Masumiyet Müzesi Bir Aşk Romanı mı?

Masumiyet Müzesi'ni ilk elime aldığımda 50.sayfasında bunaldım, ikinci kere elime aldığımda  332.sayfasında ve 56. Bölümde pes ettim. (Tamamı 586 sayfa.)Son bölümlere atladım ve kitabı bitirdim(!)

Roman, karakter incelemesi yerine karakterlerin yaptıkları üzerine odaklanmış. Pek tabi ki eylemine bakarak  karakteri çizmek ve ruh hallerini anlatmak da mümkün. Bu açıdan bakınca okuyucuya daha çok iş düştüğünü söylemek mümkün. Zira romancı bu konuda özel bir çaba harcamıyor, olay anlatıyor.  Sayfalar dolusu ayni tutkunun değişik biçimlerinin anlatılması, sonuçsuz ve sonsuz bir iç daralması verdi bana; romanın içine düştüğü girdap beni de yuttu. Sevgilinin eşyalarına duyulan saplantı seviyesindeki bağlantının romanın tek ve orijinal çıkış noktası olması romanı sığlaştırmış. İnandırıcı da değil. Ve bir yerden sonra biteviyeleşiyor. Hatta bazı sahneler bana turistlere yapılan Galata Kulesi eğlencelerini hatırlattı. Turistler için ilginç olabilir. Oldu da… Pek çok dile çevrilen romanı kendi dillerinde okuyan  yabancılar kitaba bayıldı. Ama yabancıların romanın kurgusundaki  derinliği anlayamayacak olmaları onların şanssızlığı, anlamamız bizim için büyük keyiftir. Onlar için Türkçesi önemli değildi tabii ama beni rahatsız etti. Hatta romanı bu amaçla yeniden okumaya ve not almaya başladım ama henüz bitiremedim.

İlk okuyuşumda bu yazı kapsamındaki düşüncelere sahip değildim. O dönemde yazar  ile yapılan söyleşiler, yayımcısının tanıtımı, roman hakkında yazan yazarlar, eseri  bir aşk romanı olarak sunuyordu. Bunda Orhan Pamuk’un kendisi ile yapılan röportajlarda ısrarla romanın bir “aşk romanı” olduğu vurgusunun da etkisi vardı sanırım.  (Sonradan roman üzerine yapılan  sempozyumdaki bildiriler de  “aşk romanı” vurgusu yapıyordu) “Bir aşk romanı okuyorum, Yeşilçam filmi seyrediyorum”  sandım ama yazarın böylesine sıradan bir roman yazmış olmasına ikna olamadığım için zihnimin bir köşesinde hep bir soru vardı, neden?  Romanı bu gözle bir daha okudum. Aradığımı buldum. (Bazıları “ararsan her romanda bulursun” diyecektir mutlaka.  Peki ben uydurdum!)

Roman hakkındaki düşüncelerimi 2008 yılında yazmış ve yazılı olarak sadece kızımla paylaşmıştım. Bazı dost sohbetlerinde  söz ettiğim zaman hikâyem şaşkınlıkla karşılandı. Bakışlar kuşku doluydu. “Yok artık bu da olmaz” diyenler oldu. (“Atıyorsun”un nazikçesi! ) Kimi “komplo” gibi algıladı. Bazılarında söylediklerimi keşfedememiş olmanın hayıflanmasını  gördüm. Kimse benim gibi okumamıştı ama söylediklerimi ilgi ile dinliyordu.  Romanı bir daha okuyacaklarını söyleyenler oldu.(Galiba okumadılar, unuttular gitti.)  Bir süre yazımı paylaşma konusunda tereddüt ettim. Zira yaptığım kendimce çıkarsadığım bir şeydi.  Nasıl karşılanacaktı? Amacı dışında yorumlanmasını da istemedim. Zamana bıraktım, günün heyecanının yatışmasını beklemeyi tercih ettim. Benden başka yazan olur mu diye bekledim? Olmadı. Son günlerde Orhan Pamuk yeni romanıyla gündeme gelince  düşüncelerimi paylaşma gereği hissettim.  Romanı ve yazımı tekrar gözden geçirdim. Yeni romanı okuyacak olanlar belki de bu yazıdan yararlanarak romanı BİR KERE okur..

