25 Aralık 2013 Çarşamba

Özel Tiyatrolara Yardım Protokolü

Kültür Bakanlığı’nın özel tiyatrolara desteği (yardım) kapsamında imzalanmasını istediği protokol tartışıldı. Aslına bakarsanız tartışılan, protokolün 14.Maddesi’nin ( d ve  e )  bendi idi. Ben o protokolü ancak elde edebildim. Bahsi geçen maddeler şöyle:

“d.Bu konuya ilişkin yürürlükteki mevzuat hükümlerine ve/veya toplumun genel anlayış ve davranışlarına ters düşen hususların tespit edilmesi

e.Projenin sergilenmesi sırasında, projenin bakanlığa sunulan konusu dışına çıkılarak Anayasa’da belirtilen temel ilkelere, kanunlara, genel ahlâka aykırı hususlara ya da bireyleri ve/veya kurum-kuruluşları ve/veya toplumun bir kesimini rencide edici veya hakaret içeren hususlara yer verildiğinin tespit edilmesi

Galiba üstünde en çok durulan da “genel anlayış ve ahlâk” ifadesi idi.

Konuyla ilgili araştırırken Yrd. Doç.Dr.Nihat Bulut’un bir makalesini buldum okudum. (http://www.erzincan.edu.tr/birim/HukukDergi/makale/2000_1_3.pdf)
Yrd.Doç. Dr.Nihat Bulut konu ile ilgili tanımlama zorluklarından;  konunun zaman içindeki değişikliğinden, toplumdan topluma hatta bir toplumun içinde bile farklı olacağından bahsediyor;  Türkiye ve dünya uygulamalarından örnekler veriyor. Makalesinin sonuç bölümünde “Bu çerçevede, sadece toplumun maddi düzenini bozmaya yönelik ahlâki davranışlarda sınırlama gidilebileceğini, bu tutum ve davranışlar da ancak, ciddi bir tehlike varsa ve bu tehlike de mutlaksa sınırlandırılabilmelidir.”

Tiyatronun toplumun “maddi düzenini bozmaya yönelik” etkisini; bu konuda yaratabileceği “ciddi tehlike”yi düşündüm. 76 milyonluk bir toplumda tiyatroya gidenlerin sayısına(bence bir milyon) baktığımda “etki ve tehlikenin” eser nispetinde(yüzde 2)  olduğuna karar verdim, o da her gidenin oyundan anladığını ya da anlamayıp “ikirciklendiğini” dikkate alarak. Olumlu bir etki yapamayan olumsuz bir etki nasıl yapsın? Aslına bakarsanız gerçek korkutucu olan husus  tiyatroya gidenlerle değil, gitmeyenlerle ilgilidir.  Zira cehalet daha büyük tehlike değil midir? Tiyatroyu bilen biri tiyatronun “maddi düzeni bozmayacağını” aksine “maddi düzenin oluşturulmasına” katkı sağlayacağını bilir. Tüm dünya biliyor.

Tiyatrocular bu “genel ahlâk” ifadesinden yola çıkarak Bakanlığa karşı dava açmak için (Baro ile) bir araya gelmişler. Bazı tiyatrolar bu madde nedeniyle yardımı reddetmiş. Ben her ikisine de katılmıyorum. Benim önerim şudur: Yardımı reddetmek yerine yardımı almak ve bankaya yatırarak faiz kazancı elde etmek ve inandığı oyunu kendi olanakları ile sahnelemektir. Bakanlık gelir de oyunu seyrederse ya da biri çıkıp şikâyet ederse o zaman itiraz edersiniz, davayı kaybederseniz bankadaki faiziyle büyümüş parayı iade edersiniz. Bakanlık herhalde neyi "muzır" bulduğunu açıklayacaktır. Dava açacaklara(Baro’ya) da benzer bir tavsiyeyi yapmak istiyorum. Dava açmayın ama yardım alan tüm tiyatroların yanında sıkı durun. Bakanlık parayı geri isterse  o zaman dava açın ve somut bir olay üzerinde konu tartışılsın ve kalıcı olarak “tiyatroda genel ahlâk” ne demektir tarihe kayıt edilsin.  Zira hukuk açısından da tartışmalı olan bir konuyu somut verilerle tartışmadan “içtihat” oluşturmak mümkün değil. Kaldı ki Türkiye’de  tiyatronun  “genel ahlâk”a aykırı bir iş yaptığını da bugüne kadar görmedim. (İddia edenler oldu elbette.)

