9 Ağustos 2010 Pazartesi

Viski

Gecenin ilerlemiş bir saatinde şirketin üst kademesi toplanmış , ertesi gün teslim edilecek teklif dosyası üzerinde son düzeltmeleri yapıyordu.
Tartışmaların en hararetli anında patron odaya girdi.
Herkes toparlandı , patrona yer açtılar.
Şirket çalışanları , patronun bu haline alışıktı. Patron ,hiç beklenmedik bir anda şirkete gelir, ışık gördüğü  odalara dalar ,  geç vakte kadar çalıştıkları için çalışanları över ve onlarla 15-20 dakika havadan sudan konuşur , gönül alırdı .
Bu alışkanlık bir Japon firmasının merkez ofisini ziyaretinden sonra yerleşmişti.  Gece yarısına doğru biten toplantı sonunda  ofisten ayrılırken ofise gelenler olduğunu görmüştü.Japon şirketin ofisinde  bütün gece ışıklar yanıyordu. Ona , ofislerin  24 saat açık olduğunu ; Japonların,  gece yarıları işe gelerek çalıştıklarını  söylemişlerdi . Hayali , onun şirketinde de böyle sabahlara kadar tüm ışıkların yanması ve personelin 24 saat çalışması idi.
Onun zaman kaybına tahammülü yoktu. Merkezden otobüsle 7-8 saat uzaktaki bir şantiyeye,mimarların uçak yerine içinde bir yatak bir çizim masası olan "TIR"ların içinde gönderilmesini ; lojmanda kalacak mimarların odalarındaki yatağın yanına çizim masası konulmasını emretmişti. Böylelikle mimarlar yolda giderken de çalışabilecek ; uykudayken akıllarına yeni bir fikir gelmişse kalkıp  çizebileceklerdi . Bu ülkenin çalışmaya ihtiyacı vardı . “Japonya nasıl kalkındı ? Çalışarak!”      
Patron kısa ziyaretini bitirip giderken , mutlaka “Soracağınız bir şey var mı?” diye sorar böylelikle kendisine “sorulması” gerektiğini hatırlatmış olur ; bu soru üstüne genellikle odadaki en kıdemli personel , diğerlerine de örnek olsun diye bir soru bulup çıkarırdı. Sorular , patronun “bildiği yerden” olurdu, daima.  Şirkette , patronun deneyimini, aklını, zekasını göstermesine fırsat veren soruları sorabilenlerin terfi ettiği  düşünülürdü . 
Patronun soruları da meşhurdu.  Bir soruyla konunun “kalbine” girerdi (!)   Bir keresinde sormuş  :  “Bütün işte ne kadar beton dökülecek?” ,söylemişler.  O  da teklif fiyatını söylemiş . Onlarca kişinin haftalarca uğraşıp bulduğu rakammış bu. Bir soruyla teklif fiyatını tahmin etmesi efsane gibi anlatılırdı . Kestirme hesap yapabiliyordu patron . Zaten bu sistem ona aitti ; o , kurmuştu , herkes onun  işçisi idi . 
Personelin görevleri arasında en önemlisi  patronun “efsane” olması için elinden geleni yapması idi galiba. Gerçi açıkça bir görev tanımı yoktu ama herkes birbirine baka baka ne yapması gerektiğini  bilirdi.
O gece  odadaki  ünvanlı “abi”ler yanında  bir de genç  vardı.  Her toplantıda bir “çırak” olması ve getir götürden sorumlu olması beklenirdi.  Toplantıya ve de şirketin sırlarına kulak misafiri olma “onuru” verilen  genç için bu durum, böbürlenme fırsatı idi . 
Patron boşaltılarak kendisine ikram edilen  yerlerden , masa başını seçti ve sordu: “Nasıl gidiyor?”
Odadakiler “rütbesi” en yüksek olanın ağzına bakarak “rol”lerini oynadılar. Ortaya çıkan cevap, özetle “Sona geldik  gibi” oldu. Patron beğendi :  “Aferin. Ellerinize sağlık. Siz yaparsınız. Zaten bütün “komutanlar” da burada”.  
Askeri “jargon”dan çok hoşlanırdı patron.  İnşaat , doğayla savaşmak demekti onun için. Kendini “başkomutan” olarak görürdü , çalışanları da askerleri . Şantiye “cephe” idi. “Tank”ları sürelim dediğinde herkes “dozer” demek istediğini anlardı . Malzeme , “lojistik üs”den  geliyordu .       
Patronun sözleri en çok gencin hoşuna gitti. Yarın unutulacak olsa da bir gecelik  “Komutan” sayılmıştı.
Şirketin “komutanları” patronun ağzından dökülen “aferin” ile gevşemiş iken patron aniden  odanın sahibi olan “komutan”a , “Viskin var mı?” dedi.
Tüm “komutan”ların dolaplarında viski olması doğal karşılanıyordu. Gece yarısına  sarkan mesailerde, toplantı sonlarına doğru  gerginliği atmak ,  başarılı bir sonu  kutlamak için “komutan”lar 1-2 duble viski içerlerdi.
Patronun kendisi de  “iyi içici”lerden olduğu için , işe bulaştırmamak kaydıyla bu tür bir gevşemeye izin vardı.
Odasında toplanılan “komutan”ın dolabında birkaç çeşit viski olduğunu herkes bilirdi. Ama kendine eşit saydıklarına  sıradan viskileri ikram eden  “komutan”, patrona hangi viskiyi çıkaracaktı acaba ?
“Viskin var mı?” sorusunun soru işareti duyulmadan , “komutan”, hızla yerinden fırlamıştı zaten. Dolaba doğru giderken “tabi..tabi” diyor ; tüm davranışlarından, patronun kendisinden viski istemesini övgü kabul ettiği anlaşılıyordu. Dolabı açtı , önde görünen dosyaların arkasına elini soktu ve alışkanlıkla 12 yıllık viskiyi çıkarttı , koşarak bardak almaya giderken patron “Bardak istemez şişeyi ver” dedi.
Odadaki "komutan"lar birbirlerine şaşkınlık içinde baktılar. Patron , ayakkabısının sağ tekini, çorabını çıkarttı ,  viski şişesini açtı ve ayak baş parmağı üzerine 2 duble kadar viski döktü. Dökerken de “parmağımda yara var, alkol iyi geliyor, acısını alıyor” dedi.
Tüm “komutan”lar , bakışları , parkeye yayılan viskiye takılmış halde , patronu onayladılar. Hepsi birden “Ne akıl!” dedi ,  sözle , gözle ve bedenle…
Genç  ,  kendini “yeniçeri” gibi hissetti.  

 Melih Anık    


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder