İBBŞT’da Yeni Yönetmelik, “Kabahatin Çoğu Senin Canım Kardeşim” !

On gün İstanbul’dan uzakta ve tiyatronun olmadığı İran’da idim. Dönüşümde baktım ki İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tiyatroyu “zaptı rapta almak” için “darbe” yapmış, yeni bir yönetmelik çıkarmış, tiyatrocular ayakta,  “siperdekileri”  göremiyorum henüz.

İran’da tiyatro “yok” sayılıyor ama tiyatrocu yetiştirmekte olan pek çok okul varmış. Tiyatrocu olanlar ise tv dizilerinde ve sinemada çalışıyor. Bazısı da yönetimin bildirilerine seslendirme yapıyor olmalı. Neden “yok” diye sorduğumda yerel rehber “halk tiyatro sevmiyor” dedi bana. Sadi’nin, Hafız’ın, Hayyam’ın,  Firdevsi’nin halkı tiyatro sevmiyor olabilir mi? Ama açıkça söylenmese de bunda kadınları sahneye çıkarmama anlayışı kadar İran yönetiminin camii dışında “canlı” yapılan bir “toplanma”dan çekinmesinin de rolü var gibime geldi. İnsanları bir araya getirmemek asıl amaç ve marifet sayılıyor herhalde. Muhtemelen onlar da biliyor tiyatronun “gücü”nü.  Son tahlilde tiyatro’da bir “toplantı” ama “değiştiren” bir toplantı!  İBB, bir “âmir” gözetiminde tiyatro yapılsın istiyor, tiyatro “okul” ya ihtimam(!) ondandır!

İBB  Başkanı Mimar Kadir Topbaş, antik çağlardan beri insanlığın “toplanmak” için ne amfitiyatrolar yaptığını bilmez mi hiç! Bilir de o artık “mimar”dan çok daha önce bir politikacı ve “tiyatro”yu da “kurtarmak” isteyen seçmenleri var! Neden “kurtarmak” derseniz bunun cevabı “esaretten”(?) de olabilir, “bir kaleyi daha ele geçirmek”(!) ya da “ananelerimize bağlı tiyatro icra etmek”(!) de olabilir. İyi de talip olanlar hazır mı yoksa yapa yapa mı öğrenilecek? Yoksa “hazır” olanları “kullanırız” mı diyorlar?

Selâhattin Yusuf, “140 karakter içinde”, “Tiyatro, Muhsin Ertuğrul’cu bönlüğünü ve ataletini sürdürüyor” diye yazmış.  Selâhattin Yusuf  “içinde belli bir duyarlık, bir hakikat nüvesi olmasına rağmen” (http://www.itusozluk.com/goster.php/selahattin+yusuf ) nedense inançları üzerine dünya tanımlamaya çalışan biri hissini uyandırıyor bende ama belli bir kesimi anlamak için rastlarsam tv’de dinlediğim kişilerden. Anlaşılan tiyatro olsun ama “bön” ve âtıl” olmasın istiyor.  Daha önce Beşir Ayvazoğlu da “Muhsin Ertuğrul’un Ruhu” başlıklı yazısında durumu ortaya koymuştu  ve “Türkiye'de kendilerini 'aydınlanmacı' zannedenlerin bu salonları halkın adam edildiği 'kutsal' mekânlar olarak dayatmalarıdır.”    “…. kelimenin tam mânâsıyla bir Tek Parti devri adamı olan Muhsin Ertuğrul'un ruhunun tiyatro ve konser salonlarında hâlâ mütehakkimane gezindiğini gösteriyor”  diye aslında bir kesimin düşüncesine tercüman olmuş ve “yön”ü göstermişti. Yazısındaki iyi taraf “aydınlanmacı”lığı olumlaması. O da “aydınlamacı” bir tiyatro istiyor(!)  Genel olarak seyircinin ve bu meyanda  kendi okuyucularının da tiyatroya ilgisinin çok olmadığı bilinmekte iken, gerek Yusuf gerekse Ayvazoğlu’nun bu konu üstüne eğilmelerini bir “yönlendirme” olarak “okumak” da mümkün, yâni bir anlamda tiyatro üzerinden geçmişi hatırlatma ile geleceğe yön verme, kanaat oluşturma.  Her ikisinin de Muhsin Ertuğrul’u seçmeleri bir tesadüf olabilir mi?

