11 Temmuz 2015 Cumartesi

Niçin Yazmak?

Ben hep yazdım. Rapor, anı, oyun, şiir, hikâye yazdım. Okuduğum kitaplardan altını çizdiğim satırları topladım bir defterde. Küçük küçük notlar aldım yanımdan hiç eksik olmayan not defterime. Bir konferansta birini dinlerken, tv'de bir şey seyrederken önümdeki kâğıt kalem oldu her zaman. Seyahat anılarımı yazarım hâlâ günü gününe.  Yatarken baş ucumda mutlaka kalem ve kâğıt var gece yatakta ansızın uyanıp aklıma geleni not etmek için. Mühendislik yaptığım yıllarda iş ile ilgili yapılacakları unutmayayım diye gece uykum kaçar kalkar yazardım. Son yıllarda tiyatro yazıları yazıyorum. Yolda yürürken gözüme çarpanı fotoğraflıyorum şimdi. Bazen telefona kayıt yapıyorum. Yazmak delice bir tutku gibi bende. Masamın üzerinde küçük küçük kâğıtlara aldığım notlar biriktikçe içime sıkıntı veriyor. Onları gözden geçirip bir defterde toplamak istiyorum. Sıra gelmiyor bir türlü ya da yazmaktan toplamaya zaman bulamıyorum. Son yıllarda biraz daha düzenli oldum. Şimdi deftere yazıyorum. Ayrıca anı defterlerim var. Ne olacak bu yazdıklarım? Ben bile geçmişte yazdıklarımı okumaya fırsat bulamıyorum benden sonra kim okur? Herkesin kendi hayatı var.. 
Üniversiteden bir arkadaşım vardı, Kerime.. Devamlı yazardı. Yaşamazdı yazardı. Her ânını yazardı. Diyelim onu gördünüz ve ayak üstü bir şeyler konuştunuz onu da yazardı siz gittikten sonra.. Yaşamaya vakti yoktu Kerime'nin. Yazmak deyince o aklıma gelir. Onu düşündüğümde ben 'normalim'.. Şimdi ne yapıyor bilmem. 'İçimden öyle geliyor' derdi Kerime. 'Yazmasam bir şey eksik kalacakmış gibi geliyor bana'. Sait Faik'i bilirsiniz 'yazmasam delirecektim' diyen martıların arkadaşı Sait Faik'i. İnsan bir süre sonra yazmak için bakıyor çevresine, yazmak için olay, insan, anı biriktiriyor. İyi de kime yazıyorsun? Eskiden daha sık ve çok sorardım kendime. Şimdi cevabı biliyorum. Kendim için yazıyorum. Zira yazmak kendimi daha iyi anlamamı sağlıyor, düşüncelerimi ayıklamama yardım ediyor, yaşamanın anlamını yeniden yeniden algılamama yardım ediyor. Nâzım ne demiş, 'Yetmişinde bile meselâ zeytin dikeceksin çocuklara falan kalsın diye değil, yaşadım diyebilmek için' Yazmak da öyle. Yazmalı daha çok yazmalı, yaşadım diyebilmek için!
Melih Anık

5 Temmuz 2015 Pazar

Bir Cuma (3 Temmuz 2015 - 4)

Marpuççular İş Merkezi sıradan bir insanı bile yaratmaya zorlar. Beni de adam ediyor galiba ...


Renkli bir dünya.. Kafayı da boşaltıyor.

Sokakta bir dükkânın önünde fırsatlar dünyasının bir ürünü vardı..

.
Bu çok önemli :)) Zira bu:



Daha önce de bir dizide kullanılan tayt modeli pazarda böyle pazarlanmıştı.. Ben almayayım... Ama şunu alırım.. Aldım da...


Gezinin sonuna yaklaşıyorum artık. Kadıköy'de eski bir kolonyacı vardı, kendine özgü çeşitli kokuları, istediğinizi şişelere doldurur satardı. Sabahattin Bey.. Oğlunun bu işe gönül vermediğini üzüntüyle anlatmıştı bana.  Zaman içinde dükkânı kapattı, gitti.. Ben Eminönü'de üç nesildir devam eden bir kolonyacı buldum. Dededen kalma bir dükkân.. Yurt dışında böyle tarihi dükkânları fotoğraflamıştım. İçeri girdim. İki esans aldım.


