24 Ocak 2014 Cuma

Türkiye Barolar Birliği ile Sanatçılar Arasında İmzalanan Protokol

20 Ocak 2014'de Türkiye Barolar Birliği(TBB) ile sanatçılar arasında bir İşbirliği Protokolü imzalandı ve taraflar ayrıca Ortak Deklarasyon'a imza attı.

Her iki belge de TBB’nin portalinde yayımlandı. Toplantıda yapılan bazı konuşmaların linkleri de TBB’nin “twitter” hesabında verildi. Ben belgeleri okudum, konuşmaları dinledim.  Sanıyorum bu toplantıdan en çok öne çıkan Barış Atay’ın konuşması oldu.

Nedim Gürsel ile Pera Palas’ta Bir Öğleden Sonra

Pera Palas’ın düzenlediği yazarlarla sohbet toplantılarının bu seferki konuğu Nedim Gürsel idi. Çoğunluğu kadın olan dinleyicilerin içindeki dört erkekten biri idim. Yaşasın kadınlar!

Yazarın son romanı Yüzbaşının Oğlu’nu tanıtmak için düzenlenmiş bir toplantı idi. Ama lâf lâfı açtı, Nedim Gürsel Pera Palas’ta kaldığı ilk odadan (Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun odası) yola çıktı, kaldığı ikinci odaya (Adnan Menderes’in odası) girerek bizi ustalıkla romanının atmosferine soktu. Dönemsel bir roman kahramanı yaratıp, entrikalı bir anlatı  ve olaylar/insanlar arasında bağlar kurarak  romanını oluşturduğundan bahsetti.  “Bu romanda lise yılları anılarıma dönmek istedim.” dedi. Nedim Gürsel,  yaratma özgürlüğünün giderek kısıtlandığını, endişe içinde yazdığından bahsetti. ”Romanı öyle tasarlamadım ama roman bittiğinde gündemle buluştu. Otorite ile hesaplaşma, biat kültürüne karşı başkaldırı saydığım Gezi olayları ile benzerlikler taşıdı. Yazarlar gelecek olayları önceden hissediyor sanki” dedi. Bugünün ‘kentsel dönüşüm’ü ile ’60'lı yılların “istimlâk”ları arasında benzerlikler olduğunu söyledi.  İçindeki gizi saklayarak, romanın hikâyesini ayrıntılarıyla anlattı, kahramanlarını, onların gerçek kişilerle olabilecek benzerlikleri hakkında ipuçları verdi. O toplantıya gelenler romanın hikâye örgüsünü öğrenmiş oldu. Buradan yola çıkarak Nedim Gürsel’e sordum: “Hikâye mi üslup mu önemli?”  Yazar “üslup” dedi.  Bence de.  Anlatılmamış hikâye yoktur önemli olan nasıl anlatıldığıdır. Bu da “edebiyatçı kimliği"ni ortaya çıkarır. Bence edebiyatımızdaki “edebiyatçı kimliği” giderek azalmakta. Romancı, hikâyeci var ama “edebiyatçı romancı, hikâyeci” çok az. Yeni yetişen gençler için bu büyük bir kayıp.  Nedim Gürsel’e sordum : “Yazarken okuru düşünür müsünüz? Sizi okuyanlar kimdir? Orta öğrenimde çocuğum olsa ona hangi kitabınızı tavsiye edersiniz?”  Nedim Gürsel “Yazarken düşünmem ama yazdıktan sonra okuyucumu dinlemek, görüşlerini öğrenmek isterim” dedi. “Ben yazıp bitirdikten sonra eserim okurlara ait olur, onların katkısı ile yeni anlamlar kazanır. Ben yetişkinler için yazıyorum ama gençler için Boğazkesen’i, Bozkırdaki Yabancı’yı, Şeytan, Melek ve Komünist’i tavsiye ederim” dedi. Ben onun ilk  eseri “Uzun Sürmüş Bir Yaz”ı okumuştum. Üniversiteyi yeni bitirmiştim. Zaten kitap o yıl basılmıştı. Düşündüm şimdiki gençler onu okudu mu? Kitabın baskısı  hâlâ var mı?