Protokol’de benim aklıma takılan husus başka. Geçmiş yıllarda nasıl bir protokol yapılıyordu bilmem ama bu yıl protokolde “İl Kültür ve Turizm Müdürlükleri”nin ağırlıkla olarak yer aldığını görüyorum.  Protokol’ün 6.,7.,8.,10. Maddeleri’nde adı geçmekte ve Bakanlık, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nü  tiyatrocuların karşısına muhatap olarak çıkarmaktadır. Bu hususu TÜSAK yasası ile birlikte düşündüğünüzde anlamlı bir birliktelik ortaya çıkıyor. Zira o yasa taslağında da tiyatronun muhatabı,  İl Kültür Ve Turizm Müdürlükleri’dir. (Protokol'de taraf olan Bakanlığın yetkisini karşı tarafın kabülüne dayanarak devretmesi mümkün müdür düşünmek gerek.)   

Tabii ki Protokol’ün 8.Maddesi’nin ( e ) bendinde bahsedilen “projenin sahnelenmesi esnasında çekilmiş, projenin tamamının yer aldığı video kaydının verilmesi” bence yukarıdaki hususlar kadar tartışılması gereken bir kuraldır. Bence o konuyla ilgili madem ki Protokol mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatı temel alıyor bu konu ile ilgili de tiyatrocuların destek alacakları bir  (ulusal/uluslararası) mevzuat(telif?) vardır( bence). Zaten tiyatrocu aykırı hareket etmeye niyetlenmişse( o ne demekse) kayıt yaptığı gün uslu çocuk(!) olur. Bakanlığın bu kayıttan beklediği nedir? Bence Protokol'ün yürütülmesi ile ilgili olmayan hususların geçerli olmaması gerekir.


Melih Anık 

22 Kasım 2013 Cuma

"Barış Adlı Çocuk"

Zaplarken ekranda önüme çıkan bir dizide gördüm onu. Adını bilmiyordum. Diziyi de beğenmiyordum, onu da..

Bir gün bir oyuna  gittim. Oynayanları tanımıyordum. Baktım sahnedeki üç oyuncuyu da TV ekranlarından tanıyorum.Oyun bitiminde çıkışta oyunun iki oyuncusu ile karşılaştık, onları artık isimleri ile biliyordum. Onlar da beni tanıdıklarını belli ettiler. İkisi de çok saygılı idi. Ayak üstü sohbet ettik. Onları tanıdım.  Oyunculukları hakkında aklımdan geçenleri paylaştım onlarla. Büyük bir içtenlikle, alınmadan dinlediler beni.

Aradan bir süre geçti. Bir anne tanıdım twitter’da. Oğluna hayran bir anne. Onun oğluna hayranlığına ben de hayran kaldım. Takip etmeye başladım. Oğlunun dürüstlüğü annesinden kaynaklanıyor diye düşündüm hep. Oğluna isim koyarken Sevgi Soysal’dan esinlenmiş olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor.

Bir gün ‘oğul’un oynadığı yeni oyuna gittim. Oyun sonu onu bekledim kulis çıkışında. Beni görünce samimiyetle sarıldı. Ben de ona sarıldım. TV ekranındaki oyunculuktan kurtulmaya başlamıştı. Daha iyi oynuyordu artık. Söyledim.

Gezi olayları ile başlayan süreçte daha çok tanındı. Hesapsız konuşuyordu. Onun için endişelendim. Hatta ismini vermeden birkaç twit yazdım, kızıma yazsam öyle yazardım.

Bu sabah göz altına alındığını öğrenince üzüldüm. Annesine bir twit yazdım. Ben bir babayım.

Sonra Sevgi Soysal’ın “Barış Adlı Çocuk” isimli kitabını çıkardım kütüphanemden, "Barış Adlı Çocuk" hikâyesini  okudum. Sevgi Soysal'ın yüreğindeki sevginin sonsuzluğunu ve sınırsızlığını duydum yeniden.

Sevgi Soysal’ı okuyun derim, onun yüreğiyle tüm çocukları sevebilmek ve yarına umutla bakabilmek için..Zira hepimizin kurtuluşu sevgide ve barışta..


Melih Anık   

24 Ekim 2013 Perşembe

Genco Gülan ve “Kendi Portresi?”

