Bir Yayınevi Bir Kitap ve Çaycı

En prestijli kitapları yayımlayan bir yayınevi idi, her yayımladığı kitap “olay” olurdu. Özel tanıtım toplantıları ile tanıtılırdı yayımladığı kitaplar.  O toplantıların broşürleri bile kitapları kadar ünlü idi. Yayımladığı kitapların her nüshası  numaralı  idi. Kitaplar belli bir okuyucuya özel duyurulur, adrese gönderilirdi. Kimin hangi numaralı kitabı aldığı bilinirdi nerdeyse. Pek az sayıda kitap da prestijli kitapevlerine verilirdi. Ben de ilgimi çeken bir kitapsa ve bulabilirsem kitapçıdan satın almayı tercih ediyordum.

Kitap tanıtım yazıları yazıyordum ama o camia ile içli dışlı olmayı tercih etmiyordum. Biliyordum ki sınırı aşan bir samimiyet, bir süre sonra tanıtım yazılarımda korumaya çalıştığım nesnelliğin kaybolmasına neden olacaktı. Merak ettiğim bazı hususları yayımcıya ya da yazarına mesaj atarak soruyordum.  Yazılarımın başına buyruk  havasından hoşlanıldığını sanmıyorum. Bu yayınevinden de arada sırada itiraz mesajları alıyordum, arkamdan konuştuklarını duyuyor, facebook ve twitter’da beni takip ettiklerini biliyordum. Yazılarımdan haberdardılar yani. Aramızda mesafeli bir ilişki vardı. Ben onlar hakkında düşüncelerimi bildiğim gibi yazıyor onlar da iyi de olsa benim yazılarımdaki ifadeleri reklâmlarında kullanmıyorlardı. Onlar da benimle yakın görünmek  istemiyorlardı anlaşılan. Zaten ben davet edilmiş de olsam kitap tanıtım davetlerine çoğunlukla katılmıyordum, hediye kitap kabul etmiyordum, ilgimi çekerse parasını verip alıyordum. Onların özel  listesinde bulunmuyorum, ilgimi çeken ve haberdar olduğum  toplantılara katıldığımda sorun çıkmıyor.

Yayınevinin son kitabını piyasada bulamamıştım. Tek çare yayıncısından  temin etmekti. Yayınevini aradım editörle görüşmek istediğimi söyledim, yerinde yokmuş. “Neden arıyorsunuz?” Arama nedenimi anlattım. “O konuyla Gülizar Hanım ilgileniyor sizi bağlıyorum” dedi telefondaki ses. Herhalde editör yardımcısına bağlanacaktım. Gülizar Hanım’a bağlandım ona da anlattım. “Hangi kitap?” Söyledim. “İstediğiniz başka kitap var mı?” Madem imkânı var onu da söyledim. “Başka?” “Parasını ödeyeceğim ama” “O kolay siz verin ismini” Bu işin bu kadar kolay olacağını sanmıyordum, şaşırdım. Tabii beni tanıyorlardı ellerine düşmüştüm beni mahcup edecekler diye düşündüm. Utandım, “Yok” dedim içim giderek.  “Siz nerede yazıyorsunuz? Ne yazdınız?”  Beni okumuyorlar mı yoksa! Gülizar Hanım okumamış herhalde. Canım sıkıldı ama en son yazdığım kitap tanıtım yazısını söyledim. “Beğendiniz mi?”  “Evet çok iyi” “Değil mi değil mi! Yazar harika!” dedi Gülizar Hanım.  “Ben sizi arayacağım yarın mutlaka.”

Ertesi gün aramadı. Benim  yazılarımı okudu, kızdı, beni aramaktan vazgeçti diye düşündüm ama saygısızlıktı bu, hem de  böyle bir şirkette. İnsan arar ve kitabı vermeyeceğiz demez mi?

Bir gün daha bekledim ama arayan soran yok. Ben aradım. Gülizar Hanım, “Aaa çok meşguldüm. Söz verdim ama arayamadım, özür dilerim. Hangi kitaplardı?  Yazmıştım ama bulamıyorum” dedi. Yeniden yazdırdım. “Elimdeki listeye bakayım.   Evet o var. Diğeri de var ama rafa bakayım bekler misiniz?” Bekledim, gitti geldi. “Yokmuş. Birisi almış” dedi. “Kimin aldığı belli mi? Geri getirir mi?” “Belli değil. Getirmez. Biz buraya taşınırken bir dağınıklık oldu.” dedi. Bu kadar büyük bir yayınevinde yaşanan durum beni çok şaşırttı. ”Ne zaman geleyim?”  Gülizar hanım, “Ne zaman isterseniz. Gelince bir çayımızı da içersiniz” dedi.

Şirket ünlü, istediğim kitap da ender bulunanlardan, sıcağı sıcağına gitmeli. Çay içelim dendi. Oturulacak, konuşulacak. Belki de ayaklarına gitmişken sitem edecekler. Dıştan ve içten itina ile hazırladım kendimi.