Masumiyet Müzesi'nde  iki kardeşten birinin adı Osman diğerinin adı Kemal. Osman, düzenli bir aile şirketinin sahibi, yöneticisi ve düzenin  koruyucusu, Kemal ise aile şirketinde çalışıyor ama bir hayâlin peşinde koşuyor, büyülenmiş gibi. Füsun(“büyü”) isimli bir kız uğruna nişanlısı Sibel'i(“yere düşmemiş yağmur damlası, deniz çanı, güzel, put, buğday başağı, Kybele/Anadolu’nun ana tanrıçası”) terkediyor. “Eski” bir adam olan babaları  Mümtaz(“seçkin, başkalarından ayrı tutulan”) aile şirketini kurmuş. İsimlerin rastlantı olarak seçildiğini düşünmüyorum. Zaten benim için her şey, isimlerin anlamları ve çağrıştırdıkları ile başladı.

Osman ve Kemal, zengin bir aileye doğmuşlar. (Zenginlik , uygarlık zenginliği olabilir mi?) Osman, romanda az görünür olmasına karşın  daha dengeli, babadan kalma mevcut düzeni muhafazaya yatkın. Kemal daha "sorumsuz", tutkuları nedeniyle gerçekçi kararları alamıyor. Tutkularının esiri olarak Füsun'un (bir büyünün) peşine takılmış. Zamanla bu onda tutkuyu aşan bir duygu(delilik mi?) haline geliyor. Kemal ile Osman aynı ailenin farklı köklerini temsil ediyor.  Birbirlerine gösterdikleri toleransın nedeni kardeş  ve aynı şirketin(toprakların?) mirasçısı olmaları.

Anne Vecihe (güzel,hoş,uygun, lâyık, münasip) bir yerde(sayfa 546) Kemal'e "Osman her şeye sahip olmasın" diyor. Annenin düşündüğü, bir sentez! (Yeni düzen, bir sentez, bir uzlaşma üzerine kurulmalı.)

Füsun'un annesi Nesibe(soydan gelen) Hala, anlayışlı ve gözü açık bir kadın. Olanların farkında. Sanki halk! Bu toprakların soyundan geliyor. Ama çıkarının da farkında.

 Kemal’in hayâli ve tutkulu bir aşkın(Füsun) peşinde koşması yerine  Anadolu topraklarının güzellik ve zenginliği ile özdeşleştirilmiş ana tanrıçası Kybele ismi ile kişileştirilmiş Sibel ile evlenmesi ve aile kurumunu devam ettirmesi  ailenin(bu toprakların) geleneksel yapısına daha uygun. Kemal bu geleneğe uymuyor.  

“Çarşaf” işini kaybettikten sonra ağabey Osman ile arası açılır ve Kemal, annenin de araya girmesi ile Osman ile Kenan’a ve yeni işe karışmama şartı ile anlaşır.  “Babasının arabası ve şoförü Çetin onda kalacaktır”.(s 255) Köklü bir aileden ona kalan bu olur. (Araba ile Avrupa yolculuğuna çıkılacaktır.)

Füsun’un  kocası Feridun’un sinemacı olması nedeni ve Füsun’a yakın olmak arzusuyla  Kemal, film işine giriyor. Buradan itibaren romanın içinde sık sık tekrarlanan içki sofraları ve Kemal’in etrafına toplanan yeni bir çevre(kadro) var. Füsun’un hayranları artıyor, kıskançlıklar başlıyor.

Kemal bir yerde (sayfa 283) "…. derdim aslında Türk seyircisine Batılı anlamda bir sanat filmi hediye etmek olmadığı için …"  diyor. Çağdaşlığı “batı” ile birleştirmeyen Kemal’in hediye etmek istediği nasıl bir film?

Osman’ın yeni şirketi Turgay Bey’in katkıları ile büyür,  aile şirketi(Mümtaz Bey’in emaneti) Satsat’ın temel direği olmuş yöneticilerini transfer eder, Satsat’ı zayıf düşürmeye çalışır. Osman’ın telkinleriyle anne de Kemal’in babasının bıraktığı işleri iyi idare edemeyeceğine inanmaya başlar.(s 392) Kemal’in yakın arkadaşı Zaim, Osman’ın kendisiyle ortak iş yapmak istediğini söylüyor.(s460) Zaim, Kemal’e “Sibel’i herkesin önünde zor duruma düşürdüğünü, hatasını kabul etmesini ve eski hayatına dönmesini” teklif ediyor(s463) Kemal’in verdiği cevap şu “Bekâret halâ bu kadar önemliyse niye o kadar Avrupailik ve modernlik pozu veriyoruz? Bari dürüst olalım”(s 463) Zaim cevaplar:  “Herkes dürüst. Senin yanıldığın şey kendi meselen sanman” ve ilave ediyorO insanlar seni dışlamadı sen o insanları dışladın”” (s 464)

 Orhan Pamuk kitapta şu tespitleri yapıyor:
Bir zamanlar Abdülhamit’in bütün dünyadan saklanarak Osmanlı Devleti’ni yönettiği ve büyük havuzundaki minyatür gemiyle çocuk gibi oynadığı büyük bahçe ve içindeki köşkler Cumhuriyet’ten sonra zengin ailelerin arabayla gezdiği ve acemilerin araba kullanmayı öğrendiği bir parka çevrilmişti” (s 474)

Füsun’un kararlı sert yüz ifadesi, pastanenin eski dondurma makinası,  Atatürk’ün çerçeveli fotoğrafındaki tıpkı Füsun’unkiler gibi  çatık kaşları hafızama kazınıyordu” (s 507)

Bu arada Cihangir taraflarına “yuvalanan Kürtler, Aleviler, çeşit çeşit sol fraksiyona yakınlık duyan küçük memurlar, işçiler ve öğrenciler küçük meydanın hâkimiyeti için bazen silahlı çatışmaya girer bazen de gizli servislerin ve devletin uzaktan denetlediği haydutların yerleştirdiği bir bombanın patlamasıyla iki taraf meydan savaşına tutuşurdu. Çoğu zaman iki ateş arasında kalan Chevrolet’yi nereye park edeceğini hangi kahvehanede bekleyeceğini bilemeyen Çetin Efendi bu dönemde çok sıkıntı çekmişti.”(s397) (Satsat tehlikede Chevrolet ‘yi korumalı.)

Kemal Füsun ile Avrupa’ya seyahate çıkıyor. Avrupa yolculuğu yavaş ilerlemektedir. “Bu hızla yolculuk, haftalar değil belki de aylar sürecektir”(s 519) Yolda Çetin Efendi, Kemal ile Füsun’un nişan yüzüklerini takar.(s523) Kemal’i hayâli ile birleştirir. Ancak, babadan kalma araba (56 Chevrolet) Avrupa yolunda “çınar ağacı”na toslar, (s540) arabanın şoförü Çetin tarafından değil Füsun tarafından. Kazada Füsun ölür Kemal yaralarla kurtulur. Füsun'un arabayı (ki araba Mümtaz bey'in antikası ve Kemal’e şoförü Çetin ile birlikte bıraktığı Chevrolet) çınara toslaması ile büyü bozulur, hayâller yıkılır. Füsun uzun vize muameleleri sırasında Avrupa’ya gitmekten vazgeçmiştir bir ara. Füsun'un ölümünde Kemal kendini suçlu hisseder. Ama antika arabanın başına gelen Kemal'in  gerçeği görmesini sağlamaz.  Kazadan sonra “Chevrolet’nin parçaları başka 56’lara takılmış olduğu için arabadan kalanları satın alırlar”(s 555) ve müzeye koymaya karar verirler.

Kemal,  “Füsun’a duyduğu şeyleri anlatmak ve yaşanılan yıllara bir anlam verebilmek ”(s 548); “Füsun’a duyduğu aşkın da bu tür şaşaalı gösterişli bir sergilemeyi hak ettiğini düşündüğü”(s 551): “Hz.İbrahim’in kurban hikayesinden alınacak ibretin sevdiğimiz şeyin yerine bir başkasını koyabilmek olduğunu anladığı”(s554)  için  bir müze tasarlar.(s548) Bu amaçla Nesibe Hala’nın evini satın alır.