Genco Gülan son sergisini Bebek Lucca’da açtı. Bana da serginin kitapçığını gönderdi. Kitapçık vasıtasıyla sergi hakkında bir fikrim oldu ama sergiyi bir de mekânı içinde görmek istedim ve Lucca’ya gittim. İyi de etmişim.

Bebek Lucca kendimi ait hissettiğim bir mekân değil. Bilerek en kalabalık bir saati seçtim ve  yemek kokularının zirve yaptığı, masalardan siparişlerin yoğun olduğu bir öğle vakti mekâna girdim. Mekânın “asıl sahipleri” de benim niyetimi anlamış olacaklar ki bana “dokunmadılar”, beni kendi halime bıraktılar. Ben masalarda oturan insanların umursamaz, şaşkın, ilgisiz, küçümseyen bakışları arasında onların arkasındaki duvarlardaki Genco Gülan’ın portrelerine uzun uzun baktım. Fotoğraflar zaten bilgisayarımda var; orada uzun zaman geçirmemin asıl nedeni bir yandan masaları dolduran insanları yan gözle izlemek bir yandan da eserlerin mekân içinde anlattıklarını duyabilmekti.

Daha önce bir sergi salonunda, bir kitapçıda Genco Gülan’ın eserlerini görmüştüm. Genco Gülan’ın sanatında resim, heykel, performans, tiyatro, edebiyat  var. Tüm bunlardan süzülen bir karma, seyircisinin aklına farklı sorular getirir, onu farklı zamanlara götürür. Genco Gülan, bence  kolayca tarif edemediğim ama hissettiğim “Post-modern”dir. Bireysel özgürlüğe tutkusu olduğunu ve bunu çekincesiz bir şekilde ifade ettiğine inanırım. Eserlerinde parıldayan bir zekâ görürüm.  O bir mezar taşını ya da bir deterjan kutusunu bir sanat eseri olarak sunar ve siz günlük hayatta önemsiz gibi görünen nesneleri sanat eseri haline getirmenin ne kadar kolay olduğunu hissedersiniz ancak denediğinizde yapamayacağınızı anlarsınız.

Ne yalan söyleyeyim bu sergideki Dali portresini daha önce ilk gördüğümde bir yerlere oturtamamıştım. Lucca’daki sergide farklı karakterlere girmiş değişik Genco Gülan'ları görünce,  özellikle o mekân içinde her şey bir anda anlaşılır oldu gözümde. Elbette her bir portre ufak eklerle kendi başına zekâ dolu bir hikâyeyi anlatıyor ama bence sergi için mekân seçimi her şeyden çok daha anlamlı. Yukarıda yazdım, Lucca kendimi ait hissettiğim bir mekân değil. Genco Gülan “başkaları” olarak o mekânın içinde var oluyor. Bu o mekânın içinde kendisi olmayanlara bir gönderme sanki. Ama gerçek bir yerlerden gözüküyor. Sergiyi gezen meselâ ben ve  o masalarda oturanlar, herkes ama  herkes “Kendi Portresi?”nin sonundaki  soru işareti gibi kalıyor. Mekânın görevlileri bile farklı görünüyor gözünüze ve inanıyorum ki onlar da farkılaştıklarını anlamasalar da hissedecekler. Ayrıca , aç mideler doyurulurken bilinç altlarında bir iz kaldığını düşünerek avunuyorum.

Bence bu yazımı okuyan herkes günün en kalabalık bir anında o “portrelerin” yoldaşı, misafiri olarak Lucca’da olmalı ve bu deneyi yaşamalı. Sergi  7 Kasım 2013’e kadar..       


 Melih Anık

27 Eylül 2013 Cuma

Son Romanı “Size Pandispanya Yaptım”ı Mario Levi’den Dinledim

Beyoğlu’dan geçerek geldim Pera Palas’ın Orient Salonu’na. Yanından geçtiğim binalar, yüzüne baktığım insanlar sanki onlarca filmden çıkıp çıkıp önüme düşüyordu. Bir binanın içine girip, birinin peşine takılıp kaybolabilirdim. Arkamdan gelen  uğultulu Beyoğlu’nun önü, Pera Palas’ın kapısındaki özel giysili görevli tarafından kesildi.  Ben âsude bir loşluğun içine girdim.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Masumiyet Müzesi Bir Aşk Romanı mı?

