17 Kasım 2015 Salı

'Sırça Köşk', Sabahattin Ali Vicdanı ve Tiyatronun Dili

İlkokul beşinci sınıftaydım. Yazları İstanbul’a teyzem ile dayımın birlikte yaşadıkları eve gönderirlerdi beni. Dayım bir kitap tutkunuydu. Bana kütüphanesinden kitap seçer okumam için verirdi. Ben okuduktan sonra da o kitap üzerine konuştururdu beni. İlk verdiği kitaplardan biri Kuyucaklı Yusuf’tu. Yazarın önemini bilmiyordum. Bana ondan bahsetmemesinin nedeni sanırım içinde bulunduğumuz dönemden kaynaklanıyordu. Dayım vurgulamadan geçiştirmek istemişti muhtemelen. Mehmet Akif’i, Nâzım Hikmet’i de dayım sayesinde tanıdım. Bana Necip Fazıl’ın oyununu(Bir Adam Yaratmak) okumam için elime tutuşturan da dayımdır. Ortaokulda  edebiyat öğretmenime oyunu götürdüğümü ve onun da bana tuhaf bakarak ‘Nereden buldun bu oyunu?’ dediğini hatırlıyorum. Öğretmenimin açılan gözlerinden  bir hata(!) yaptığımı anlamıştım.  Diğerleri gibi Sabahattin Ali’nin de siyasi kimliğini daha sonraki yıllarımda tanıdım. Yakın tarihlerde yaptığım Sinop seyahatimde onun tutuklu bulunduğu cezaevini ziyaret ettim. Yıllarca eziyet edilen bir yazarın koğuşu, devletimin övündüğü(!) yerlerden biri gibiydi sanki. Duvarlarda Sabahattin Ali’nin sözleri yazılmıştı. Devlet bir taraftan böyle bir yazara sahip olduğu için gurur duyuyor bir taraftan da ‘böyle bir yazarı tutukladım burada yatırdım’ der gibiydi sanki.  Tuhaf bir övünme biçimi. Devletim eziyet ettiği yazarlarından devlet gibi özür dilemeyi öğrense keşke.  

Kuyucaklı Yusuf içime oturmuş bir hikâyedir. Şimdi geriye baktığımda vicdanımın oluşmasında çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Edebiyat, sanat ne işe yarar derseniz kendime bakarak ne işe yaradığını çok iyi görüyorum. Zamanla Sabahattin Ali’nin edebi kişiliğine hayranlığım daha da arttı. Ben Türk edebiyatında onun gibi en zor ifade edilebilecek durum, duygu, iç sesi onun kadar hünerle anlatan çok az yazar olduğunu düşünüyorum. Sabahattin Ali üzerine yapışıp kalmış siyasi kimliğin edebi değerini gölgede bıraktığı kanısındayım. Sabahattin Ali resim yapar gibi fotoğraf çeker gibi gördüğünü, hissettiğini sade ama derin bir dille anlatan bir yazardır. Onun insanları, sizi kendi dünyalarına sessizce alır, dertlerine, sevinçlerine ortak eder, kalbinizle anladığınız kafanızın içinde soru işaretleri yaratır ve siz onların bir sözcüsü durumuna düşersiniz. Kendinizdeki değişim sessizdir ama kalıcıdır.     

Sabahattin Ali ülkemizin solcu kesimi tarafından sahiplenildi. Sabahattin Ali’nin mevcut  ‘iktidar’ın yanlışlarını yazması  onun tarafını belirlemiş. İster istemez yaptığı yanlışlarla insanı ezen  iktidarı eleştirmesi onu solcu yapmış. Bugün onu yeniden okuduğumda Sabahattin Ali’nin ‘insan’dan yana olduğunu görüyorum. Üzüntüm onun ‘insancıllığının’ bir cepheciliğe kurban edilmesidir. Onun hakkında oluşan ön yargı nedeniyle insanın mutluluğu, özgürlüğü, refahına  yönelik düşüncelerinin yeterince anlaşılmaması ve birleştirici bir unsur olarak kullanılmıyor oluşudur üzücüdür.  Sırça Köşk kitabını yeniden okuduğumda her hikâyesinde Sabahattin Ali’nin ‘insan’ için titreyen vicdanını gördüm. Hikâyelerin aynı tazelikte kalmasının bu ülkede yaşadığım 63 yıl içinde aynı oyunların hâlâ tekrar ediyor olmasından kaynaklandığını  görüyorum. Bu ne sağ ne sol meselesi ,  gücü elinde tutanın halka her zaman aynı şekilde davrandığının göstergesi idi. Yıllar geçse de halkın durumundaki değişmezlik de bunun kanıtı idi sanki.