Kendi çocukluğumu düşündüm. Orta okulu bitirmeden Türk yazarların her birinden bir veya daha çok kitap okumuştum. Reşat Nuri Güntekin, Esat Mahmut Karakurt, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar,  Ömer Seyfettin, Halid Ziya Uşaklıgil, Sait Faik, Ziya Osman Saba, Kerime Nadir, Sabahattin Âli, Mehmet Akif, Nurullah Ataç ve daha niceleri. Hem de kendi dillerinden yâni sadeleştirilmiş falan değil... Şimdi gençlerin o eserlerin çoğunu sözlüğe bakmadan okumaları pek kolay değil. Biz Divan edebiyatında sular seller gibi "kalıp" çıkarabiliyorduk, şiirleri anlıyorduk. Düşüncelerimizi kâğıda dökebiliyorduk.  Bunu mümkün kılan eğitim sistemimiz idi, öğretmenlerimiz idi.  Bizler şimdi “eski” diye küçümsenen o sistemin içinden geçen belki de son nesillerdeniz. Bugünün eğitim sisteminin yaz-boz tahtası perişanlığından ne çıkacak düşüncesi beni  endişeye sevk ediyor.  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hassasiyetle üzerinde durduğu eski kültürle olan “kesinti ve kopmaların” sadece bir döneme ait olmadığını bunun ülkemin kötü bir kaderi olduğunu düşünerek  üzülüyorum. Biz kırılarak, eksilerek yürüyen bir ülkeyiz.

Nedim Gürsel son kitabı ile ilk kitabı arasında bir karşılaştırma yaptı ve iki kitap arasında üslubunda da değişiklik olduğunu gördüğünü söyledi. Yaklaşık 40 yıllık bir değişimden bahsediyor. Hem de günü gününe benzemeyen, tutarsız bir ülke atmosferinde.  Şimdilerde zaman çok hızlı akıyor. Değişikliklerin süresi çok kısa. Eskiden dünü anlayarak bugünü düzenleyebileceğimizi, yarını hayâl edebileceğimizi düşünürdük. Oysa dünün hesaplaşması devam ederken bugün yakalanamıyor;  bugünü anlamak  ancak yarın mümkün. Gelecek ise tehlikede. Zira hâyale zaman yok.       


Melih Anık

18 Ocak 2014 Cumartesi

Sydney Festival 2014 ve Bizim Festivallerimiz

Beyhan Murphy’nin  “şu çeşitliliğe bakın...” diyerek paylaştığı “twit”ten Ayşenil Şamlıoğlu aracılığıyla haberdar olup  Sydney Festival 2014 tanıtım sayfasına bakınca ben de “Kendi halimizde yaşayıp gidiyorduk.. Ne gerek vardı buna :)))” diye yazdım. (http://www.sydneyfestival.org.au/2014/Theatre-and-Dance/ ) Zaten “rahatımız kaçmış” ama “avunuyor, avutuluyoruz”, geçip gidiyoruz işte! Ne gerek var dünyayı “gözümüze sokmaya” değil mi? Kıskanarak, içim acıyarak Sydney Festival sayfasını inceledim. Başladım düşünmeye..

9 Ocak 2014 Perşembe

Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali- 2013

11-18 Ekim 2013 tarihleri arasında “Adam Mickiewicz Institute”ün davetlisi olarak Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali’ni izledim.  8 günde 16 gösteri seyrettim. Oyunlara geçmeden önce festival hakkında gördüklerimi ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum .

Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali’nin bu yıl yedincisi yapıldı. İlki 2001 yılında yapılmış. Yâni bir festivalin karakterini belirlemesi için 18 defa yapılması gerekmiyor. Wroclaw “Dialog” Tiyatro Festivali neyi amaçladığını gösteren, nereye yürümek istediğini açıkça ortaya koyan bir festival. Ben orada unutulmaz bir hafta geçirdim. Yeni festivali merakla bekliyorum.

2 Ocak 2014 Perşembe

Gergedan, Tiyatrocu ve “Rikkat”

Bir tiyatro oyuncusu “Memlekette canımı sıkacak  çok şeyler oluyor, dışarıya çıkmayacağım” dedi, ben de ona “Gergedan oynansa (mı?)” dedim. Bu yazı öyle doğdu.

Herkes bilir ama Gergedan’ı hatırlatayım.

Ülkede giderek herkes gergedanlaşır. “Gergedanlaşma” doğallaşır.  Oyunun kahramanı Bêrenger oyunun sonunda odasında tek başına insan olarak kalma savaşı verir  ve “Bütün dünyaya karşı kendimi savunacağım. Ben son insanım, sonuna kadar öyle kalacağım. Boyun eğmiyorum” der.

İonesco’nun oyununu bilen herkes bunu bilir, tiyatrocu hayda hayda bilir.

Dışarıda “can sıkıcı şeyler olmakta”, tiyatrocu evine kapanmıştır,  “evinden dışarı çıkmak” istememektedir. Bu bana Bêrenger’i hatırlattığı için bir tiyatrocuya “Gergedan’ı hatırlattım. Çok açıktır ki bu o tiyatrocuya yapılmış bir iltifattır.

Burada durun, yazının bundan sonrasını okumadan düşünün. Siz ne cevap verirsiniz?