Seçimlerin Ardından: Kendi Kendinizi Alkışlamaktan Yorulmadınız mı?

1 Kasım seçimleri sona erdi. Sonuçlar belli oldu. Benim niyetim seçim sonuçlarının analizini yapmak değil. Bu yazımın amacı seçim öncesi gözlediklerimden yola çıkarak düşüncelerimi paylaşmak ve konuyu tiyatroya bağlamak.

Seçim öncesi tiyatro âleminden takip ettiğim kişilerin heyecanları, umutları bir şeyler yapma çabaları çok dikkatimi çekti. Oy ve Ötesi’ne müşahit olmak için kaydolanlar vardı, çevrelerini oy kullanmaya teşvik ediyorlar  ve katılımı arttırmaya yönelik gayret gösteriyorlardı. Aralarında oy kullanmayacak olanlarla yolunu ayıracağını açıklamaya kadar işi götürenler oldu. İş bir tür ‘mahalle baskısına’ dönüştü.  Bunları açık açık yapabilenler ödenekli bir kurumda çalışmayanlar ve de çalıştıkları/çalışmadıkları halde o kurumdan bir şey beklemeyi bırakmış olanlardı. Ödeneklide olup da ima yoluyla gönlündekini açıklayanlar da olduğunu paylaşımlarından hissettik. O heyecan dalgası sonuçlarla bir yıkıma dönüştü âdeta. Şimdi ‘eylemsizlik eylemi’ne başlayacaklarını açıklayanlar var. Bu noktada şu hususa dokunmadan geçemeyeceğim.  Oy ve Ötesi  yaptığı açıklamalarda ‘İnancımız ve ilkemiz aktif vatandaşlık bilincini gelişmesine ve tercihlerimizin demokratik bir şekilde ifade edilmesine katkı sağlamak’ dese de katılımcıların tavırları Oy ve Ötesi hakkındaki algıyı değiştirdi ve onun mevcut iktidarı göndermek için bir yapılan bir çalışma olarak algılanmasına neden oldu. Bence bu bile cepheleşmeye meyyal bir toplum olduğumuzu göstermesi açısından bana ilginç gelen noktalardan biridir. Onu da kendimize benzettik desem yanlış olmam diye düşünüyorum.     

Öte yandan şu da önemlidir: Yumurta kapıya gelince ‘cevvalleşen’ bir yapımız var. Her şeyi son maça bırakarak kahramanlaşma eğilimimizi ulusal maçlardan biliyoruz zaten.   Meselenin  iki seçim arasını iyi değerlendirmek olduğunu anlayamıyoruz. Son hamleyi yapıp olmadı mı küsüyoruz. Oysa hayat bir süreç. Öz eleştirimizi doğru yaparsak doğru sonuçlar alırız.  Ben tiyatro ile ilgilendiğim için bu konuda söyleyeceklerim tiyatro ile ilgili olacaktır elbette. İki seçim arasında tiyatro ne yapmalıdır üzerine kafa yormak gerekir.

Seçimlerden önce ‘duayen’ bir tiyatrocunun yazdığı üzerine düşündüm. Bu ‘ağabey’ diyordu ki ‘Pazar günü son tangoya gidicezzz. Şeytan taşlayıp, saltanatı ilga edicezzz! Sonra da vals yapacazzz!’ Son günlerdeki gelişmeleri takip edenler ‘duayen ağabey’in ne demek istediğini kolaylıkla anlamıştır sanırım. Daha önce bir başka ‘duayen ağabey’ ‘kanlı bayram ilkel bayram. insanlığın karanlık dönemini kutsayan örümcek kafanın bayramı. benden uzak dursun’ diye bir twit yazmıştı, gelen tepkileri görünce sınırları aştığını farkedip twitinin yarısını kesmişti. Tiyatroda yaptıklarını takdir ettiğim bu iki ‘ağabey’in öyle düşünmeleri  ile bir sorunum yok. Ülkem herkesin düşüncesini  açıkça ifade ettikleri özgür bir ülke olsun, dileğim budur. Ancak ülkede tiyatro yapan bu iki ağabeyin düşüncelerinin tiyatro âleminde geniş bir taban bulan bir anlayışı yansıttığını ve bunun da tiyatromuza hâkim bir eğilim olduğunu  görmezden gelemeyiz diye düşünüyorum.  Bu yazıyı yazarken bir başka yazı önüme düştü. Ülkenin mürekkep yalamış aydınlarından biri bir yıl önce bir analiz yapmış. Sorunun  kaynağını bulmuş(!) diyor ki ‘Sorun halktır. Bu halk yığınının Anadolu müslümanlığı ile gelenekle, ahlâkla haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur.Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş vahşi birer yaratık hâline gelmiş. Talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve litaratürde lümpen proletarya olarak tanımlanmış bir kitledir bu.’  Bu aydın(!)  ‘AKP’ye oy veren kitlenin genel karakteristiğini’ böyle çizmiş. Arabesk, gecekondular, şiddet  vb tüm çirkinliklerin kaynağını bir yere bağlamış ve ‘Mustafa Kemal aydınlığında cephe açmada’ karar kılmış. Bu tür söylem Mustafa Kemal algısına da zarar veriyor. Mustafa kemal aydınlığı cephenin bir tarafı olmamalıdır. Öte yandan Mustafa Kemal’in bugünden daha cahil ve şaşırmış bir halk ile Kurtuluş Savaşı’nı kazandığını hatırdan çıkarmamalıyız. Halka inancı veren Mustafa Kemal değil midir?  