Masumiyet Müzesi'ni ilk elime aldığımda 50.sayfasında bunaldım, ikinci kere elime aldığımda  332.sayfasında ve 56. Bölümde pes ettim. (Tamamı 586 sayfa.)Son bölümlere atladım ve kitabı bitirdim(!)

Roman, karakter incelemesi yerine karakterlerin yaptıkları üzerine odaklanmış. Pek tabi ki eylemine bakarak  karakteri çizmek ve ruh hallerini anlatmak da mümkün. Bu açıdan bakınca okuyucuya daha çok iş düştüğünü söylemek mümkün. Zira romancı bu konuda özel bir çaba harcamıyor, olay anlatıyor.  Sayfalar dolusu ayni tutkunun değişik biçimlerinin anlatılması, sonuçsuz ve sonsuz bir iç daralması verdi bana; romanın içine düştüğü girdap beni de yuttu. Sevgilinin eşyalarına duyulan saplantı seviyesindeki bağlantının romanın tek ve orijinal çıkış noktası olması romanı sığlaştırmış. İnandırıcı da değil. Ve bir yerden sonra biteviyeleşiyor. Hatta bazı sahneler bana turistlere yapılan Galata Kulesi eğlencelerini hatırlattı. Turistler için ilginç olabilir. Oldu da… Pek çok dile çevrilen romanı kendi dillerinde okuyan  yabancılar kitaba bayıldı. Ama yabancıların romanın kurgusundaki  derinliği anlayamayacak olmaları onların şanssızlığı, anlamamız bizim için büyük keyiftir. Onlar için Türkçesi önemli değildi tabii ama beni rahatsız etti. Hatta romanı bu amaçla yeniden okumaya ve not almaya başladım ama henüz bitiremedim.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Ben Ne Biçim Bir “İnsan”ım !

Ben beyzbol sopası (veya başka bir şey) ile bir başkasının kafasına vuramam; herhangi bir silahı bir başkasına doğrultamam.

Uyurken fotoğrafımı çeken kadın gazetecilerin bacak aralarını fotoğraflamak benim aklıma gelmez.

Başıma gelen bir kötülüğü başkası için dilemem.

Geçmişte yerden yere vurduğum birini  üstünden bir zaman geçip de översem kendimden nefret ederim.

Yalan söylemek bence ahlâksızlıktır.

Yanlış yaptığımı anlarsam başkası unutmuş bile olsa ben bir fırsatını bulup özür dilemek isterim.

Yalnız kalmayı göze alma pahasına bireysel özgürlüğüme çok önem veririm. Aklım “terazim”dir.

Sanatın içine tükürmem, tüküremem. Zira sanat, insan olmak için gereklidir.

Vicdanım yol gösterir bana, “devlet hakkı”, “kul hakkı” yemekten korkarım.

Sokakta  gördüğüm hamile kadına "terbiyesiz" diyemem. (*)

Karım EŞİM'dir.

İnançlı HER insana saygı duyarım.

Yaşam alanıma çok değer veririm.

Hesap kitaplı iş yapmam, kaz gelecek diye tavuk göndermem.

Bir insanın hapishaneye düşmesini  isteyecek kadar büyük bir nefreti yüreğimde taşıyamam.

Ölen  gençlerin yüzü gözlerimin önünden gitmiyor. Bundan böyle her sabah tek gözlerini dünyaya açacak olan o gençleri düşündükçe yüreğim daralıyor. Evlere düşen ateşin sıcaklığı yüzüme vuruyor, bunalıyorum.

Bir kadının türbanını çekip çıkarmak aklımdan geçmez, düşüncesi ile bile utanırım.

En umutsuz anlarımda sokaktaki  bir çöp kutusunu bile deviremem.

Darbenin provası olacak bir tiyatro oyunu seyretmedim. Dünyada bir tiyatro oyunu ile darbe yapıldığını bilmiyorum.

Telekinezi ile yok etmeyi ciddiye almam.


BEN NE BİÇİM BİR İNSANIM!


Not: Bu yazı yeni eklemelerle(*) her zaman değişebilir.

