Kayıtlar

Fazla Mesai Olarak Tiyatro: Artiz Mektebi

Vaktim ve haberim olursa tiyatro ile ilgili yapılanları (en azından bir örneği) takip etmeye çalışıyorum. Tiyatronun esasları üzerinde yapılan şeyler  yok hükmünde. Geriye oyunculuk atölyeleri, pıtrak gibi çoğalan toplulukların oyunları kalıyor. Oyunculuk atölyeleri ile ilgili görüşlerim olumlu değil. Ülkede üniversite, akademi adı altında pek çok okul var ama mezun olanlar  beğenilmiyor. Herkes kendi oyuncusunu yetiştirmeye çalışıyor.  Derme çatma programlarla altı ayda, sonradan ‘sanatçı’ adını alacak ‘ham’ oyuncular çıkıyor ortaya. Kimileri dizi oyuncusu yetiştiriyor. Oyuncu ajansları  ile yapım firmaları iç içe. Kendine göre mantığı olan bir düzen kurulmuş. Oyuncu bir diziye kapağı atma karşılığında tiyatro sahnesinde bedavaya razı. Fazlasını istese de alamaz zaten.  Bazı tiyatrolar bunu kullanıyor. Dizide biraz para kazanan kendi tiyatrosunu yapmak için bir oturma odası bulmaya çalışıyor. Ona bir felsefe giydiriyor. Biraz kendi görünüyor biraz da salonunu ...

Kosta Kortidis’in 'Rulet’i

Kosta Kortidis’i oyuncu diye bilirdim, meğer ‘yazar’mış da. 2012 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri’nde yazdığı oyun Rulet, finalist olmuş. Oyunu kendisinden istedim ve okudum. Rulet, 1943 yılında Nazi’lerin büyük hayâlinin sonuna doğru gelinmekte olduğu, Nazi ordusunun Berlin’e doğru çekildiği bir dönemde Ruslar tarafından yakalanan ve hapsedildikleri hücrede başlarına neyin geleceğini bilmeyen bir Binbaşı ve bir Başçavuş arasında geçiyor. Bu iki insanın ortak kaderi yaşamalarından kaynaklanan dayanışma, aynı hücrede geçen günlerin kırk yedincisinde doğal olarak kişisel geçmişlerin paylaşılmasına yol açar. İlk kırk altı günü bilmiyoruz ama hayâlimizde o günleri ‘yazma’mızın önünde bir engel yok. Muhtemelen esirleri esir alan korkudan, geçen zaman içinde umut filizleri yeşermeye başlamıştır. Bu umut, kurtulma hayâllerini besler. Oyunun sonlarına doğru, kendisinden bahsedilen Rus Yüzbaşı sahneye çıkar. Yüzbaşı’nın girişiyle iki Nazi subayının oyun süresince duydukları seslerin nedenin...

Yonca Gezgin’in Tezi: ‘Tiyatro ve Delilik’

Yonca Gezgin’i İstanbul Aydın Üniversitesi tarafından Ayşenil Şamlıoğlu’nun rejisi ile sahnelenen Lysistrata isimli oyunda seyrettim. Sahneden yayılan ışığını fark etmemek imkânsızdı. Oyunu yazdım ve Yonca Gezgin’den bahsettim. Kendisi ile karşılaşmadım, el sıkışmadım ama gerek Twitter gerek Facebook’da paylaşımlarından okul bitirme projesi olarak ‘Tiyatro ve Delilik’ üzerine bir tez yazdığını öğrendim. Kendisinden rica ettim, tezini gönderdi, okudum.

Sait Faik ve ‘Esas Mesele’

Sait Faik okuyorum son günlerde. Yeniden, kendimi durduramadan. Her yaş başka türlü anlar ya ben bu yaşımda onu daha farklı anlıyorum.Araya giren yeni yeni olaylar nedeniyle zaman da buna imkân veriyor,  ‘ Balıkçının Ölümü ’ isimli kitabında,  6 Temmuz 1940 tarihli Vakit gazetesinde çıkan bir yazısını okudum, ismi ‘ Millet Bahçesi ’. O hikâyeden bir bölümü paylaşayım: “ Belki bahçe çok eskidir. Öyle ya Hüseyin Cahid’in gençlik zamanından kalmadır. Belki daha eskidir. Oraya ait bir iki hikâye okuduğum hatırlıyorum. Mesele o değil. Bahçenin bu yaşı bence sayılmaz. Geceleri ve parasız millete açılma zamanı yâni ‘Millet Bahçesi’ denmeye lâyık zamanı daha çok yenidir. Hemen hemen beş altı aylık bir şeydir. Ondan evvel kapıda Yahudi matmazeller gişelerin başında otururlar, adama ‘Piaster 5’ derlerdi. Daha sonra ihtiyar memurlar peydah oldu. Yine gişelerden başlarını uzatıp : ‘Nereye gidiyordun hemşerim? Babanın bahçesi mi zannettin?’ diye ismi ‘Millet Bahçesi’ olan bahçeye ...

Türk Telekom’un Kopan Hatları ve İnsanın Değeri

Ülkemize kentsel dolaşım geldi. Dolaşa dolaşa sokaklarda yıkılacak ev arıyor. Pek de becerikli maşallah hemen buluyor, altı katlı bir binayı bir sene içinde yıkıyor, yapıyor. Ellerine sağlık kentsel dolaşım. Bizim çevremizde de dolaşmaya başladı. Sokağımızın başındaki evi yıkmaya başladı. Ben bu satırları o sırada yazıyorum. Bizim evin temelleri sarsılıyor katlar birbiri üstüne göçtükçe. Kepçenin acelesi var, dalıyor oraya buraya. Kabloların, boruların gözünün yaşına bakmıyor.

Grzegorz Jarzyna ile Polonya Tiyatrosu Söyleşisi (İKSV)

11 Mayıs 2014 tarihinde İKSV Salon’da yönettiği iki oyun (“ Ne Yaptıysak Nafile… ”  ve “ Nosferatu ”)19.İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında  seyirci ile buluşan Grzegorz Jarzyna ile bir söyleşi yapıldı. Keşke katılım daha çok olsaydı. Moderatörlüğünü İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Başkanı Doç.Dr.Kerem Karaboğa’nın yaptığı  söyleşide “Türkçe-Lehçe-Türkçe” tercümeyi Devrim Koçak yaptı.

19.İstanbul Tiyatro Festivali(2014) Hakkında Düşüncelerim

Uzun yıllar “Uluslararası” olan tiyatro festivali artık “İstanbul” ismiyle anılıyor. Aslında bu geçiş iki yıl önceki festival ile başladı(sinyalleri verdi). Festivali başlangıcından bu yana İKSV tertiplediği için bu yıl yapılan öncekilerin devamı ve onun için “ondokuzuncusu”.  Ama İKSV’nin festivalin ismindeki “uluslararası ” takısını kaldırması kafamı meşgul ediyor. Bir an için İKSV tüm festivaller için İstanbul’u bir marka olarak kullanmaya karar verdi diye düşündüm ama İKSV,  müzik ve film festivalleri için “uluslararası ” ismini muhafaza ediyor. O zaman da ben yeni ismin nedenlerini düşünmeye başladım.