Muhsin Ertuğrul’un şahsında eleştirilen, “doğru bildiğini yapmak”tır kısaca. Yusuf buna “bönlük” demiş, Ayvazoğlu ise “mütehakkimane” sözcüğü ile ifade etmiş. Öte yandan bu ifadelerin altında “öteki”nin görüşünün alınmaması iması da hissediliyor. “Öteki” kim? “Muhsin Ertuğrul usulü aydınlamacılığın” karşı hedefinde olduğu ya da “birileri” tarafından “adam edilmesi gerektiği” şeklinde “takdim” edilenler.  Ayvazoğlu “tek parti”yi lafın içine sokarak CHP’ne de bir gönderme yapıyor. Zira sanırım okuyucusu bu jargonu anlıyor ve seviyor. İfadedeki tablo açık: bir kesim,(Jakobenler?) halkın isteklerini dikkate almadan, ki bunların inanç bazlı talepler olduğu ima ediliyor, tiyatroyu “kutsallaştırararak” gerçek  “kutsal”ı değersizleştirmiştir. Dikkat edilirse “aydınlanmacı-sözde aydınlanmacı” ve de  “tahakküm eden ve edilen” ayrımları çok net ve bence işin temeli de bu algıda. İşte bu nedenlerle “halkın vergileri ile yaşayan” İBBŞT, “abuk subuk”(?) oyunlar yerine “vergi”sini ödeyen “halkın istediği” denilen oyunları sahneleyerek görevini yerine getirmelidir ve bu arada kendine getirilmelidir. Tiyatroyu düşündüğümde “o” tiyatroyu yapacak olanları da merak ediyorum doğrusu. Zira tiyatro niteliği gereği muhaliftir ve ileri bakar, salt “inanç” bazlı yapılamaz, “akıl”sız olamaz, hele hele tiyatronun, yönetenlerin ve de  halkın istediğini sahnelemek gibi bir görevi yoktur.  “Sahnedeki oyun, hayatı fark etmemizi sağlar, hayatı daha iyi okumamıza yardım eder, hayata ilişkin pratik yaptırır.” Yani gösterir, uyarır, uyandırır.  Ayrıca ”vergisini ödeyenler” içinde farklı düşüncede olanlar var, onların istekleri ne olacak? Bu kez de onlara  “tahakküm edilmiş” olmayacak mı?

Bence Muhsin Ertuğrul, Türk Tiyatrosu’nun zirvesidir. Ülkemizde kökü derinlerde olmayan bir sanatın bugünlere gelmesinde onun rolü çok büyüktür. Herşeyden önce “tiyatroyu sahiplenmeye çalışan” herkes ama HERKES bu saptamayı  görmek durumundadır.  Bu ifade bir “tutturma” değildir gerçeğin ifadesidir ve olsa olsa “bön, mütehakkim” tespitleri ayarındadır.  Zira Muhsin Ertuğrul  ve o “ruhu” taşıyanlar olmasa İran’a benzer şekilde,  “tiyatro” bu yani “paylaşılamayan” durumunda olmazdı. Bir bakıma bugün tiyatro üzerinden bu kadar mücadele yapılıyorsa, o da Türkiye’de tiyatronun VAR olmasından dolayıdır.  “Var” olan tiyatronun “baba”sı da Muhsin Ertuğrul’dur, “doğru bildiğini okuması” da “aydın” olmanın bir gereğidir, “bönlük” değil!

Peki tiyatroyu SAHİPLENME çabalarının nedeni nedir?

Ülkemizde yılda topu topu bir buçuk milyon seyircisi(ve daha da az seçmeni) olan (İBBŞT’da yaklaşık yüz bin seyirci mi?) tiyatronun yönetiminde söz sahibi olmak için verilen bu kadar uğraşın amacı nedir? Başına atanan “öğretmen” ile yapılmayan ne yapılacaktır? Hangi repertuvardan, hangi oyunlar, nasıl sunulacaktır? “Öyle” yapılırsa nasıl bir repertuvar oluşacaktır? Ona "tiyatro" demek mümkün müdür?  Zaten sayısı çok az olan “aydınlanmacı” seyirci ile ayakta duran tiyatro için ne yapılacaktır da tiyatro bir “patlama” yaşayacaktır?  Kimin istekleri karşılanacaktır? Bugün, tiyatroya gitmeme mazereti olarak  “müstehcen”liği ileri sürenler yarın hangi “oyun”larla tiyatroyu sevecekler, sevdirecekler?  Doğrusunu isterseniz bu “ilgi”den(?) tiyatrosever olarak çok gurur duydum, seyircisi(seçmeni) bu kadar az olan tiyatroya gösterilen bu teveccühten tiyatronun gücünü gördüm. Baksanıza herkes tiyatroyu “sahiplenme” peşinde!