21 Mayıs 2013 Salı

Üniversite Tiyatrolarında Telif Ödenmesi - Hilmi Bulunmaz’a Cevap


Hilmi Bulunmaz ile bir araya gelmedim. Erbil Göktaş ile görüşürken onun Bulunmaz’ı araması nedeniyle Göktaş’ın telefonundan, kısa nezaket cümleleri ile bir konuşma geçti aramızda. Çeşitli konularda  mesajlaştık. O Türkçeye dikkati ve hassasiyeti nedeniyle yazılarımda bulduğu ifade ve yazım hataları konusunda beni uyardı. Çoğunlukla hak verdim, düzelttim. Karşı çıktığı düşüncelerimi kendi sayfasında alenen eleştirdi.(Rosenbergler Ölmemeli) Mesajları cevaplamada hassasiyeti olduğunu biliyorum. Yazdığım mesajları belli bir süre içinde mutlaka cevapladı. Fikrî takip konusunda da inatçı bir kişiliği olduğunu anladım. Kendisini ilgilendiren konular dışında da tiyatroda olup bitene duyarlı, kafasına yatmadığına hemen tepki veren bir kişiliği var. Onun tepkilerinin tümüne katılmıyorum. Özellikle kendisine karşı açılan dâvâları bu kadar ciddiye almasını ve de karşı dâvâlar açmasını doğru bulmuyorum. Onun “linç kampanyası” dediği kampanyanın da ciddiye alınacak bir yanı yok (bence).  İmza veren 1100 kişiye bugün sorsanız, neyi imzaladıklarını dahi hatırlamazlar. O kampanyaya imza atan bir topluluk temsilcisi adımı vermeden araya beni de sıkıştırmıştı. “Bu adamların yazı yazması önlensin” gibilerinden düştüğü bir notu gördüğümü hatırlıyorum. Ben bildiğim yolda ilerledim o şimdi Moda civarlarında yeni hayâllerle dolanıyor. ESKİ Oyun Atölyesi, Ömer Faruk Kurhan ve Mustafa Demirkanlı  beni de “silme”ye çalıştı. Gizliden arkamdan bir şeyler yapmaya çalışanları da duyuyorum. Önemli olan kendi inandığınız yolda yürümektir. Zaman zaman Hilmi Bulunmaz’ın söylemini  sert buluyorum, dalga geçmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Ama sanırım bu konuda benim de ipin ucunu kaçırdığım zamanlar olduğu için ona çok da kızamıyorum.  Şu “tepkisi az dünya”da  tepki vermesi, “yaşadığının” göstergesi değil mi? Zaman zaman olayı ve konuyu kendi anlayışıyla abartmayı ve çerçevelemeyi seviyor. Bu konuda da her zaman aynı fikirde değilim. Hakkımda övücü ifadeler kullanması aynı "cephede" imişiz gibi bir izlenim yaratıyor sanırım. Bence o övgü konusunu da "abartıyor". Bu vesile ile kendisine teşekkür ediyorum. Ona teşekkür etmem bazılarının canını sıkıyor sanırım ama benim onlar ne diyecek diye davranmam da beklenmesin. Şu açık ki Hilmi Bulunmaz ile en sert tartışmaları da yaşayabiliriz ama bu birbirimizi yok etme amacı taşımaz. Bazısı ile "tanışmak bile istemem" ama Bulunmaz ile yüz yüze bakabileceğimizi düşünüyorum. Bulunmaz sözünün arkasında duruyor. O nedenle bana cevap yazacağını söylediğinde mutlaka yazacağını biliyordum, yazmış.

14 Mayıs 2013 Salı

İBB Kültür A.Ş. Gösteri Sanatları Merkezi- 11.Üniversitelerarası İstanbul Tiyatro Festivali


11.Üniversitelerarası İstanbul Tiyatro Festivali  1 Mayıs 2013’de başladı. Festivali İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş.’ye bağlı olarak eğitim veren Gösteri Sanatları Merkezi düzenliyor. Festival, Devlet Tiyatroları’nın Cevahir, Küçük Sahne ve Tekel Sahneleri  ağırlıklı  Zeytinburnu,  Cennet,  Sefaköy  ve Fatih  Kültür ve Sanat Merkezlerinde olmak üzere 7 sahnede plânlanmış ve  19 Mayıs 2013’de Ödül Töreni ile sona erecek. Bu seneki festivalin onbirinci olduğunu düşünürsek artık gelenekselleşmeye başladığını söyleyebiliriz.

