20 Ocak 2015 Salı

Tiyatroda Büyük Ufuklara, Hayâllere İhtiyaç Var

İstanbul’da 200-250 civarında tiyatro topluluğu olduğu söyleniyor. Yılda 280 oyun seyrettiğini söyleyen Baysan Pamay bu alanda duyduğum seyirci rekorunu elinde bulunduruyor.  Baysan Bey ile görüşmemizde bazı oyunları birden fazla seyrettiğini, galiba bir oyunu en çok seyretme sayısının da  beş  olduğunu söylemişti. Seyrettiği oyunları ‘sayan’ bir eleştirmenin 160 oyun seyrettiğini okumuştum. Benim rekorum 70 civarında.


Tiyatro topluluğu sayısı bu olunca bu toplulukların oynayacağı mekânların sayısında da artış yaşandı. Yeni doğan mekânlar çoğunlukla bodrum katları, apartman dairelerinden dönüştürüldü. Bu mekânlar kat yüksekliği en fazla 4  metre, kapasitesi 50-100  seyirci olan apartman dairelerinden oluşturuldu. Sahnelerin ve teknik alt yapının yetersizliğini de eklerseniz bu salonlarda  ucuz bütçeli ve az oyunculu oyunlar sahnelenmesini anlayabilirsiniz.  Mekân, oyun seçimini etkiledi tabii ki. Giderek mekân,  oyun yazımını da etkiledi. Yeni yazarlar ortaya çıktı.(Sanıyorum teliften kaçmak için de bu yol deneniyor.) Oyunlar film senaryosu gibiydi. Kısa sahnelerden oluşuyordu. Sahneleri birbirine bağlayabilmek özel yetenek istiyordu. Genellikle bu, seyircinin iyi niyetine kalmıştı. Oyunlar ayrıca gençlerin birikimleri, geçmişleri ile  içinde yaşadığımız sistemden payını alıyordu. Topluluk sayısı çoğalmış ama ufuklar küçülmüştü, birikimler yetmiyordu, olan birikimler de kendini küçülterek ifade etmeye zorlanıyor ve gitgide küçülüyordu.  Çoğu oyun bir türün taklidine dayanıyordu. O türü var eden koşullar dikkate alınmıyordu. Oyun yazımı sahnedeki denemelerin kağıda dökülmesi ile ortaya çıkıyordu.

Topluluklar kendi seyircisini de oluşturuyordu. Seyircilerin çoğunluğunu gençler ve toplulukların arkadaş çevresi oluşturuyordu. Seyirci içinde kendini sahneye atmak isteyenlerin de çoğunlukta olduğunu sanıyorum. Ancak oyunlar bir mekânı 30 gün dolduramıyordu. Bu nedenle salonu başkası ile paylaşma seçeneği ortaya çıktı. Bu bence tiyatroların özgürlüğünü de yok etti. Zira salon sahibi ile takışmamak önemli idi ve herkes bu konuda çok dikkatliydi.  Tiyatrolar birbirine bağımlı hâle geldi. Buna ‘dayanışma’ denmeye başlandı.

Toplulukları oluşturan kadrolar, konservatuar eğitimi alanlardan olduğu gibi, özel oyuncu  kurslarından ya da üniversitelerin  tiyatro kulüplerinden çıkanlardan oluşuyordu. Pek çoğu tiyatrodan para kazanılamayacağını biliyor bu nedenle tv dizilerine kapağı atarak kurtuluş arıyordu. O nedenle tiyatroda karın tokluğuna çalış(tır)mak bir işletme modeli yarattı. Tiyatro toplulukları oyuncu ajansı gibi çalışmaya başladı. Ancak bu da dizilerde yüzü ile oynamaya başlayanların sahnede eksikliklerinin ortaya çıkmasına neden oldu.

Bir başka umut da Kültür Bakanlığı yardımlarından pay kapabilmekti. Bunun için topluluk oluşturanlar oldu. Tiyatro eleştirileri de bu toplulukların varlığını  kanıtlamaktan, hesap kapatma dosyalarına eklenmekten başka bir işe yaramıyordu. Davet alan eleştirmenler aslında beklenenin onların düşünceleri değil yazdıklarının hesap kapatmaya yaradığını bilmeliydiler. Ama öte yandan tiyatro ödül jürilerinde  eleştirmenlerin  olması,  ödül beklentileri üzerine hesapların yapılmasına neden oluyordu. Öte yandan ‘muhalif olma’ durumu da ödüllendirmek için yeterliymiş gibi bir görüntüye neden oluyordu.  Bu durum, eleştirmenler ile tiyatro camiasında başka türlü bir dayanışmaya yol açtı.

Ödenekli tiyatrolardaki  tecrübeli oyuncular kendi programlarındaki  boşluğu alternatif tiyatrolardaki rollerle  doldurdular. Bu şekilde tecrübe ile gençliğin bir araya gelmesi denendi. Birkaç iyi örnek seyrettik ama açılan yolun genişlemesi sağlanamadı.

Bu arada oyuncu yetiştirme kursları, atölyeleri çoğalmaya başlandı. Kendisi eğitime muhtaç yeni tiyatrocular, başkalarını eğitmeye başladılar. Herkes ‘öğretmen’ oldu birden.  Ama bunlar,  konservatuarları ikame etme yolunu açtı. “Zaten tiyatro  ‘usta-çırak’ ilişkisi ile sahnede öğrenilir” anlayışı bir savunma hâline geldi. 4 ayda oyuncu olundu. Figüranlıktan geldiğini dilinden düşürmeyen GSY’nin tiyatrosu da ‘Ustalar çıraklarını arıyor’ söylemi ile atölye açtı. Ama GSY’nin ‘törpüleme, otokontrolü öğretme’ mesajları ile eğitimden ne anladığına pek dikkat edilmedi. Aynı kurum içinde genç bir yazarın oyunu olan ‘Türkiye Kayası’na  dramaturgların nasıl ‘dokunduğu’ görmezden gelindi, çabuk unutuldu.

Şimdi gençler kendilerine söz söyletmemeye çalışıyor. Onların bu dayanışmasını  anlıyorum ama hak vermiyorum. Herkes kendini kurtarmaya çalışıyor.  Kurtarılan birkaç deniz yıldızı beni tatmin etmiyor. Tiyatro ufkunun büyütülmesi gerekir. Bugün derme çatma salonlarda ve  kadrolarla  yapılan ayda iki-üç gösteri ile bir yere varılamaz. Büyük ufuklara, hayâllere ihtiyaç var. Denemek için bile insanın neyi denediğinin farkında ve bilincinde olması gerekir. Ucuz alkış ve beğeni tiyatroyu öldürüyor.  Bir zamanlar umut veren bazı örneklerin çok kısa süre  içinde geldikleri noktalara bakınca ben çok da umutlu olamıyorum.

İstanbul sahnelerine bakarak Türkiye’de tiyatronun geliştiğini söylemek doğru değil. Anadolu’yu yeterince tanımıyoruz. Küçük dünyalarımız  içinde kendi kendimize ‘eğleniyoruz’.  


Melih Anık         

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder