyunoğlu’na  hatırlatıyorum.

Oyun Atölyesi’ni övmede çok başarılı olan ve "iz kalsın diye çamur atan" Fatih Koyunoğlu, benden özür dilemeyi akıl edecek mi bilmem.

Melih Anık

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Testosteron – Bir Yoruma Cevap - Metin Coşkun

Tiyatrocu  Metin Coşkun, 2 Ocak 2009 tarihinde  Tiyatro Dünyası’ndaki yazımın altına şu yorumu yazdı:
“ZIRVA TEVİL KALDIRMAZ!!
Bir yazı(!) yazıp, tepkiler yükselince başka bir yazıyla yazısının "yeniden okunması", "tarafsız okunması", "hiç bir etki altında kalmadan okunması", ne dediğinin değil "ne demek istediğinin" anlaşılmasını istemek, "şecaat arzeylerken sirkatin söylemek" değilse nedir?
Sanal ortamda vıdı-vıdı etmeyi değil, seyircinin karşısında olmayı tercih ettim ve ediyorum ancak; ortada iki soru var ki cevaplanması gerekiyor.
-"Oyunu ve yorumu kendinize ve seyircinize yakıştırıyor musunuz?"
El cevap: EVET! (Açmak gerekirse, bu güne dek içinde olduğum oyunların en sevdiklerimden biri. -Sınıflandırmayı sevmediğim için kaçıncı olduğunu söyliyemeyeceğim-)
-"Oyunu beğenmediğini ifade eden bir görüş karşısındaki hakaret kampanyasında mı yoksa düşüncenin özgürce ifade edilmesinde direnmekte mi birleşeceğiz?"
El cevap: Yazınızın altında yer alan düşüncelerin işkence altında alındığını mı sanıyorsunuz.
Oyunu seyrettiğiniz günkü davranışlarınız ise 39 yıllık meslek yaşamımda karşılaştığım ’en pespaye’ davranışlardan biri olarak anılarımda yerini aldı.
’Event avcısı’ sen de...”
Ben kendisini tv dizilerinde canlandırdığı ‘pespaye’ karakterlerle yeniden hatırladım. Canlandırdığı karakterler bir tür ‘körleşme’ yapmış olmalı ki  tiyatrocu kimliğini oluşturan Aymazoğlu ile Kundakçılar, Bedreddin,  Jan Dark Davası, Uyarca, Yusuf ile Menofis,  Mefisto,Rummuz Goncagül , Bir Halk Düşmanı , Misafir, Bir Şehnaz Oyun, Bir Ceza Avukatının Anıları, Galile'nin Yaşamı, Resimli Osmanlı Tarihi, Yaz Misafirleri, Rumuz Goncagül, Küçük Adam N’oldu Sana, Hikaye-i Mahmut Bedrettin, Sınırda-Duvar gibi oyunlar içinde DİKEN gibi duran Testosteron’u “O güne dek içinde olduğu oyunların en sevdiklerinden biri” olduğunu söylemiş ve kendine YAKIŞTIRMIŞ!
 Ben onun o tv dizilerine mecbur, o “pespaye” karakterlerle  tanınmış, hatta teklif gelse yeniden o karakterleri oynayarak “event” olacak olmasını anlıyorum da onun kendine bakmadan bana “pespaye” “event avcısı” gibi saldırmasını anlamadım, hoş karşılamıyorum.
 Aradan 3 yıla yaklaşan bir zaman geçti. Geçen zaman içinde Nâzım Hikmet oyunu yaparak solcu olduğunu hatırladı. Belki de bu oyun onu tedavi etmiştir ve aslına geri dönmesini sağlamıştır. Metin Coşkun’a yazdıklarını hatırlatmak istedim.
Belki utanır da bir daha yapmaz.
Melih Anık

15 Temmuz 2011 Cuma

SARAH KANE DERLEMESİ

Sarah Kane’in Posdramatik Tiyatrosunda Şiddet- Ahmet Gökhan Biçer- Çizgi Yayınları
Suratına Tiyatro- Aleks Sierz- Türkçesi: Selin Girit – Mitos-Boyut Yayınları
Sarah Kane- Complete Plays- Introduced by David Greig- Methuen Drama
isimli kitaplardaki altını çizdiğim satırlardan yaptığım bir derlemenin seyircinin Sarah Kane’i anlaması açısından yararlı olacağını düşünüyorum.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Sporda Psikoloji Çok Önemlidir