9 Nisan 2013 Salı

Can Doğan ile “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” Üzerine Yazışmalarımız


Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım oyununun yönetmeni  Can Doğan, oyun ile ilgili yazımdan ve karşı karşıya kaldığım “twit saldırısı”ndan sonra hoş görü ve nezaket örneği olan bir mesaj yazdı.  Can Doğan'ın "emek harcanan bir 'şey'in fark edilmesi", "yerginin muhatabı olmanın keyfi"nden bahsederek gösterdiği olgunluk olağanüstü. Bu davranışıyla “eleştiri mekanizması”nı da koruyor.  Mesaj mesajı doğurdu ve yazıştık. Ben Doğan’ın şahsıma karşı göstermiş olduğu teveccühten tabii ki çok memnunum. Büyük bir tevazu ile kendini “hayatını tiyatroya adamış bir tiyatro heveslisi” olarak anlatan bir tiyatro çınarının  profesyonel sahnelerde 30. yılına bir kalasöyledikleri  çok önemli. “Yazımı iktibas edebilirsiniz” notundan da cesaret alarak  oyun ile ilgili temelde aynı duygudan beslenen ama farklılıklar taşıyan düşüncelerimizden bahsetmek istiyorum.  Bunun,  konularla ilgili başka tartışmalara, düşüncelere bir katkı olması amacını taşıyorum.  Ayrıca farklı görüşlerin konuşulabildiğini, “öznesiz cümle” kurmadan  ve (“twit"le) hakaret ve tehdit etmeden de  tartışılabildiğini göstermeyi istiyorum.

27 Şubat 2013 Çarşamba

SUSUYORUM…


Günlerdir süren yazılar, telefon konuşmaları  ve yorumlardan sonra Türkiye Kayası’nın  yazarı Fehime Seven imzasını taşıyan  aşağıdaki yorumu aldım:

’Türkiye Kayası’ İBB Şehir Tiyatroları repertuarına alındıktan sonra, sahneleme öncesindeki süreçte, dramaturg Gökhan Aktemur'un oyun yazım tekniği-dramatik yapı ilgili önerilerini de dikkate alarak çalışmalarımı sürdürdüm. “Türkiye Kayası”nın ilk versiyonu da “sahne metni” de tarafıma aittir. Benim isteğim ve bilgim dışında kurum ya da kişiler tarafından oyuna herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. “Türkiye Kayası”nın yazılmaya başlandığı ilk günden bugüne kadar emeği geçen herkese ve oyuna büyük ilgi gösteren seyircimize teşekkür ediyorum.

Saygılarımla

Fehime Seven

SUSUYORUM…

Melih Anık

28 Ocak 2013 Pazartesi

“Yeni Seyir Halleriyle Yerli Metinler” Söyleşisi Üzerine Düşünceler


Alternatif Tiyatro Mekânları Ortak Girişimi 12 Ocak – 20 Ocak 2013 tarihleri arasında “Yerli Metinler Haftası” düzenledi. Cumartesi’den Cumartesi’ye her  gece Ortak Girişim Tiyatroları’nın biri programa alındı ve takip eden Pazar günü(20 Ocak) Kumbaracı50 salonunda  Sevinç Erbulak’ın yönettiği “Yeni Seyir Halleriyle Yerli Metinler” söyleşisinde  oyunların yazarları görüşlerini paylaştı.

Son seyrettiğim oyun, “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi”  ile ilgili hazırladığım yazıda ben de tiyatro yazarlığına büyük bir bölüm ayırmıştım. Yazıyı yayımlamadan önce yeniden gözden geçirmem için bu söyleşi toplantısı bana fırsat gibi geldi. “Dışarıdan” yazarlığa bakma çabam, yazımda Ebru Nihan Celkan’ın isminde  bir örnek olarak paylaştığım “yazarlığa” ait görüşlerim, yazarların kendi ağızlarından anlattıkları ile ne kadar buluşacaktı, bu merak ile dinleyici olarak toplantıya katıldım.

İlk bölüm tüm yazarların ilk tur konuşmalarından oluştu yaklaşık 2 saat sürdü; verilen aradan sonra “mekânın yaratıma etkisi”nin tartışılacağı duyuruldu. Ben merak ettiğim konuya odaklanmak istediğim ve de yoğun geçen iki saatten sonra aynı zindelikle devam edemeyeceğimi hissettiğim için o konu başlığında yapılan ikinci bölüme katılmadım, toplantıdan ayrıldım.