Müze bir anlamda Kemal’in masumiyetini anlatmaya çalıştığı bir ülke müzesi. “Koleksiyonlar utangaçların ülkesinde faydalı bir bilgiye değil yalnızca utangaç koleksiyoncunun yarasına işaret eder. Toplamak bilgiye, öğrenmeye katkısı olan itibarlı bir şey değil saklanması gereken bir utanç olarak yaşanır”(s 557) Kemal, çoğu eşyayı "yürüterek" toplamış. Bunun içinde Füsun'un kenarını ısırıp yere attığı dondurma külahı (s284); hatta “sevdiği kişinin elinin değdiğine inandırıldığı kapı kulpları bile var”(s560) Kemal’in tutkusu, hastalıklı tercihler yapmasına neden olur. Kemal'in ayakları yere basmıyor, bir hayâl peşinde koşuyor. Kemal’in tek amacı var: topladığı eşyaları bir yerde toplayıp onlarla ayni çatı altında yaşamak.(sayfa 536) Zira Kemal düşünüyor ki “hayatımızdaki utanç verici şeyler bir müzede sergilenirse hemen gururlanacak şeylere dönüşürler” (sayfa 572) “Füsun’u hatırladıkça içen, içtikçe daha çok coşup anlatan bu yorgun adamın attığı nutukları gene dinlemek isterdim” diyor Orhan Pamuk. Kemal ”müzemizi gezenler eşyalara baktıkça Füsun ile benim aşkıma saygı duyacaklar” der(s 578) “Bizim müzelerimiz zenginlerimizin kendilerini Batılı hissetme hayâllerinin değil bizim hayatımızı göstermeli”(s 578-579) Osman, Orhan Pamuk’tan  hikâyeyi yazmamasını ister. “Satsat şirketinin batmasına sebep Kemal’dir çünkü” (s583)

Kemal son görüşmelerinde yazara bir fotoğraf bırakır. Bu aslında bir yazarın tarihi yazma  görevini alması gibidir.

Orhan Pamuk kitabın kendi ağzından anlattığı son bölümlerinde kendisi devreye giriyor bir yazar olarak.  Zaten o da bir aralar Füsun ile dans etmiştir, yani o büyüyü bilmektedir belki de kendisi de kapılmıştır.  O da “Kemal nesli”nin bir ürünü ve devamı gibi. Ama gene de kendisi için söylediklerini Kemal'in ağzından vermeyi seçmiş."Müzemizi gezenler, kitabımızı okuyanlar bizi anlayacaklardır" Ama aynı zamanda “bizi anlamak” daha geniş bir ufukta dolaşıyor.

  Kemal’in ağzından bir analiz anlamlı: "Halkı küçümsemeyi iş edinmiş bazı aydınlar gibi, Türkiye'de her gece "birlikte oturan" milyonlarca kişinin bu kelimelerle aslında hiçbir şey yapmadıklarını ortaya koyduklarını asla düşünmez, tam tersi, birbirlerine sevgiyle , dostlukla ,hatta tam ne olduklarını bilmedikleri ,daha derin içgüdülerle bağlı insanlar arasında "birlikte oturmanın" bir ihtiyaç olduğunu geçirirdim aklımdan." (sayfa 327)

Kemal(ve Orhan Pamuk),  "Halkı küçümsemeyi iş edinmiş bazı aydınlar" ile   "en anlamlı"(?) eleştirisini yapıyor. Çizdiği toplum resminde ise gizli bir eleştiri de var. "Halkı küçümsemeyi iş edinmiş bazı aydınlar gibi" ifadesinden “o” aydınların(kendisinin de) ülke gerçeğini bilmediği gibi bir anlam çıkıyor. Bu paragraf ince bir istihza taşıyor. Bu Pamuk'un roman(?) dilinde kişiliğinin de bir yansıması.

Müze, aslında anlamsız ama Kemal’e anlamlı gelen eşyaların ve dolayısıyla Kemal’in şahsında masumiyetinin kanıtı olarak sergilendiği bir yer. Örneğin yarı kalmış bir dondurma külâhı saçma bir nesne ama Kemal değer veriyor. Müze resmi tarih tezinin sergilendiği bir yer. Toplum değerli olduğuna  inandırılmış binlerce nesne, hikâye içinde yaşıyor. Müze, “masumiyet”in kanıtlanması ve  bir toplumun aklanmasını temin etmek üzere hazırlanmış ve yaşananlara başka bir bakış açısı ile bakılmasını sağlayacak. Bu anlamda Masumiyet Müzesi “resmi tarih” sanki.