Hangi spor olursa olsun sporda psikolojik faktörlerin rolü ihmal edilemez.
Ferdi sporlarda psikoloji takım sporlarından farklıdır. Ferdi yarışan sporcu öncelikle kendini aşmaya ve daha sonra rakiplerini geçmeye çalışır. Rakipleri de ferdi yarışmacılar olduğu için kimsenin kimsenin gözünün yaşına bakmayacağını bilir. Bu nedenle rakibini anlaşarak geçme olasılığı çok azdır.
Takım sporlarında ise psikoloji farklıdır. Takım oyunlarında fertler, kabahatin paylaşılacağını ve tek başlarına skora yapabilecekleri etkinin kolaylıkla farkedilemeyeceğini bilirler. Şampiyonluğun son maçında tek golü atan, son smaçı vuran  şampiyonluk geldiğinde bunun tek başına  onun eseri olmadığının bilincindedir.  Bir an için kendisine yönelen alkışların bir süre sonra paylaşılacağını da bilir. Ama gene de kendilerini maça hazırlama psikolojileri farklıdır. Örneğin oyuncu rakip takımda oynamış ve o takımdan uzaklaştırılmış ise ya da rakip takımda oynama arzusu içindeyse maça hazırlanması farklı olacaktır. Bazen rakip bir takımın başarısı kendisi için alay konusu yapılacaksa ya da başarı nedeniyle rakibin rakibine transfer olma  hayali o sporcunun maçtaki direncini  değiştirebilir. Benzer durumlar hayâl ettikleri takımları çalıştırmak imkânı bulamayan teknik adamlar için de geçerlidir. Bu durumlar kişilerin kendi anlayışları doğrultusunda adalet dağıtmaları sonucunu doğurur.
Dikkat edilirse paralı şikeden teşvikten söz etmiyorum. Profesyonellik yeterince gelişmediği için duygusal nedenler sporcu psikolojinin oluşmasında çok etkili olmaktadır. Çözüm profesyonel yönetim modellerinin geçerliliğinin sağlanması, sporcu yöneten ilişkilerinin sağlam temellere oturtulması, seyircilerin de aynı duygu ve düşünceler içinde eğitilmiş olmalarıdır. Öncelikle sporcu sendikasının kuvvetli olması gereklidir. Yöneticinin iki dudağı arasına kaderi bağlanmış sporcu çaresiz; yabancı futbolcunun sözleşmesinin sağlamlığı yanında yerlininki “laf-ı güzaf” ise istenen sonuç alınamaz. Öte yandan takımlardaki yabancı sayısının da olaylara etkisi oluyor diye düşünüyorum. Oran arttıkça kontrol elden çıkar.  
Ülkemizde sporun şu andaki yönetim organizasyonu  istenen koşulların gerçekleşmesini sağlayabilecek durumda değildir. Meslek elemanlarının haklarına sahip çıkan  kurumsal yapıların eksikliği sorunun baş nedenidir. Hakem, teknik adam ve sporcuların güçlü meslek örgütleri ile kurumsallaşmaları şarttır.  Sporun dernek yerine şirket statüsü ile yapılandırılması zorunludur. Bugünkü koşullarda medya kendi gücünü denediği bir oyun alanı bulmaktadır. Güçlü meslek örgütleri karşısında medyanın da olması gereken sınırlar içine çekileceğini düşünüyorum. Mevcut ortamda maddi kanıtlara bakarak verilecek kararlar bir yere kadar sonuç alır ancak manevi olanlar kanıtlanamayacağı ve önlenemeyeceği için yürekleri yüzde yüz ferahlatmayacaktır.
Kurumsallaşmasını tamamlamış yurt dışındaki uygulamalara bakarak yapılacak çözüm önerileri bu nedenlerle eksik kalmaya  mahkûmdur.
Melih Anık 

10 Temmuz 2011 Pazar

“Lütfiye Anık” Usulü Makarna Tarifi

Annemin bir tarifini paylaşıyorum.

Bu tarifte makarna önceden haşlanmıyor, sos ile birlikte pişiyor. Makarna sos ile birlikte piştiği ve haşlama suyu atılmadığı için yemeğin besin değeri kaybolmuyor. Böylelikle makarnanın tadı içinde kalıyor ve sos makarna ile iyice kaynaşıyor.

Bir tencere içinde domates,  kırmızı  ve acı yeşil biber, sarımsak çok küçük parçalar halinde doğranacak ve zeytinyağında çevrilecek. (yaklaşık 5 dakika)
İçine porsiyona göre tane makarna konulacak , ağız tadına göre tuz ile üstünü kapatacak kadar sıcak su konacak.
Başında durarak suyun çekmesi beklenecek ve bu sırada dip tutmaması için devamlı karıştırılacak. Su çektikçe azar azar sıcak su ilâve edilecek. Pişme kıvamında tencerede su kalmamasına ya da çok az su kalmasına dikkat edilecek.(Yaklaşık 15 dakika) Süre makarnanın pişme kıvamı tercihine göre değişir.

Malzeme
3 su bardağı taneli makarna, 2 yemek kaşığı zeytinyağı, 2 orta boy kabuğu sorulmuş domates, 1-2 diş sarımsak, 3 yeşil biber, yarım kırmızı biber ve tuz.