Dükkâna içinde raflara bakınırken sırtında 'Tiyatro' yazan bir dosya gördüm.


Meğerse dükkânın sahibi tiyatrosevermiş  Seyrettiği oyunların broşürlerini dosyalarmış. Benim ısrarım üzerine dosyayı raftan indirdi. Sayfaları konuşarak birlikte çevirdik.


Aldığım keyfi tahmin edersiniz sanırım. Tiyatro konuşmaya doyamadık. Tiyatrocu müşterileri varmış. Baba ve oğul alçak gönüllü insanlar. Çektiğim fotoğraflara girmek istemediler. Belki üzülürler diye onların isimlerini vermeyeceğim, Ama adreslerini vereceğim.  Mısır Çarşısı'nın arkasındaki Çiçek Pazarı Sokak no 4'teki Lale Kolonyaları'nın müşterisi olun lütfen..  Zira tiyatroyu ayakta tutan bu insanlar. Eğer tiyatrocu iseniz bu görev sayılır. Önümüzdeki sezon birlikte tiyatro seyretmek için sözleştik. Biletleri ben alacağım. Muhsin Ertuğrul Sahnesi beşinci sıra, ortadaki koltuklar.. Pazar matine yok, cumartesi onlar çalışıyor.. İş günleri de akşam yorgun eve geliyorlar. Hangi günü seçeceğiz bilmiyorum.  

Bir Cuma dolu dolu geçti.. Hele son noktasını tiyatro ile koymak nasıl bir mutluluk benim için.. Anlıyorsunuz değil mi?

Melih Anık
  




Bir Cuma (3 Temmuz 2015 - 3) Cuma Namazı Üzerine Gördüklerim Düşüncelerim

Dünyanın en renkli bölgesi Eminönü. Bugün Cuma.. Cuma namazı çok önem verilen namazlardan biri. "O kimse(yâni Cuma'yı kaçıran) tövbe edinceye kadar onun ne namazı ne zekâtı ne orucu hiçbir hayrı ve hasenatı kabul edilmez' şeklinde bir hadis olduğu bile söyleniyor. Dükkânların önündeki görüntüler, anlayışı ve ilgiyi anlatıyor.



Bu bir geleneğin yeni yorumu. Çok eskiden namaza giden esnaf kapıya bir sandalyeyi ters koyar gidermiş. Şimdi bir sopa konuluyor ama dükkânda mutlaka bir kişi hırsıza karşı nöbetçi bırakılıyor. Bazı dükkânlarda içeride satış devam ediyor. Kepenk kapatan dükkânlar daha samimi bence..

Yukarı doğru yürüdüm. Marpuççular Sokağı, namaz hazırlığını gösteriyordu.


Bu sokakta görünen tek cami var.. Yeşil boyalı Çelebioğlu Hoca Alaaddin Cami. Namaz saati gelince farklı bir durum ortaya çıkıyor.


Cemaat ikiye bölünmüş meğerse.. Biri secdeye varmışken diğeri henüz el bağlamış. Öndekiler, sokaktaki caminin cemaati, diğerleri ise Marpuççular İş Merkezi'nin üçüncü katındaki caminin imamına uyuyorlar. Cemaat, seslerinden imamlar arasındaki farkı anlıyor sanırım. Ya da herkes önündekinin hareketine bakıyor. Bu daha büyük bir ihtimal. Zira çoğunluk imama uyduğu için dua da okumuyor. Bana daha ilginç gelen şey ise şu: İki rekat namazın sonunda selam verilip namazın bittiği anlaşılınca namazdan önce uzun uzun bekleyen cemaat bir anda yangından kaçar gibi kalkıyor oturduğu yerden. 
Bu noktada benim dini bilgilerim ışığında görüşlerimi paylaşmak isterim. Cuma namazı vakit namazı ve hutbe ile bir bütündür. Vakit gelince ilk olarak dört rekat vakit(öğle) namazının sünneti kılınır. Cami içinde ezan okunur. İmam hutbe için minbere çıkar. Hutbeden sonra iki rekatlık Cuma namazı kılınır. Ardından Cuma namazının dört rekat sünneti kılınır. Ardından dört rekat öğle namazının farzı ve iki rekat sünneti kılınır.
Bizde ise Cuma namazına hazırlık, hutbe sırasında yer bulmak, sokağa karton sererek üstünde oturmak ile geçer. Cemaat Cuma namazının iki rekat  farzını kılar ve kaçar. 
Çocukken beni yanında namaza götüren rahmetli babam gerek bayram namazlarında gerekse Cuma namazlarında hutbenin dinlenmesinin gerektiğini öğretmiştir. Bayram namazlarında hutbe namazdan sonra gelir. Ancak cemaat namazı kılıp hutbeyi dinlemeden hatta yanında namaz kıldığı insanlarla bayramlaşmadan kaçar. Babam böylelerine çok kızardı.