Diyorlar ki İBB yönetimi, Şehir Tiyatrosu’nu kapatmak istiyor, ben inanmıyorum zira tiyatroyu “sahiplenmeye çalışan” ve tiyatronun “Muhsin Ertuğrul Ruhu”ndan kurtularak “özgürleşmesini”(!) isteyen bir kesimi dinliyor ve yönetmelik de bunu gösteriyor. Yani herkes tiyatro yapılmasında “hem fikir”! Hatta bazıları kendi oyunlarını öneriyor, oynansın diye; başka dünyanın insanları ile bir araya gelebiliyor. Bazı belediyelerin programlarına bakın, ne kadar çok topluluk var, o belediyelerin şemsiyesi altında tiyatro yapan. İşe yaramayacağı bilinse tiyatroya bu kadar yer verilir mi! Ayrıca ben inanıyorum ki tiyatroya gitmese de “tiyatrosuzluğu” hazmetmeyecek seçmen kitlesi çok kalabalıktır ve gün gelir kapatılan, yeniden açılır, kapatma çabası ve gayreti gösterenleri “lekeli” olarak tarihe kaydeder, değer mi?

Tiyatrocular kendilerini bazı köşe yazarlarına emanet etmiş, onların yazılarında kendini “buluyor”. Bazısı da Başkan Kadir Topbaş’ın yönetmeliği onaylamamasını istemiş.  Aslına bakarsanız tiyatrocular yıllardır “yumurta kapıya” gelince “ayağa kalkıyor”! Bu ilk de değil. Her zaman “birileri” “oturmuyor”, plânlar yapıyor, hem de belli aralarla yeniden yeniden. Unutmayın kayayı delen damlanın gücü, sürekliliğindedir. Kendi kaderinizin efendisi olmazsanız başka bir plânın parçası olursunuz. “Yeni dünyalar” kuran tiyatro kendi dünyasını kuramıyor ne acı değil mi! Ben ne zaman bu tür tartışmaları duysam Nâzım Hikmet’in dizelerini(Dünyanın En Tuhaf Mahlûku) hatırlıyorum. 

Nedense son zamanlarda da sık sık dilimde:

“Ve bu dünyada, bu zulüm
Senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
Ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
Kabahat senin,
-demeğe de dilim varmıyor ama-
Kabahatın çoğu senin, canım kardeşim”

Eminim ki bu şiiri benden çok çok daha iyi “oku”yacak binlerce tiyatrocumuz var.

Ülkemin tüm tiyatrocuları! Biliyorum ki size destek verecek tiyatrosever sayısı, seyirci sayısının çok çok çok üstünde. Onlar sayıları onca olmasa da futbolseverler kadar ses getiremez mi? Ama önemli olan siz yani tiyatrocular “hazır” mısınız? Kendi içinizdeki “ayrık otlarını” ayırabilecek misiniz? Sadi’nin Gülistan’ını yaşamının bir parçası haline getiremeyen İran olmaya mı razı olacaksınız? Hafız’ın kabrinde rastladığım ve Hafız’ın şiirlerini birbirlerine okuyarak içlerindeki sesi “haykıran” o tiyatrocu gençler kadar da olamaz mısınız?  “Tiyatro”ya saygıyı yeniden VAR edip belediyelerin (belki de sizin arkadaşlarınızla birlikte) tiyatroyu kendilerinin “oyun bahçesi” haline getirmesini önleyemez misiniz? 

Bence yapabilirsiniz ama siz ne dersiniz?

Melih Anık

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gene Bir Pazar Sabahı(24 Mayıs 2015)

Sartre'ın Gizli Oturum Oyunu İçin Varoluşçuluk Üzerine Derleme

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i