Melih Anık

23 Mart 2011 Çarşamba

Libya Anıları

İş gereği 1981-1990 arası pek çok kereler Libya’ya gittim. Başlangıçta İtalya üzerinden gidiliyordu, zamanla direk uçak hatları konuldu İstanbul ile Tripoli arasında.

Libya’ya giriş de çıkış da bir dert idi.

Pasaportları toplarlar sizi bekletirlerdi. Siz pasaport sağ salim geri gelecek mi diye endişe içinde beklerdiniz. Kendi dillerinden başkasını konuşmadıkları için de kime neyi sorup ne cevap alacağınız da meçhuldü.

7 Şubat 2011 Pazartesi

Beckett’in Oyun(un) Sonu için Derleme

Oyun(un) Sonu‘nun “metinler arası okuma”sından çıkan eserler ve konular şunlar:
Eliot - Çorak Ülke,
Shakespeare - Kral Lear, Hamlet, Fırtına ("Our revels now are ended"/"finie la rigolade") , III Richard : ("My kingdom for a horse!" "My kingdom for a nightman!"), Hamlet (“Rest is silence” -"Nothing stirs. All is—"- "A world where all would be silent"; Hamm’in annesi ile konuşmaması, ona anne diye hitap etmemesi)
Dante - İlâhi Komedya (Cehennem)
Berkeley - Var olmak algılanmış olmaktır- “to be is to be percieved”
İncil - “İt’s finished”
Joseph Conrad - Karanlığın Yüreği
Kafka - Şato
Freud - “İmpossible mourning” -  “fort/da” oyunu
Çehov - Sessizliklerin anlamı
Mevlana - “Bizler hem ayna hem içindeki suretiz”
Nuh’un oğlu Hamm ve Nuh Tufanı – Hamm’in Laneti - Ham’in lanetinde ham ve oğlunun yüzü kara olmuştur. (Oyunda kırmızı renk/ kanlı mendil).; sel felaketi..
Hopiler - Dünyanın üç kez yıkım geçirmiş olduğuna inanırlar. Üçüncü yıkımda baş rolü su oynamıştır. Hopi lisanında bizim zaman dediğimiz şeye, yani geçmişe, şimdiye ve geleceğe doğrudan değinen hiçbir sözcük ya da deyim yoktur. Buna rağmen olayları açıklamada hiçbir zorluk çekmezler.

Sartre - Zamanla olan ilişkimizi “birleştiren bölünme “ olarak tanımlamıştır. Oyundaki Hamm ve Clov’a bu açıdan bakarsak birleştiren bölünme onlara çok uyar
Darwin- Evrim teorisi
Einstein : “Zaman hiç göründüğü gibi değildir.Sadece bir yöne doğru akmaz ve gelecek geçmişle aynı anda vardır” - Çalar saat - Plaj kumu içinde olmaları, buğulu bir geçmiş / Hopi lisanında bizim zaman dediğimiz şeye, yani geçmişe, şimdiye ve geleceğe doğrudan değinen hiçbir sözcük ya da deyim yoktur.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Hıncal Uluç Olmak İster misiniz?

Siz Hıncal Uluç övdü diye bir tiyatro oyununa gider misiniz?
O beğendi diye yemek yediği lokantada yemek yer misiniz?
O bağladı diye fular bağlar, o attı diye sırtınıza kazak atar mısınız?
O yazdı diye kitap alır mısınız?
O astı diye evinizin duvarına resim asar mısınız?
O dedi diye tatil programı yapar mısınız?
O hoşlandı diye konsere gider misiniz?
O çalsa dinler misiniz?
O beğendi diye cd alır mısınız?
O sevdi diye birisini sever misiniz?
O oldu diye birisi ile dost olur musunuz?
O kızdı diye trafiğe kızar mısınız?
O ‘gol’ dese inanır mısınız?
O istifa etti diye istifa eder misiniz?
O olimpiyat koşsa siz de yanında koşar mısınız?
O yararlıdır dese yer misiniz?
O mükemmel dese içer misiniz?
O ‘yaptı’ diye tv programı izler misiniz?
O seçse Oscar’a, Nobel’e inanır mısınız?
O ‘güzel’ dese ‘güzel’ der misiniz?
O yanında taşısın diye ‘kahkahasına’ katılır mısınız?  
O keyf almış diye film seyreder misiniz?
O onayladı diye oy verir misiniz?
O yazdı diye okur musunuz?
O görünecek diye tv başında bekler misiniz?
O sizi övse bundan gurur duyar mısınız?
O güldü diye siz güler misiniz?
………………
Defne Joy Foster ile ilgili yazdıklarına ne diyorsunuz?

Melih Anık