Namazdan sonra kaçanların ardında bıraktığı resim bu..


Cuma namazı sırasında Marpuççular İş Merkezi'nin tüm koridorları cami haline geliyor. Dükkanlar da camiye dahil ediliyor. Bazıları dükkanları içinde namaz kılıyor. 




Caminin kapısında biri bir karton kutu içinde bağışları biriktiriyordu. Yanına yaklaşan bir kişi 'Diyanete değil, değil mi?' diye sordu. Bağış toplayan adam ' Hayır, vakfa' dedi. Hangi vakıf olduğunu sormadı, bağış yapan adam kutunun içine parayı bıraktı.

Ben ibadet üzerine uzun uzun düşünürüm her zaman.. İbadet her yerde yapılır ancak bizim dinimizde cemaat olmaya özel bir dikkat olduğuna inanırım. Cuma namazının da cemaatin bir araya getirilmesi ve ortak sorunların konuşulmasının sağlanması gibi bir anlamı vardır. İbadet gittikçe şekilsel olmaya başladı.   Öte yandan bu Cuma kulaklarıma inanamadığım bir vaaz dinledim. Dün önünden geçtiğim bir camide(yukarıda bahsettiğim camilerde değil) imam şunu söyledi : 'Yetimin başını sıvazlamak sevaptır. Yetimin başını okşayın. Yetimin başı ampule benzer. Ampul de güzeldir'


Beni camilerden uzak tutan işte bunlardır. Ben camilere vakit saatleri dışında gitmeyi ve oralarda kendimi, evreni ve büyük yaratıcıyı Allah'ı düşünmekten büyük keyif alırım. Vicdanımın sesini açık ve net duyarım.    

(devam edecek)

Melih Anık 


Bir Cuma (3 Temmuz 2015 - 2)

Yürüye yürüye Tophane'ye ulaştım. İnsan yürüyünce daha iyi görüyor. Tophane-i Amire'nin önündeyim. İçeride sergi var.

'Paletin Yüreği- Zurab Tsereteli'  Neymiş bakalım deyip içeri girdim. İyi ki girmişim. Ben sergilerdeki uzun uzun yazılmış duvar yazılarını okumaktan hiç hoşlanmam. Sergi ve  Zurab Tsereteli hakkında bilgiler var ama bir broşür yok. Şöyle bir okudum. Tsereteli Rusya Sanat Akademisi Başkanı imiş. 1934 doğumlu. Herhalde sergiyi düzenleyen  Mimar Sinan Üniversitesi'nin internet sayfasında bu duvardaki bilgiyi bulurum diye düşündüm. Heyhat! Bulamadım. Tsereteli hakkında https://en.wikipedia.org/wiki/Zurab_Tsereteli adresindeki bilgiyi okudum. Gazete küpurlarına göre ressam sergi açılışında canlı bir performans yapmış. Öğle 12 civarı sergiyi gezen iki kişiydik. Güvenlik görevlisi sayısı bizden fazlaydı. Salonda bulunan 5 güvenlik görevlisinden biri serginin görmediği ilgiye bakarak zamanı değerlendiriyordu. Peşimde yürüyerek gözünü salonda bulunan iki kişiden biri olan benden ayırmıyor, benden  kurtardığı 20-30 saniyelik aralarda kitaptan bir cümle okuyordu. Elindeki kitap  Budala idi.  Onu çok takdir ettim. Ben salondan çıkarken o kitabına daha çok daldı ben de şu fotoğrafı çektim. Sergi onunla daha bir anlam kazandı.


