Libya Anıları

İş gereği 1981-1990 arası pek çok kereler Libya’ya gittim. Başlangıçta İtalya üzerinden gidiliyordu, zamanla direk uçak hatları konuldu İstanbul ile Tripoli arasında.

Libya’ya giriş de çıkış da bir dert idi.

Pasaportları toplarlar sizi bekletirlerdi. Siz pasaport sağ salim geri gelecek mi diye endişe içinde beklerdiniz. Kendi dillerinden başkasını konuşmadıkları için de kime neyi sorup ne cevap alacağınız da meçhuldü.

Bavulunuzu aldıktan sonra yeşil perdeli bölmelerden önünde uzun sıralardan birine girer beklerdiniz. Ortalarda dolaşan askerler size savaş tutuklusu muamelesi yaparlardı . Keyiflerince bekletirler, yanınızdan geçerken size yukardan aşağı bakar, iter kakarlardı. Kötü bakış diye anlaşılmasın diye yere bakmak gerekirdi. Kim olduğunuzun pek bir önemi yoktu. Asıl olay yeşil perdenin arkasında yaşanırdı. Size gel denilince bavulunuzu seri bir şekilde taşıyarak bölmeye girmeniz ortadaki masanın üstünde onlar bir şey demeden açıp kenara çekilmeniz beklenirdi. Gümrük görevlisi askerin yetkisi sonsuzdu. Bavulunuzu didik didik eder eline aldığını oraya buraya atar bavulunuza özenle yerleştirdiğiniz her şeyi savururdu. Kontrol bitince ‘defol’ gibi tonlanan bir Arapça kelime söyler ve siz alelacele askeri kızdırmadan eşyalarınızı bavulun sınırları içine toplamaya çalışır tabiidir ki kapanmayacak bavul kapağını öylesine kapatır bavulu kucaklayarak bölüm dışına çıkarırdınız. O bölümden çıkıyor olmak bir şanstı. Başka odalara götürülme, gerisin geri yollanmanın sorgusu suali yoktu, askerin iki dudağı arasındaydı. O tarafa çıkınca sizin gibi pek çok kişinin bavulunu kapatmaya çalıştığını görürdünüz. Tüm bu eziyet gide gele kader halini almıştı. Ama karşılaşılan aşağılama unutulur gibi değildi.

Milliyetçi bir ulus derlerdi Libya için. Bağımsızlıklarını yeni kazanmış dünyaya baş kaldıran bir ulus. Tripoli’den Ras Lanuf’taki şantiyeye arabalarla giderdik. Yolda yaşları 20’nin altında görünüşleri perişan(başında asker şapkası, kir içinde entarisi, ayaklar çıplak)  ama omuzlarında tüfekleri olan çocuklar arabayı durdurup arama yaparlardı. Bir keresinde ben böyle bir aramaya denk geldim. Pasaportumu alıp ters tutarak okur gibi yapan çocuğun elinde pasaportumun kaderi için endişe duymuştum. Sonradan yanımızda taşıdığımız pasaport fotokopilerini verip aslı istenirse şirkette demeyi öğrendik.

Libya’daki iç hat uçuşları da bir alemdi. Bir seferinde Fizan çölü ortasındaki Sepha’ya uçmam gerekti. Biletimiz ‘ok’ li olmasına rağmen kalkış saatinden saatler önce alana gittik. Bir kapı önünde büyük bir kalabalık vardı. Meğerse uçak kapasitesi çok üzerinde bilet satılırmış. İte kaka kapıdan geçip uçağa bindik. Ayni gün sabah alanda gördüğüm ve Bingazi’ye uçacak olan bir arkadaşımı akşam saatlerinde biz Sepha’dan döndüğümüzde alanda gördüm, hala uçağa binmeye çalışıyordu.

Sebha’ya gittiğimiz gün yaz saati uygulaması başlamıştı. Tripoli’den sorunsuz ayrıldık ama Sebha’da kaldığımız oteldeki resepsiyona defalarca sorduk, kalkış saatinde bir sorun olur mu diye. Resepsiyondaki ‘No problem’ diyordu sanki kuralları o koymuşcasına. Ona inanmayıp alana bir saat erken gittik. İyi ki gitmişiz çünkü uçak bir saat erken kalktı.

Büyük büyük alış veriş merkezleri vardı Libya’da ama raflar genellikle boştu. Zira insanlar mal geldi mi ne bulurlarsa satın alıyorlardı. Yiyecek için evlerde soğuk odalar vardı. Stoklamak bir yaşam şekli olmuştu. Para tutma mal tut..