Portakal  yolsuzluğu yapılan geminin vinçcisi İsmail’in evde seferden dönmesini bekleyen karısını mesut etmek için manavdan portakal satın alması;  rıhtıma giren yatların resmini yaparak zenginlerden para koparmaya çalışan ressam Tevfik; adı katile çıktı diye katil olan Osman; böbrek ameliyatı nedeniyle doktorların ağına düşen Avni; Sulbiye isimli kız yüzünden dalaşan sokak çocukları; panayırdaki salaş tiyatronun seyirci çığırtkanlığı; el üstünde tutulan bahtiyar köpek; bir gemici barında yıllardan sonra hocası ile karşılaşan konsomatris Nigâr; büyük bir zâtın dekolman ameliyatının yerli yabancı  doktor çekişmesine dönüşmesi;  hastanede  ‘dolap döndüren’ Hacı Bey ile açıkgöz ortağı; Asiye’nin doğum hikâyesi;  adı sonradan Şirince olan Çirkince köyü; polis müdürlüğünde Rıfat’ın aleyhine tanıklık yapan kadınla Rıfat’ın karşılaşması bugün bile karşılığı olan hikâyeler. Sabahattin Ali bu hikâyelerde olayı ve olayın içindeki insanları nakletmiş; hikâyelerin kahramanları  için yargılayıcı değil anlamaya yönelik bir dil kullanmış, yorum yapmadan durumu ortaya koymuş. O insanlar için üzüldüğü çok belli. Kullandığı dil şefkatli.  Bu hikâyelerin okuyucuya geçmesi  kahramanların ve  okuyucunun siyasi kimliğine bağlı değil, insan olmak yeterli.  

Sabahattin Ali, Sırça Köşk kitabının sonunda dört tane de masal yazmış. Sosyal medyada kitaptan bahsettiğimde  Ege Küçükkiperli  Sırça Köşk isimli hikâyenin kısa film olarak çekildiğini, filmi de  youtube’da seyredebileceğimi söyledi ve bağlantıyı gönderdi bana. Filmi seyrettim. Doğrusunu isterseniz  bu yazıyı yazma nedenlerimden biri de o filmdir. Film on bir dakika sürüyor. Ormanlık bir yoldan bir yere iki kişi geliyor.  Oyuncuların ‘klişe’ yorumlarına bakınca bunların son derece üç kağıtçı tipler olduklarını anlamamak mümkün değil. Mutlaka bir muzırlık peşindeler diyorsunuz onları görünce.  Gerçekten de geldikleri yerdeki insanları kandırarak onlara bir sırça köşk inşa etmeye razı ediyorlar, sonra da sırça köşkü mekân edinip  keyif çatmaya başlıyorlar. Gitgide işler büyüyor o kasabanın tüm işi gücü o sırça köşkü büyütmek ve ondan doğan rantı paylaşmak hâline geliyor. Herkes onun içinde bir yer kapmaya çalışıyor. Neyse ki halk kendilerine verilen dilsiz ve beyinsiz koyun kafalarını, kendi kafaları kızdığı için sırça köşke fırlatıyor  ve köşkü tuzla buz ediyorlar. Yıkılmaz sanılan sırça köşk yerle bir oluyor. İnsanlar sırça köşksüz yaşayabileceklerini anlıyorlar. Filmin sonunda aynı hikâyede olduğu gibi biri çıkıp halka bu hikâyeden çıkan dersi anlatıyor. Her şey hikâye çizgisine uygun. Ama hikâyeden farkı şu: filmi çekenin dili ve ders veren oyuncunun  (Orhan Alkaya) kimliği hikâyeyi bir tarafa çekiyor ve tüm ezilen insanların hikâyesi olacakken, hikâye, bir gruba mal edilerek oklar iktidara (ve de şu sırlarda çok gündemde olan ‘saray’a) yönlendiriliyor, Sabahattin Ali’nin enfes hikâyesi (ve de Sabahattin Ali vicdanı) heba ediliyor; ülkemdeki tüm insanlara ulaşabilecekken bir grup hedeflenerek  yazık ediliyor. Bu hikâyeden  birleştirici bir mesaj çıkarılabilecekken hikâye ayırıyor. Sabahattin Ali'nin bunu hak etmediğini düşünüyorum.