Sergiden çok fotoğraf çektim. Bir kaçını paylaşmak isterim.

Ben çevreme tiyatro gözüyle baktığım için Tsereteli'nin sanatından tiyatro için alınacak ilhamın çok olduğunu söyleyebilirim.

Bugün Cuma. Eminönü Meydanı çok renkli. İki turist Cuma namazı için abdest alanları çekerken ben de onları çektim.


Abdest alanlardan bazısı kişisel eşyalarını muslukların üstündeki çengellere asmıştı. Berberim Beyhan'ı andım. Beyhan abdest alırken ceketini asmış, bir hırsız ceketi kapmış. Kaçan hırsızın peşinde koşan Beyhan kalp krizi geçirip ölmüştü.


Mısır Çarşısı da kentsel dönüşüm kapsamında.. Kapısına asılmış pankarttaki ifade dikkatimi çekti.



'We are here for your comfort and tranquility' İlgililer pankartı anlayanların huzuruna çok önem veriyor olmalı. 'Tranquility' kelimesi çok 'derin' anlamlar içeriyor. Genel olarak dini anlamı daha önde. Kime niçin bu mesaj veriliyor anlamış değilim.

Kentsel dönüşüm kuş yemi satıcılarını da etkilemiş.

'Bu ne ya' diyeceğim ama demiyeyim. Ama bu kadar zevksiz bir şeyin üstüne ben olsam ismimi yazmazdım.

Belediyenin bir başka yaratıcılığı da bu gençler.. 'Ask me' Gençleri.. 'Fatih Municipality Tourisim Delegate' onlar.. Hay dilini eşşek arısı soksun. İçselleştirememişsen olacağı bu!



Soru bulamadığım için sormadım fotoğraf çektim.


Fatih Belediyesi'nde yaratıcılık sınırsız. Bu da yer altı çöp kutularının üstte görünen kapakları. Bir turist fotoğraf çektirirken ben de kaçırmadım. 'Very innovative' ... 



(devam edecek)

Melih Anık

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Bir Cuma (3 Temmuz 2015 - 1)

İstanbul'a döner dönmez bazı şeyleri almak için Eminönü'ne doğru yola çıktım. Özellikle belirtmek isterim ki doğru adresleri biliyorsanız İstanbul'un merkez bölgelerinden çok daha uygun fiyata daha çok çeşit bulabiliyorsunuz Eminönü- Beyazıt bölgesinde.

İlk durak Pangaltı Dormen Tiyatrosu arkasındaki erkek ve kadın mayoları satan bir dükkân. Dükkâna girer girmez bir kadın denediği bikinisini arkadaşına gösteriyor ortalık yerde. Tedbir almak bana düşüyor hemen başımı çevirip aksi istikamete bakıyorum. O kadın da deneme kabinine doğru çekiliyor.

Pangaltı'ya doğru yürürseniz yolun solunda çok özenli bir dükkân var. Hediyelik eşya satıyor. Önünden geçerken uğramadan edemem. Değişik tasarımlardan hoşlanıyorum. Uzun süredir de farklı bir tasarımı görmüştüm ama bu hoşuma gitti.Akıllı bir tasarım. Alttaki mum yandığında oluşan sıcak hava akımı üst paneli döndürüyor. Karanlıkta kendi ışığında(mum) seyrederseniz ışık yansımaları ile oluşan çok güzel bir görüntüye takılıp kalıyorsunuz.

video

Harbiye civarında bakmadan edemediğim bir başka dükkânda uzun süredir aradığım şeyi buldum.


Bu bir tür soyacak. hepiniz bilirsiniz. Ama bu formda bıçak kısmı tırtıklı olanını bulmak kolay değil. Domates soymak, soğanı ince ince kıymak çok kolaylaşıyor. Ben salata hazırlayıcı olarak âletimi bulmaktan memnun oldum.