15 Ocak 2013 Salı

Filmden Tiyatro Çıkardım: “The Sessions”ın Senaryo Özellikleri


Türkçeye Aşk Seansları  ismiyle tercüme edilmiş The Sessions,  “çelik ciğerli” şair Mark O’Brien’in  ilk seks deneyimi için bir terapist ve bir rahipten yardım almasının hikâyesi. Çocukken geçirdiği ‘polio’, şairi yatağa bağlamış  ve çelik bir ciğer kullanmasına neden olmuş. 49 yaşında hayata veda eden  Mark O’Brien’ın  yatağa bağımlı sürdürdüğü hayatına ait 1997 yapımı bir belgesel de var,  Jessica Yu tarafından yönetilmiş , ''Breathing Lessons: The Life and Work of Mark O'Brien''.  Mark O’Brien’in en az yardımla hayata tutunma azmi ona, 1994 yılında bir Akademi Ödülü getirmiş.

San Sebastian ve Sundance Seyirci Ödülü, Sundance Jüri Özel Ödülü’nü alan ve  John Hawkes, Helen Hunt and William H. Macy’nin oynadığı “The Sessions” isimli film Türkiye’de ne kadar ilgi görecek bilmiyorum. Yardımcı Kadın Oyuncu dalında aday olan Helen Hunt Oscar alırsa belki bir kıpırdanma olabilir. Belki “Helen Hunt’ın ‘en cesur’ filmi olması” ilgi çeker.

Ben genellikle olduğu gibi filmden tiyatro çıkardım. Senaryoyu genç yazarlarımızın incelemesini öneriyorum. Üç kişi arasında kurgulanmış bir filmde bir terapist ve bir rahip dengeyi kuruyor. Bu tipik bir Amerikan kurgusu.  “Anlayışlı” rahip, toplumun hizmetinde ve “halktan biri”. Bu din adamının toplumsal rolüne bir örnek. Din adamı sorgulamıyor, anlamaya çalışıyor, bu dünyanın katlanılır olmasına yardım etmek için hazır bekliyor.  Filmde vicdanın, merhametin, affediciliğin sembolü. Terapist ise bilimi temsil ediyor. Bu lâik bir ayrım.  Terapisti “sokak kadını”ndan ayıran özellik ise onun “deneysel araştırma” yapıyor olması. Kocası ise işi, düşünmek olan bir felsefeci. Başka bir kocanın olanları “anlaması” ise mümkün değil zaten. O bile bir ara yoldan çıkıyor zaten ama eşler arasındaki ilişki “çok düzeyli”.  Bu arada toplumun tepkisi ise bir otel resepsiyonunda görevli bir adamın tepkileri ile veriliyor ki vurgulamak istediğim husus bu. Algılanması kolay olmayan ama az rastlanır olsa da var olan bir dert karşısında resepsiyonistin konuya yabancılaşmasının verilmesi önemli bir ayrıntı. Resepsiyonist, toplum tepkisinin bir sembolü.  Ama o da bir Çinli yâni topluma “Fransız”.. Yâni hem konuya hem de olaya “yabancı”.

İddiasız görünen senaryonun bu kurgusu, “bir”den "çok"luk yaratma becerisi, senaryo içi dengenin kuruluşu  ve dialog başarısı dikkat çekici.

Melih Anık  

13 Ocak 2013 Pazar

Bir Hayâlin Yıkılışı : “Son Şangrila”(?) Butan


Butan’a  seyahat etme düşüncesi  “gayri safi mutluluk” ifadesini ilk duyduğum anda başladı. Ülkenin Kral’ına ait bu sözü duyduğumda kendimi  “mutluluklar ülkesi” hayâli içinde buldum. Araştırdığımda Butan seyahatleri bir başka ülkeyle birlikte yapılıyordu. Oysa ben sadece Butan’da zaman geçirmek istiyordum. Sonunda bu olanak doğdu ve “Son Şangrila..Trongsa Festivali ve Butan” gezisine katıldım. Ama şunu bilmekte yarar var, Butan’a sadece Butan uçakları (Druk Air) inebiliyor. O nedenle de bir ‘ara-ülke’den geçmek lâzım. Bize uyan havaalanı ve şehir Delhi oldu. Giderken yarım, dönerken bir gün Delhi’de zaman geçirdik.