Ben bugün tiyatromuzun birleştiricilik vasfından çok uzakta olduğunu ve bu nedenle tüm insanların sanatı olması gerekirken bir bakışın egemenliği içinde aynı Sırça Köşk filminde olduğu gibi  heba edildiğini düşünüyorum. Aslına bakarsanız bu ‘egemen bakış’,  tiyatromuzu kuran ve bugüne kadar yaşamasını sağlayan bakış. Bir bakıma yıllardır türlü güçlükler ile ülkemizde tiyatroyu var eden bakış bu. Onların yaptıklarını görmezden gelmek ve bir yazıda tüm harcanan emekleri yok saymak istemem. Ancak yıllardır süren bu çabaların hayâl edilen sonuçları doğurmadığı da ortada. Türk Tiyatrosu sürükleniyor. Gücünü kaybediyor. Artan nüfusa paralel olarak seyirci artmıyor. Sorunlar çoğalıyor. Böyle giderse tiyatro mücadele gücünü de kaybedecek. Bütün bu gerçeklerin ışığında Sırça Köşk kısa filmi yıllardır süren anlayışı sürdürüyor. Yıllardır süren alışkanlıklar değişmemiş. Hem de  Türk Tiyatrosu’nu sırtlayan bu kişilerin eğitimli, aydın kişiler olmaları durumu değiştirmiyor.   Yıllardır tuttukları yoldan istenen sonucun alınamamış olması, yıllardır tiyatronun seyirciden uzaklaşması ve gücünü kaybetmesi  tiyatrocuları  uyandırmıyor nedense. O halde anlayışın değişmesi gerek.

 Tiyatro iktidarda olan kişilerin muhalifi değildir, olmamalıdır. Onlara karşı olabilirsiniz ama onlara oy verenlere karşı olamazsınız, olmamalısınız. Yanlış yaptıklarını düşünüyorsanız öncelikle onları anlamaya çalışmanız gerekir. Zira aydın olan, aydınlanmış olan bunun bir yolunu bulmakla yükümlüdür. Ona göre teçhiz edilmiş olduğu, olması gerektiği  beklenir ondan.  Tiyatro insanı ezen, onları refaha ulaştırmayan, cahillikten kurtarmayan  düzenin ve ona sebep olan ‘erk’in muhalifidir. Öte yandan kişisel egolar dudaklardaki birleşme çağrılarının gerçekleşmesini de sağlayamıyor. Maddi ve mesleğini icra etme ihtiyaçları kişileri kendilerini kurtarmaya sevk ediyor. Ama birleşme kaçınılmaz bir ihtiyaç.

Ben Sabahattin Ali’de gördüğüm bakış açısını öneriyorum. Tiyatrocular ülkemin tüm insanlarına o bakışla bakmalı. Bunun ilk adımı Sabahattin Ali hikâyelerini sahneye getirmek olamaz mı? Bence pekala olur.


Melih Anık    

2 yorum:

  1. Sabahattin Ali'yi anlamak...

    Sanatçı, "bütün insanlık" için sanat yapar. Sanatçının politikasından daha önemli olan onun poetikasıdır... Sanatçının politikasıyla poetikası çeliştiğinde, sanatçı, ağırlığını politikadan yana değil, poetikadan yana koyar. Sanatçının politikasını anlamak kolay, poetikasını anlamak zordur. Türkiye tiyatrosunda politikadan anlayan binlerce kişi varken, poetikadan anlayan birkaç kişi ancak vardır. Poetikadan anlayan birkaç kişinin başında gelenlerden biri de Melih Anık adlı yazardır... Daha noktalama işâretlerini ve yazım kurallarını bile bilmeyen, bilmediği gibi öğrenmeye de hiç niyeti olmayan twitter piyasacılarının Melih Anık'a posta koymalarını anlayabiliyorum. Poetika veren yazar taşlanır!...

    Hilmi Bulunmaz

    YanıtlaSil
  2. Sanatçının açıkça siyaset yapması hep rahatsız eder beni.O zaten sanatçı olarak hep iyiden,güzelden yanadır.Her devirde de var olmalıdır.Kaleminize sağlık.
    Sabahattin Ali deyince
    https://m.youtube.com/watch?v=YnOIKQo-9LQ
    Çocuklar gibi geldi aklıma.Sabahattin Ali, Ali Kocatepe ve Sezen Aksu'dan.

    YanıtlaSil