“Her müzenin bir de kataloğu olması gerek”den hareketle yazar Orhan Pamuk’u arar Kemal.(s565) Kemal, “Müzesiyle yalnız Türk milletine değil dünyanın bütün milletlerine yaşadığı hayat ile ilgili gururlanmayı öğretmek ister” (s 572)

Yukarda özetlemeye çalıştığım gibi Masumiyet Müzesi’ni “aşk romanı” olarak “okumak” bana anlamlı gelmiyor. Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi ile Türkiye’nin tarihine dokunmuş. Pamuk, yazma denemelerini birbirine eklemiş ve  roman ortaya çıkmış sanki. Masumiyet Müzesi bu anlamda bir romandan daha ziyade sahnelerden oluşmuş bir film senaryosu(taslağı) gibi. Değişik zamanlarda yazılmış olan bölümler, sonradan çatısı belirlenen bir kurgunun içinde birleştirilerek oluşturulmuş sanki. Ayrı ayrı hikâyelerden oluşmuş bir roman(?). Ama Kemal’in çekmeyi istediği film, senaryo -roman ile karakteri bir hedefte birleşmiş.(Masumiyet Müzesi bu düşüncenin sonucu olarak doğuyor.)

Orhan Pamuk’un “aşk romanı” dediği Masumiyet Müzesi, çoklu okumaya fırsat vermesi açısından ilginç. Ama daha da ilginç olan Orhan Pamuk’un, romanda Yeşilçam atmosferi içinde aşka dikkat çekmek istemesi.  Belki de yazdığını benim gibi “okumadı” (!) belki de farkında değil(!).  Roman ile ilgili okuduğum eleştirilerde ve dinlediğim söyleşilerde, Orhan Pamuk’un açıklamalarında bu konuya ilişkin bir ize rastlamadım. Yazıyı bekletmemin nedenlerinden biri de o.  Bu görülmediği için mi yoksa söz etmeye değer bulunmadığı için mi üzerinde durulmamış bir konudur bilmiyorum. Belki yazım bu konudaki atmosferi de açığa çıkarır,   belki de aşk romanı okuduğunu sanan(?)  toplumun “travmatik” durumunu da.  Ama şunu da söylemek isterim ki romanın bu çoklu okuma ile de ne demek istediği belli değil. Nasıl bir toplumsal öneri var? Varsa bu öneri sağlam mı? Sadece bir ayna mı tutuyor topluma ?

Ben, Orhan Pamuk kitabı yazdıktan sonra “ilk okuyan 20-30 kişi arasında değilim bu nedenle söylediğim laflar Pamuk’un beyninin hard diskine, yani en silinmez köşesine” alınmadı. Bu yazım da alınmayacak muhtemelen. Umarım bu sadece benim zihnimin bana oynadığı bir oyun değildir. Kimse katılmazsa Orhan Pamuk, böyle saçma(?) bir yorum için bana teşekkür(!) eder, hep birlikte güler geçeriz, onun aklına gelmeyeni(?) bulup  çıkardığım (uydurduğum), romanı “çok”lu okuyarak zenginleştirdiğim için! Bu analizim  Pamuk’a başka bir Nobel daha getirirse beni de unutmaz umarım!

Yanılıyorsam, Masumiyet Müzesi bir aşk romanıdır, yanılmıyorsam fevkalâde(!) kurgulanmış  bir romandır.


Melih Anık

Yorumlar

  1. Merhaba,

    Eleştirinizi romanın ne olmadığına dayandırmışsınız, ancak ne olduğuna dair fikrinizi de paylaşmamışsınız.
    Hikâyenin çeşitli başarı kriterleri vardır, bunlardan biri de okuru etkileme gücüdür. Pamuk, sık sık başvurduğu tekrarlarla ve obsesyonu özümsemiş bir karakter yaratarak romanın karanlık obsesif ruh halini okura geçirmekte gayet başarılı olmuş bana kalırsa. Bunu da bir aşk hikâyesi çerçevesinde yapıyor.
    Romanın neden aşk hikâyesi olmadığını düşündüğünüzü anlayamadım. Ya da kurgusunda neyi zayıf bulduğunuzu.
    Pamuk'un hiç kuşkusuz kendine has bir tarzı var, Virginia Woolf ve Tanpınar, mutluluk temasının işlenişinde de Calvino izleri taşıyor. (sadece birkaç isim vermek gerekirse).
    Pamuk'un romanlarında en geri planda kalansa dil güzelliği bana kalırsa ve bu da çeviride onu daha şanslı kılıyor.
    Yorumlarınızı paylaştığınız, bu vesileyle romanı bana hatırlattığınız için teşekkür ederim.
    Şahika

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şahika
      Orhan Pamuk hakkında aynı düşüncede olmadığımız çok açık. Çok sevdiğim Tanpınar ile Pamuk'u yan yana koyabilmek benim için imkânsız.
      Roman Mustafa Kemal'in ülkesi hakkındaki samimi düşüncelerini tutkulu bir aşka dönüştürerek ve onu anlamsız nesneleri toplatarak anlamsızlaştırmaya çalışıyor.Masumiyet müzesi de aslında suçlu olanların suçlarını örtmek için yarattıkları bir müze olarak sunuluyor ki bu müze Pamuk'a göre Türkiye Cumhuriyeti'dir. Pamuk'un gizli gündemine sahip çıkamayıp romanına aşk romanı demesi de ayrı bir samimiyetsizlik. Bu bile ona saygı duymamamın nedenidir.
      Pamuk'un tüm romanlarında dili kullanışındaki acemilik ve beceriksizlik de onu beğenmemenin nedenidir.
      Saygı ve sevgilerimle.
      Melih Anık

      Sil
  2. Teşekkürler Melih Bey,
    Eleştirinize saygı duyuyorum.
    Saygı ve sevgilerimle,
    Şahika

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de teşekkür ederim. Zaman ayırıp okudunuz ve düşüncelerinizi paylaştınız.
      Herkes aynı düşünseydi dünya daha çok sıkıcı olurdu.
      Saygı ve sevgilerimle.
      Melih Anık

      Sil
    2. Melih Bey,
      Son olarak şunu eklemek isterim. Şu anda "Kar" romanı üzerine dünyada yazılan makaleleri çeviriyorum. Bu vesileyle de "Kar"ı tekrar ve dikkatle okudum.
      Pamuk, "Kar" için "tek siyasal romanım" diyor ve Kars'ta bir Türkiye minyatürü yarattığı bu romanda İslamcılar, sekülerler ve Kürt milliyetçilerinin tezlerini kendi ağızlarından veriyor. Ancak burada bile taraf tutmuyor. Okura neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda yol göstermediği için de eleştiriliyor. Kars'ta Ermeni yapılarından bahsediliyor, ancak soykırımdan açıkça bahsetmediği için yine eleştiriliyor. Yani Pamuk siyasal romanda bile açıkça taraf tutmuyor, bizzat inansa da hassasiyetleri göz önüne alarak romana koymuyor.
      Bunu siyasal romanında bile yapmazken bir aşk hikayesini siyasal bir gündemin metaforu olarak kullanmış olduğu tezi bu nedenle bence inandırıcı değil. Pamuk'un metinlerarasılık (intertextuality) denilen post-modern yazım tarzına yani metinlere gönderme yapmaya başvurduğunu biliyoruz, fakat tüm romanı gizli bir gündeme dayandırmak...
      Size bunları yazmadan önce Masumiyet Müzesi'yle ilgili de dünyada yazılmış ciddi eleştiriler var mı diye baktım, maalesef "Kar" kadar ilgi çekmemiş dünyada.
      Tekrar saygı ve sevgilerimle,
      Şahika

      Sil
    3. Masumiyet müzesi ile ilgili Mimar Sinan'da bir sempozyum yapıldı. Bildirilerin tümü aşk romanı özelliği üzerine idi. Ben kendi düşüncemde ısrarcıyım. Masumiyet Müzesi siyasi bir romandır. Pamuk'u samimi bulmuyorum bu nedenle onun ifadeleri bana inandırıcı gelmiyor.
      Romanda seçtiği kişi isimleri romanın metaforik olduğu izlenimi veriyor bana.
      Öte yandan Türkçeyi de kullanmadığına inanıyorum. Masumiyet Müzesi'ni dil açısından incelemeye başladım yarım kaldı. Yaptığı yanlışlar içimi bunalttı.
      Kar'ı okuduktan sonra tesadüfen yolum Kars'a düşmüştü. Dolaşırken halka sormuştum. Herkeste bir öfke vardı.
      Pamuk'un durduğu yerde değilim. O nedenle Türkiye'ye onun baktığı gibi bakmıyorum.
      Sevgi ve saygılarımla.
      Melih Anık

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gene Bir Pazar Sabahı(24 Mayıs 2015)

Sartre'ın Gizli Oturum Oyunu İçin Varoluşçuluk Üzerine Derleme

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i