Bir gün sigara almak için bir bakkala uğradım. Bakkal bağdaş kurmuş kasa arkasında oturuyordu. Arkasındaki raflarda da her marka sigara paketleri dizilmişti. İstediğim marka sigarayı söyledim. Yerinden kalkmadan kolunu uzattı. Kolunun boyu benim istediğim sigara rafına ulaşamadı bana ‘La’ dedi. ‘Hayır’ yani. Ben sigarayı gösterdim o bana ‘La’ diyordu. Yerinden birazcık kımıldasa sigaraya ulaşabilecekti ama poposunu kaldırmadı.

Bir arkadaşımın başına gelen bir olay da ilginçtir. Arabasını park ettiği yerden çıkarmaya çalışırken bir Libya’lı yardımına koşmuş. Ona bakarak manevra yapacak olan arkadaşım adamın elinin parmaklarını birleştirip salladığını görünce arabasını sürmüş ve tam o sırada arkasından geçmekte olan bir arabaya çarpmış. Kızmış, başlamış bağırıp çağırmaya. Neden yanlış işaret yapıyorsun? Elinle tamam işareti yapmadın mı? Durum sonradan anlaşılmış . Meğerse adamın yaptığı işaretin Libyacası ‘Bekle’ demekmiş. Bizim ki kendi terminolojisiyle ‘tamam’ diye anlamış.

O yıllarda Türkiye’de kahve bulunmuyor bu nedenle de Libya’ya gittiğimizde hepimiz bir iki kilo kahve alıyoruz. Ama bir sorun var: Libya’dan kahve çıkarmak yasak. Cezası da çıkarken yapılan bavul kontrolünde yakalanırsan, asker kahve paketini gözünün önünde parçalayarak çöp kutusuna ya da yere atacak ve kendi dilinde küfredecek.  Çöpe atması da bir aşağılama. Yanına koymuyor ki aklına kendi içecek diye bir düşünce gelmesin. Benim buna ihtiyacım yok demek istiyor. Senin içeceğin kahveyi ben çöpe dökerim.

Çıkıştaki kontrolde önümdeki  Türk işçilerinin el çantalarından çivi, keser olduğunu gördüğümü hatırlıyorum.  Çivi Türkiye’den gidiyordu Libya’ya, işçi ise çalıştığı şantiyeden alıp köyündeki evinin inşaatı için taşıyordu. Tabii ki o çivi ve keserler de hışımla yerlere atılıyordu.
Libya’ya  para sokmak para çıkarmak da yasaktı. Onun için cüzi paralarla giriliyor ve çıkılıyor Libya’dan. Bir keresinde çıkarken bir Avrupalıyı durdurmuşlardı. Adamın sigara paketini açtılar. Avrupalı üşenmemiş dolarları tütününü boşalttığı sigaraların içine kıvırıp sokmuştu. Yakalayıp götürdüler .  

Bizim işçilerden biri bir bavul dolusu şapka götürmüş. Şantiyede güneş altında çalışan şapkasız işçilere satacak, ticaret yapacak. Şapkaları koyduğu bavulun en üstüne Mekke manzaralı bir seccade yaymış. Gülerek anlatırdı , memur seccadeyi görünce hemen bavulu kapatmış ve aramadan geç demiş. Hatta bavulun kilidinin kapanmasına da yardımcı olmuş.  Bizim akımıza gelmemişti.

Bir ara Libya’da içki serbest bırakıldı haberi çıkmıştı Türkiye’deki gazetelerde. İşçinin biri de şişe şişe içki stoklamış, Libya’ya gitmiş. Tabii girişte yakalanmış ve galiba gerisin geri gönderilmiş diye duymuştum. Libya’da içki yasaktı ama içki bulunurdu . Evde imalat yapılırdı. Evlerde bira mayasından bira imalatı, kuru üzümden rakı imbikleme faaliyetleri yaygındı.

 Dönüş uçağı, esaretten kurtulmak anlamına geliyordu. Uçakta yerine oturan hemen bira istiyordu. İstanbul’a varana kadar herkes şişelerce bira içiyor ve inişe yakın herkes mutlu ve sarhoş oluyordu. Uçağın tekerlekleri piste değince yükselen alkış ve çığlıkların dozunun o kadar yüksek olmasında içilen biraların tesiri de vardı tabii.

Melih Anık

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gene Bir Pazar Sabahı(24 Mayıs 2015)

Sartre'ın Gizli Oturum Oyunu İçin Varoluşçuluk Üzerine Derleme

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i