İnsanı  girişinden etkileyen bir şirket, daha dış kapıdan hissediliyor büyüklüğü.  Kapıda biri oturuyor, önünde bir kitap, okumuş birine benziyor. Böyle bir şirkette öyle olmalı! Yüzüme dikkatle baktı. Ben “Gülizar Hanım’a gelmiştim” dedim saygılı bir sesle. “Üçüncü kat” dedi kısaca ve kitabına döndü. Güvenlik kontrolü falan yok. Görünüşte yok tabii. Mutlaka gizli bir göz, x-ray cihazı beni taramıştır diye düşündüm. Şirket o kadar büyük ki herkes elini kolunu sallayarak içeri girecek değil ya! Zaten “okuyan adam”dan kaçmaz. Şirket toplumsal kitaplar basıyor ama anlayan anlıyor içindeki cevheri. Herkes de kolaylıkla anlamaz.  Asansöre bindim, üçüncü kata çıktım, asansör kapısını açınca karşımda bir hanım, elinde bir fincan çay. Haber verdiler aşağıdan tabii, kapıda çayı hazır etmişler diye düşündüm. “Gülizar Hanım?” Beni onaylar şekilde  gülümsedi. Karşımda elinde çay fincanı ile duran “o”ymuş. Giysisi çok sıradan, alçak gönüllü. Elleri yeni sudan çıkmış gibi kırmızı, başında saçlarını toplayan bir eşarp.   “Sizi biraz bekletmek zorundayım, şu çayı vereyim.”  Çay bana değilmiş, Gülizar Hanım çayı bir başkasına  götürüyor.  Mütavazı bir “editör yardımcısı”.  Kitap okuma insanın tevazuunu arttırır tabii. Bulunduğum salonda başka kimse yoktu ama salona açılan kapılar vardı. O kapılardan birinin arkasında kayboldu Gülizar Hanım, ben beklemeye başladım. İtina ile dekore edilmiş göz alıcı bir salon, özenle seçilmiş renkler, duvarda kitap tanıtımları, yazar fotoğrafları, ödüllerin bulunduğu vitrinler, iyi bir aydınlatma, sıcacık bir atmosfer.   Çok sürmedi Gülizar Hanım başka bir kapıdan göründü. Odaların içerden bağlantılı olduğunu anladım. Elinde bir kitap, benim istediğim. Kitabı verirken “Bir çay için” dedi. Salonda bir sandalye bile yok, ayakta mı içeceğiz çayı? “Yok teşekkür ederim, bir yere daha uğrayacağım” dedim. Kapalı kapıların arkasından da çekiniyorum. Ne çıkacak diye değil Gülizar Hanım beni nerede ağırlayacak diye! Hayâllerimin yıkılmasını da istemiyorum. Daha-çok-gerçeğe tahammülüm yok. Uğrayacak başka bir yerim de yok ama tedirginim, aklıma gelmeden önce yaptığım hazırlık ve kurduğum hayâller geliyor, bir an önce çıkmak istiyorum. Bu arada son çıkan tanıtım broşürlerinden biri aklıma geldi. “Tanıtım toplantısında hazır değildi şimdi hazır mı?” “Türkçesi halâ basılmadı ama İngilizcesi var, isterseniz size verelim” dedi sanki bir sır veriyormuş gibi. Öyle ya şirket son kitabını bir başka ülkede de tanıtmıştı. Gülizar Hanım gene kayboldu, kısa bir süre sonra İngilizce broşürü getirdi.

“Bunları koyacak bir şey var mı?”  Duvardaki dolapları açtı kapattı, aradı, sonunda “Şunu bulabildim” dedi.  Üstünde bir hamburgercinin logosu olan kenarına sos bulaşmış bir kağıt torba gösterdi. “Olur mu?” “Olur” dedim, çaresiz. Ama şirket ile ilgili kurduğum büyük hayâllerin bir bir parçalanmasının sıkıntısı bastı içimi. Aslında  torbaya falan da ihtiyaç yok ben böyle taşırım. Bir şeyler mırıldandım ama ne, hatırlamıyorum şimdi. Geldiğim asansörle aşağıya indim. Kapıda beni karşılayan görevlinin yanında bir çocuk “Sipariş edilen  hamburgerleri getirdim. ” Elindeki kağıttan sipariş edenin ismini okudu: “Gülizar Hanım kim?” Güvenlikçi umursamaz bir şekilde “Çaycı.. Üçüncü kat” dedi.

Açık havaya attım kendimi.

Melih Anık

Not:
Bu bir hikâyedir. Benzerlikler tesadüfîdir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gene Bir Pazar Sabahı(24 Mayıs 2015)

Sartre'ın Gizli Oturum Oyunu İçin Varoluşçuluk Üzerine Derleme

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i