Ben hiçbir partiyi tutmuyorum, ülkem için benim hayâlimdeki aydınlığı getirecek bir parti ve program hiç olmadı, şimdi de yok. İyileşmez bir Mustafa Kemal hayranıyım. Ona karşı olanların bile onun yaptıkları iyi anlatılabilse onu takdir edeceklerine inanıyorum. Ama mesele burada bence, ‘iyi anlatabilmek’. Bunun sorumluluğu da anlatamayanlarda, halkta değil. Ülkede yaşananlarda halkı kabahatli  bulmuyorum. Onları oy verdikleri parti nedeniyle suçlamak aklımdan geçmedi. Cehaletlerini görüyorum ama cahil kalmalarında aydın diye geçinenlerin çok büyük sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Halkın çaresiz ve yalnız bırakıldığını ve bu nedenle de kendilerine yararlı olduğunu düşündükleri ilk dala tutundukları kanaatindeyim. Onlar kendilerinden yanadır olsa olsa. Halkı yeren aydın doğru düzgün müdür? Görevini yapmış mıdır? 

Yukarıda söylemlerinden örnek verdiğim üç aydının da tiyatro ile ilişkisi var. Temsil ettikleri düşünce ve anlayış çok yaygın. Tiyatro ile uğraşanların bu sert söylemlerini doğru bulmuyorum, hatta şaşırıyorum. Onların söylemlerine bakarak durumu yeniden değerlendiriyorum. Evet Türk Tiyatrosu belli doğruların peşindedir. Amaç insanların ezilmemesi, kandırılmaması, insana yakışan bir şekilde yaşamaları ve yönetilmeleridir. Tiyatro bu konuda ikna edebiliyor mu? Toplumun değişmesine ne kadar katkı verebiliyor?

Öte yandan tiyatro sanatı toplumsal ve tarihsel koşulların bir sonucudur. Yâni o koşullardan etkilenir. Varlığını o koşullar belirler. Belli koşulların var ettiği tiyatro kendini var eden koşullara nasıl kafa tutabilir? Bu çözümü zor bir denklemdir. Tiyatro muhaliftir ama iktidar da hep güçlüdür. Tiyatro iktidarın muhalifi midir yoksa ülkedeki olumsuz koşulların mı? Bence ikincisi. Olumsuz koşulların ortadan kaldırılması da o koşullarda yaşayan insanların kendi durumlarının farkına varması ile mümkündür. Yâni halk istemezse, durumu düzeltilemez. Tiyatronun muhatabı seyircidir derken ifade edilmek istenen budur bence. Tiyatronun ihtilâl yapacağını beklemek anlamsızdır. Tiyatro toplumun dertlerini yansıtmalıdır. Tiyatronun ayna olması, seyredenin yüzüne ne olduğunu göstermek kadar zor durumda olanların sorunlarını yansıtmaktan kaynaklanır aynı zamanda, dertlerin duyulmasını, bilinmesini sağlamaktır. Tiyatro, bunu yaparken bilge olmalıdır. Tiyatro insana,  içinde var olan estetik değerleri hissettirmelidir. Estetik değerlerin tek tanımı yoktur. Her toplumun insanı, farklı bir estetik tohum taşır içinde. Tiyatrocu bu tohumları bilmelidir, hissetmelidir, anlamalıdır.

Peki bizim tiyatromuz ne yapıyor? Birleştirmekte ne kadar yetenekli? Sorunları ortaya koymakta ne kadar doğrudan ve bilinçli? Seyirci tiyatrodan koparken onların peşinden ne kadar koşuyor? Halkı ne kadar biliyor? Eleştirmenlerin bakışı yeterli mi? Dağıtılan ödüller bu konuda ne kadar bilinçli? Genç yazarlarımız durumu ne kadar işleyebiliyor? Kurumlar(ödenekli, özel, amatör vb)  oyun seçerken bu konuda ne kadar ufuklu? Yönetmen, oyuncu, teknik elemanlar ne kadar seçici, donanımlı?

Daha önce de yazmıştım. Kars’tan İstanbul’a kültür yönetimi bölümü’nde okumak için gelen bir üniversite öğrencisi ile tanışmıştım. Ömründe sergiye gitmemiş. Bana ‘Kültür kurumlarının nasıl yönetileceğini öğretecekler’ dedi. Ne olduğunu bilmiyordu. Ben ona ‘Peki senin kültürünü biliyor mu sana kültür öğretecek olanlar?’ diye sordum. Boynunu büktü. Düşünmemişti. Zira kendi kültürünün değeri olduğunu bilmiyordu. Kendi kültürü para etmiyordu ki!

Türkiye’yi anlamak için uydu kanallarındaki dört yüze yakın istasyonu zaplayın ve kısa kısa izleyin. Bakın nasıl bir Türkiye toplumu var karşınızda?         

Turne yaparak ülke öğrenilmiyor. Ben tiyatroculara ülkemize ve halkımıza yeni bir vizyonla  bakmasını öneriyorum. Oy verdikleri partiye kızıyorsunuz diye halka kızmayın. Size gelmeyen o halkın nabzını iki seçim arasında tutmaya çalışın. Kendi kendinizi alkışlamaktan bıkmadınız mı?


Melih Anık   

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gene Bir Pazar Sabahı(24 Mayıs 2015)

Sartre'ın Gizli Oturum Oyunu İçin Varoluşçuluk Üzerine Derleme

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i