Dame de Sion'un yakınlardaki bir kafede soluklanmak için durdum. Seçtiğim masanın yanındaki masada iki kadın bir erkek oturuyordu. Sonradan anladım bir kadın bir erkek karı koca idi, diğer hanımla okulda(kahvede?) karşılaşmışlar. Çift kızlarını okula kaydetttirmişler diğer kadın ise sıranın gelmesini bekliyordu. O kadar yakındık ki birbirimize ve onlar o kadar yüksek sesle konuşuyorlardı ki kulak misafiri olmam için her şey uygundu. Herkesin elinde okul sıralama listeleri vardı. Aynı anda internetten listelerdeki gelişmeleri takip ediyorlardı. Çiftin kızlarını orada tanıdım. Çok yetenekli bir kemancı idi. Bu sene Dame de Sion'a kaydolmuştu. Sonradan internette bu 2001 doğumlu genç kızı araştırdım, gerçekten de yaşına göre dağları devirmişti. Kendi adına hazırlanan internet sayfasındaki videoları seyrettim. Anne ve babası onunla övünüyorlardı. Bu doğal ama geleceğin neler göstereceğini kimse bilemez. Ben eşimden biliyorum. O genç kızın şahsında, bir zamanlar onun gibi keman öğrencisi olan eşimin yaşadıkları aklıma geldi. Onları misafir olduğum âlemlerine bırakarak yürümeye devam ettim.

Taksim'e Berlin Duvarı inşası devam ediyordu. Duvar değil elbet yapılan ama Taksim Meydanı'na dökülen beton miktarı ile Berlin Duvarı inşa edilebilir.



 Bu ülkede ya peyzaj mimarı yok ya da politikacılara esir olmuşlar herhalde. Zaten dünyanın en çirkin meydanı olan Taksim, şimdi daha da çirkinleşiyor. Ucube demek bile az kalır.

Hızlı adımlarla geçerken gözüme başka bir çirkinlik takıldı.


Bu Taksim Meydanı'ndaki mescit.. Gözler ve gönüller bu teneke minareli ve altında pideci olan bu çirkinliğe nasıl katlanıyor bilmiyorum. Aslına bakarsanız yetkim olsa işte o noktaya yanındaki eserlere dokunmadan dünyanın en şatafatlı camisini inşa ederdim. Öyle sanatsal yapı olurdu ki salt onu görmek için dünyanın bir ucundan gelirlerdi. Hem de çok büyük olmasına da gerek yok. Ama meydana bakan ortodoks kilisesi bir yarış yaratıyor sanırım. Fiziksel olarak ondan daha BÜYÜK olması gerekir gibi düşünülüyor. Oysa büyüklük öyle bir şey değil.. Günün geri kalan kısmında gördüklerim bunu doğrulayacaktır sanırım.

Ben Ortodoks kilisesinin de boğulmuş olduğunu düşünürdüm yıllardır. Şu pankart bana gerçeği gösterdi.


Kilisenin önünü kapatan büfeler restore ediliyormuş. Yâni yıkıp kilisenin önünün açılması diye bir düşünce yok. Ama daha da ilginç olanı bu işin mimarı.


Dükkanlar Balıklı Rum Hastanesi Vakfı'nınmış..Kimsenin kilisenin görüntüsü ile ilgisi yok gelen gelire bakıyor.. Ben neden bu kadar düşünüyorum! Alan satan razı..

Sıraselviler'e devam ederseniz başka camiler görürsünüz.



Onların durumu da Taksim Meydanı'ndaki gibi perişan..Ne kadar kullanılıyorlar o da soru işareti..










Biz unutmaya mahkûm olmuş bir toplumuz. Şu girişi hatırlayan var mı?


Ama biz kargaşayı damarlarımızda taşıyoruz, bize batmıyor. Aslına bakarsanız çok da özgür bir toplumuz. Baksanıza isteyen istediği yere istediğini asıyor...


Bunu pencerelerde görmek de mümkün


Her pencereden bir hikâye fışkırıyor. Bisikleti görünen çocuk pencereye yerleştirilmiş yastıklar arasından bisikletine bakıyor olmalı.


Evin önünden geçen bu merdivenleri inip çıkabilir mi?




O merdivenlerden bisikleti ile inip oyun arkadaşlarına kavuşabilir mi?



(devam edecek)

Melih Anık